XIX

 

“Bir süre hiçbir şeye dokunmadan dinlenmeni istiyorum. Eski alışkanlıklara devam.”

Elimdeki kağıt mendile burnumu silerken başımı sallıyorum. Anneme öyle bir sarılmışım ki neredeyse kucağına oturacağım, babam da hemen arkamda saçlarımı okşarken soruyor. “Yanlışlıkla bir yere ışınlanamaz, değil mi? Kolu bacağı geride kalmasın...”

Herkes gülüyor, ama ben kolumun geride kalma ihtimalini duyunca donup kalıyorum. En son kolumun geride kalacağından korktuğumda yanımda bambaşka biri vardı. Larkin...

Doktor benim nasıl henüz o kadar çabuk ışınlanmayı başaramayacağımı anlatıyorken lafını kesiyorum. “Doktor, Larkin’le konuşmam gerek.”

Bir anda bütün sesler kesiliyor, Doktor’un yüzü düşüyor—

“Yapmayın, lütfen. Bir şekilde beni Rivka’ya sokabilirsiniz, değil mi? Rüşvet, tehdit, ne olursa!”

“Viva—“

İtiraz kabul edecek halde değilim. Aylardır kendimi tutuyorum, iyiymiş gibi davranıyorum, Larkin’in adını bile ağzıma almıyorum, ama durum böyleyken hiçbir şey yapmadan oturamam. Her şey değişti, ben değiştim ve bunu Larkin yaptı. Onunla beraber olmak hata değildi, hayatımı mahvetmedi, aksine güzelleştirdi, bu mucizeyi bana Larkin verdi. Onun da bilmesi gerekiyor!

“Yemin ederim aşırı bir şey yapmayacağım, ama ona anlatmam gerek—“

“Tatlım saat zaten çok geç,” diyerek annem beni sakinleştirmeye çalışıyor, ama bir kez hızımı aldım, geri adım atamam.

“Saat önemli değil—hem Rivka’da daha öğlen! Doktor, lütfen, yalvarırım...”

Doktor’un bakışları anneme ve babama kaydığında onlara dönüyorum. “İzin vermeyecek misiniz!?”

Babam başını iki yana sallıyor. “Konu izin vermek değil Viva...”

“Ne peki? Baba ben kendimi bildim bileli bu günü bekliyorum! Şimdi düşüp ölsem tek pişmanlığım Larkin’e neler olduğunu anlatamamış olmam olacak—“

“Larkin, Rivka’da değil Viva.”

Babamı bırakıp Doktor’a dönüyorum. “Nerede?”

“Burada, Morina’da.”

“Ama...” Günleri yanlış mı sayıyorum? “Ne zamandan beri?”

Doktor çenesini sıvazlayarak masadaki kağıtlara bakıyor. “İki haftadır.”

Aklımın bir köşesi şimdi herkesi şu şaşkın hallerinde bırakıp koşturarak arbaya atlamamı ve Larkin’e ulaşmamı söylüyor, ama başka bir köşesi de bu durumdan neden benim haberim olmadığını merak ediyor.

“Baba?”

Babam yutkunarak bana bakıyor. “Larkin’in erken bırakılması için avukatları bizden de referans istediler.”

“O referansı iki haftadan daha uzun bir zaman önce verdiniz, değil mi? Ne kadar? Bir ay? Altı hafta?”

Babam köşeye sıkışınca annem araya giriyor. “Larkin’in burada olduğunu bilmenin sana bir faydası olmayacaktı—“

“Nereden biliyorsunuz!?”

“Viva, lütfen—“

Annemi boşverip Doktor Mendel’e dönüyorum. “Arabamın anahtarlarını alabilir miyim?”

Anahtarlar elime geçince dönüp bu sefer de Ariel ve Fin’e bakıyorum, ama onlar ne soracağımı önceden anlamış, derhal başlarını iki yana sallıyorlar.

“Haberimiz yoktu.”

“Yemin ederim yoktu, olsa ben susabilir miyim Viva?”

