XVIII

 

“Bilim çevreleri bu durumun Royd Sendromu olarak anılmasına—“

İçeri girdiğim anda babam televizyonu aniden kapatıp bana dönüyor. “Hazır mısın?”

Çantamdan arabanın anahtarlarını çıkarırken televizyonu işaret ediyorum. “İzleyebilirsin baba. 5 ay oldu, ayrıca soyadımız tarihe geçiyormuş, duydum...”

Babam omuzlarını silkiyor. “Tarihe geçmeyen bir biz kalmıştık, o da oldu, özel bir şey değil.”

Gülüyorum. Aslında babam haklı, zaman her şeyi o kadar çabuk tüketiyor ki beş ay önce fotoğrafçılardan kaçmak adına, gittiğim her restoranın arka kapısını eskitirken şimdi kimse yüzüme bakmıyor. Yakında sadece biyoloji kitaplarında öğrencilerin ezberlemekten nefret edecekleri bir terim olarak kalacağım.

“Ariel’le gelinlik provasından önce Doktor Mendel’e uğrayacağım. Aylık kan testi... Oradan çıkınca Ariel’le işimiz ne kadar sürer bilmiyorum, belki bu gece onunla kalırım—“

“Vivian, gidiyor musun?”

Annem ellerini kurulayarak mutfaktan çıkıyor, ona da planımızı kısaca anlatıp detaylar için arayacağıma söz vererek evden çıkıyorum. Doktor Mendel’in ofisine gitmem sadece yarım saatimi alıyor ama kliniğin bekleme odasındaki kalabalık beni korkutuyor. Beni tanıyan hemşirelerden biri koluma girip beni daha sakin bir köşeye çekiyor.

“Gel Viva, senin işini halledelim, Doktor Mendel’in biraz önce acilen ayrılması gerekti...”

Doktor Mendel’in bana haber vermeden “acilen” ayrılması aylardır alıştığım bir durum. Rivka’ya gittiğini biliyorum. Bana hiçbir zaman oraya gittiğini söylemiyor, ama Larkin’in ondan başka bir doktor istemeyeceğini de adım gibi biliyorum.

Larkin’le ayrıldığımız günden beri her ay düzenli olarak bu kliniğe gelip testlerimi yaptırıyorum ve bazen burada, bazen de tamamen rastgele yerlerde Doktor Mendel’le karşılaşıyoruz. Ben ona Larkin’in nasıl olduğunu sormak istiyorum ve muhtemelen o da bana anlatmak istiyor, ama ikimiz de konunun yakınından bile geçmiyoruz. Onunla ilgili ne kadar az ayrıntı bilirsem yokluğuna o kadar çabuk alışabilirim. 5 aydır tek bir haber bile alamıyorum, alıştım mı? Hayır, hiç...

Her gece yatağa girdiğimde aynı şeyleri düşünüyorum. Larkin de beni düşünüyor mu? Doktor’a beni soruyor mu? Yoksa o benden önce davranıp bütün bu olanlara alıştı mı?

Bütün soruları kafamdan defalarca geçirip çoğu zaman hiçbirine bir cevap bulamadan öylece uyuyup kalıyorum.

Larkin’le bu kadar bağlantılı olmak aynı sırada oturduğum bir arkadaşla kavga edip küsmeye benziyor. Sıranın ortasından bir çizgi çekip “Silginin ucu bile burayı geçmeyecek!” diyor, ilk anın ateşiyle saçma sapan bir anlaşma yapıyorum. Larkin’le yaptığım tek taraflı anlaşmanın üzerinden 5 ay geçti, aramıza çektiğim çizgi gittikçe silikleşiyor, Larkin hala orada, sırada hemen yanımda oturuyor, başımı biraz çevirsem silgisini de, onu da, yaptığı her şeyi de görebileceğim ama yapmıyorum. Ortadaki çizgi onu benden uzaklaştırıp rahatlatmak yerine daha büyük bir işkence