Ariel haklı. Böyle bir şeyi benden saklamayacak kadar beni tanıyan birisi varsa o da dostum Ariel.

“Benim ne halde olduğumu görmenize rağmen Larkin’in döndüğünü bana söylemediniz—“

“Larkin de böyle olmasını—“

“Larkin elbette böyle olmasını isteyecek anne! Adamı terk eden benim! Günlerce ben hastanede yatıp öleceğimden korktum! Bugün bunlar olmasaydı, Larkin’i görmek istemeseydim bana söyleyecek miydiniz?”

Annem başını eğip iki yana sallıyor, babam da ona omuzlarından sarılıp üzgün gözlerle beni izliyorken ben ağlamak istiyorum. Daha önce bunu öğrenmiş olmanın ne değiştirmiş olabileceğini bilmiyorum, belki yine de Larkin’i görmeyecektim...

Kimi kandırıyorum? Larkin’in Morina’nın yakınından geçtiğini bile bilsem tüm gücümle oraya gitmek için ne gerekiyorsa yapardım.

Diğerlerinin de benim iyiliğimi düşündüğünü biliyorum, mantıklı olan tarafım Larkin’in Rivka’da olmasının işleri benim için ne kadar kolaylaştırdığını anlayabiliyor, ama içimde öyle kalbi kırık, öyle yorgun bir yer var ki, ilk günden beri Larkin’i bir kez olsun görebilmek için beni her gece ağlatıp uykularımı kaçırdı, duyduğum her şarkıda, gittiğim her yerde Larkin’e ait bir şey görüp kalbimi sızlattı. O kırıklığa bu işin mantığını anlatamam, o gitmek istiyor, Larkin’e kavuşmak istiyor, bütün bu olanları tersine çevirecek de olsa, ölse de onu görmek istiyor ve ben kesinlikle itiraz etmiyorum.

“Şu halimle biraz daha güçlenmiş olmalıyım, değil mi Doktor?”

“Viva, hiçbir şeyden emin olamayız, çok hassas bir dönem—“

“Ama ölmem, lafı dolandırmayın, daha iyiyim, değil mi?”

Doktor Mendel iç çekerek başını sallıyor. “Aşırıya kaçma Viva, lütfen. Larkin’in dönüşünü senden sonsuza kadar saklamayacaktık, ama şu duruma biraz daha alışmanı beklemek de gaddarlık değil, biliyorsun.”

Bu sefer ben başımı sallıyorum. “Biliyorum ve Larkin hala Rivka’da olsa bile bu gece gerekirse herkesi ayağa kaldırıp onu görecektim Doktor. İşimiz kolaylaştı.”

Doktor Mendel hafifçe gülümseyerek çekmecesini açıyor ve beş ay önce Larkin’i en son gördüğümde taktığım o bilekliği çıkarıyor. “En azından bunu tak, bu sefer yan odada olmayacağız, ama en azından iyi olup olmadığını biliriz.”

Her ne kadar o aletin bende bıraktığı anılar acı verici olsa da bu sefer çıkış biletim olduğu için alıp bileğime takıyorum. “Ne zaman döneceğimi bilmiyorum, ama ararım...”

Annem gözlerini siliyor, ama itiraz etmiyor. “Dikkatli ol Viva.”

 

*

 

Brentlerin villasından iki sokak uzaktayım. Motoru susturdum, karanlık arabanın içinde yaklaşık yarım saattir amaçsızca oturuyorum.

Doğru şeyi mi yapıyorum? Larkin’in benim bu halde olduğumu bilmesi neyi değiştirecek? Belki bütün o çektiklerimizin sonunda iyi bir şeye neden olması bir süreliğine ikimizi de rahatlatacak, ama sonra? Doktor Mendel açık açık Larkin’in benim için bir tehlike olmadığını söylemedi.

Kendimi boşuna sorguluyorum, çünkü artık geri dönemem. Tam olarak 5 ay önceki durumumdayım. Larkin’den ayrılmaya karar vermeden önceki o çaresiz, her şeyi kabul etmeye hazır haldeyim. Dokunamıyor muyuz? Öpüşmenin de, sevişmenin de canı cehenneme, onu görebildikten sonra ne önemi var?

Arabadan çıkıp her şeyi kilitledikten sonra yürümeye başlıyorum. Çok uzak değil, en fazla beş dakika sonra bahçe kapısında olacağım.

Belki biraz daha beklemeyeliyim. Doktor’un dediği gibi duruma alışana kadar. Kimbilir, belki Larkin artık gerçekten benim için bir tehdit değildir.

Bir an yolun ortasında durup arkadaki arabaya bakıyorum. Olmaz, bekleyemem. Yeteri kadar bekledim. Tüm hayatım boyunca bekledim. Yeter.

Anahtarları cebime atıp koşmaya başlıyorum. Birkaç dakika sonra villanın bahçe kapısına vardığımda ışıkları açık olan odaların pencereleri uzaktan ufacık görünüyor. Sağ yanımdaki zile basıp kameranın önünde duruyorum ve birazdan ekran aydınlandığında evin uşağının yüzü görünüyor. Yaşlı adam bir an beni inceleyip sonra etrafına bakınıyor ve tekrar kameraya dönüyor. “Bayan Royd, bir ricanız mı vardı?”

“Larkin’in evde olduğunu biliyorum, onunla konuşmam gerek—“

“Vincent? Viva mı?”

Larkin’in sesi! Geleceğimi biliyor!

“Larkin!”

Birazdan ekranda yüzü göründüğünde atılıp panelin olduğu sütüna sarılmamak için kendimi zor tutuyorum. Saçları uzamış, birkaç gündür traş olmadığı da belli. Beni görünce gülümsüyor ve uzanıp kapıyı açan düğmeye uzun uzun basıyor. Ben aralanan demir kapılardan girerken ekran kapanıyor.

Yolum açıldığında villaya giden patikada koşuyorum. Saçım başım dağınık, nefes nefese ve muhtemelen pancar gibi kızarmış bir haldeyim, ama umrumda değil. Eve yaklaştığımda Larkin’in merdivenlerden indiğini görüyorum, etrafına bakıyor, sanki nereden geleceğimi kestiremiyormuş gibi, şapşal, başka nereden gelebilirim?

“Larkin! Buradayım!”

Sesimi duyup bana dönünce son birkaç basamağı atlayıp bu sefer o koşmaya başlıyor, ben durup nefes nefese dizlerime tutunuyorum. Bana yetiştiğinde ikimiz de birbirimize bir adım atıyoruz, ama aylar geçtikçe dokunmaya o kadar korkar olmuşuz ki hiçbir şey yapamıyoruz.

Ellerimi ağzıma kapatıp ona bakıyorum, gülümsüyor, gözleri dolmuş. “Mendel aradı.”

“Ne söyledi?”

“Seni öpersem yığılıp kalmayacağını öğrendikten sonrasını hatırlamıyorum.”

“O zaman neden orada bekliyorsun?”

Gülüyor ve aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümde duruyor. Şu anda dünya üzerindeki en aptal iki insan biz olmalıyız, çünkü hala birbirimize dokunamıyoruz. Az önce sokakların arasında koşarken Larkin’i gördüğüm anda üzerinde ne varsa parçalarcasına sarılacağımı düşünüyordum, ama gerçek her zaman daha farklı oluyor.

“Neden döndüğünde beni aramadın?”

Bütün yüzümü inceledikten sonra gözlerimin içine bakıyor. “Farklı olan bir şey yoktu. Aylar geçti Viva, Doktor daha iyi olduğunu söylediği için tekrar işleri karıştırmak istemedim.”

“İşler hiç düzelmedi ki...”

Başını sallıyor. “Biliyorum.”

Uzanıp iki elimi de onun göğsüne koyuyorum. Hiç tartmadan, sorgulamadan o da ellerini benim ellerimin üzerine kapatıyor. İkimiz de hiçbir şey söyleyemiyoruz. Ne diyebiliriz ki?

Seni çok özledim.

Ayrılalım dediğimde aptallık ettim.

Sen yokken çok acı çektim.

Hala sana aşığım ve hiçbir şey umrumda değil.

Bir daha sakın gitme, ne olursa olsun...

Nasılsa düşündüğüm her şeyi duyuyor. Konuşmak yerine uzanıp öpüşüyoruz.

Aramızda sıkışmış ellerimi kurtarıp boynuna sarılıyorum, Larkin belimi kavrayıp ayaklarımı yerden kesiyor. Yaslanacak bir duvar ya da üzerine düşecek bir yatak olmadığı için şanslıyız, şimdilik yapabildiğimiz tek şey birbirimizin dudaklarını parçalamak. Canım yanıyor, belimin kıvrımı hiç normal değil ve kollarım uyuşmaya başlıyor, ama hepsini sanki başka biri hissediyor, ben de uzaktan izliyorum. Larkin beni tekrar yere indirip sımsıkı sarılıyor, yüzünü boynuma gömüyor. Bir şeyler fısıldıyor, fısıldadığını biliyorum, ama ne dediğini çıkartamıyorum.

“Başım dönüyor Larkin, ama sakın bırakma...”

Aylar önce bana dokunduğu anda kendini odanın diğer köşesine atmaya hazır olan adam şimdi kılını bile kıpırdatmıyor.

“Eve gidelim...”

Boynumu öperek başını sallıyor, sonra beni belimden ve bacaklarımdan tuttuğu gibi kucağına alıyor, gülüyorum. “Daha kolay bir yolu da vardı?”

“Daha o kadar aklımı kaçırmadım ve bilekliğini fark etmedim sanma.”

Larkin söylemese varlığını unuttuğum bilekliğe bakıp üzerindeki ufak yeşil lambayı gördüğümde gülümsüyorum. “Bileklik itiraz etmiyor.”

“Çünkü seni kucağımda merdivenlerden çıkarıyorum—sağol Vincent.”

Kapıdan girip merdivenlere giderken arkadaki uşağa el sallıyorum, o da gülümseyerek başını eğip selam veriyor. “Dina nerede?”

Larkin beni ilk katta yere indirip dudaklarımı öptükten sonra cevaplıyor. “Yukarda, odasında.”

“Geldiğimi biliyor mu?”

“O yüzden odasında...”

“Kabalık olacak, ama şu anda annen pek umrumda değil Larkin, merhaba demesem kırılır mı?”

Larkin başını iki yana sallayarak tekrar dudaklarıma eğildiğinde gülümseyerek onu karşılıyorum. Her geçen dakika bütün bu olanlar tatlı bir mucizeden çok birazdan bitecek vicdansız bir rüya gibi geliyor. Muhtemelen bileklik de o yüzden sesini çıkarmıyor. Rüyalarda insanlar kalp krizi geçirip sevdikleri adamın kollarına yığılmazlar.

“Rüyada değilsin Viva.”

Doğru. Şu anda Larkin’e canlı yayın yapıyorum, değil mi?

“Senden ayrıldığım zaman da dünya dönmeye devam ederse inanacağım, o yüzden şimdilik ne düşündüğümü boşver.”

“Benden ayrılacağını kim söyledi?”

Omuzlarımı silkiyorum. “Hiç kimse. Yukarı çıkalım, gel...”

Sevgilimi elinden tutup onunla birlikte odasına çıkıyorum. Villada bizden başka kimseden çıt çıkmıyor. Dina bizim seslerimizi duyuyor mu bilmiyorum, ama umarım ikimiz için seviniyordur ve daha da önemlisi bu kadar zaman sonra ilk görüşmemiz ben bir sedye üzerinde bu evden çıkarken olmaz.

Larkin odaya girdiğimizde kapıyı arkasından itip benimle birlikte yürümeye devam ediyor. Yatağa geldiğimizde örtüleri kaldırıp ayakkabılarımı çıkararak içine giriyorum, Larkin de beni takip ediyor. Yumuşak yastıkların ve mis gibi kokan çarşafların arasında sarıldığımızda her şey yavaşlıyor. O her şeye kalp atışlarım da dahil.

“Duyuyor musun?”

Larkin gülümsüyor. “Gerçekten rüyada değilsin Viva.”

“Belki de öldüm.”

“Ölsen bilirdim.”

“Bilirdin, değil mi?”

Başını sallıyor.

“Ya sen de öldüysen?”

“Ölmedim, bak...”

Elimi alıp kalbinin üzerine koyuyor. “Duyuyor musun?”

Başımı sallıyorum. Her şeyin yavaşlaması kalbimi sakinleştirmiş olabilir, ama bütün sinir uçlarımı da açmış olmalı, çünkü bir anda sarsılarak ağlamaya başladığımda ne Larkin’in kalbini ne de kendiminkini duyabiliyorum.

“Geçti Viva, bitti...”

İşte şimdi başlıyor. Larkin’in göğsüne tırmanmaya çalışır gibi ona sarılıp hıçkırarak ağlıyorum. Bu seferki gece uyumadan önce düşen bir iki damla yaş değil. Adam akıllı, her şeyimi vererek kendimi adeta parçalıyorum.

“Bana söylemeyeceklerdi! Döndüğünü biliyorlardı—söylemediler! Sen de aramadın!”

“Biliyorum, özür—“

“Hayır, dileme! Özür dileme, ben seni ittim, ayrılalım dedim—ben bitirdim. Salağım ben!”

Larkin itiraz edip muhtemelen beni daha çok ağlatacak güzel bir şey söylemeye çalışırken ben onun dudaklarını kendi dudaklarımla meşgul ediyorum. Bileğimdeki zımbırtıdan ufak bir ses çıkıyor, ama ben geri çekilmek yerine kendimi Larkin’e daha da bastırıp bileğimdeki plastiği söküp atıyorum.

“Viva—“

“Sus.”

Sonrası tam bir karmaşa. Larkin beni üzerinden atıp yatağın diğer tarafında kendisi üzerime geçiyor. Öpüşüyoruz, ama bir yanda ikimizin de elleri bir şeyleri çekiştirip aradan çıkarmaya çalışıyor. Ben Larkin’in kemerini buluyorum, o benim tişörtümü, ben düğmeleri açıyorum, o pantolonumu bacaklarımdan çekip atıyor; ben onun tişörtünü çıkarıyorum, o bana sarılıp sütyenimin kopçasını çözüyor.

Bu sefer her şeyi hissediyorum, nerede olduğumu biliyorum, aklım yerinde, hala ağlıyor olabilirim, ama bu Larkin’i istediğim gerçeğini değiştirmiyor.

Birbirimize o kadar sert ve istekle dokunuyoruz ki eğer bu yataktan sağ çıkarsak her tarafımız morarmış olacak. Ellerimi onun omuzlarından koparıp saçlarını yakalıyorum, o da elini belimin altından geçirerek beni kendine yaslıyor. “Bilekliği atmasaydın daha kolay olacaktı.”

“İyiyim, çok iyiyim, sus.”

Gülümseyerek eğildiğinde dudakları dudaklarıma değiyor ve daha önce beynimde şimşek gibi patlayan o birleşme şimdi tam anlamıyla ruhuma doluyor. İkimiz de bir anda gözlerimizi açarak birbirimize bakıyoruz. Ben onu, o da beni kontrol ediyor. Hala hayattayız.

Ağlamakla gülmek arasında uzanıp Larkin’i öpüyorum, o da karşılık veriyor, ama dudaklarımızdan başka hiçbir şey hareket etmiyor. Ne ileri, ne geri, öylece birbirimize kenetlenmiş bir halde bakışıyoruz.

“Hareket et...”

“Böyle iyi—“

“Hareket et dedim.”

Tek kaşını kaldırıp bana öyle bir bakış atıyor ki bu adamı ilk kez görmüş olan o şaşkın halim kendine bir yer bulup çıkıyor, yanaklarım kızarıyor, ellerim buz kesiyor ve Larkin hareket ediyor.

İyiyiz, hem de çok...

 

* * *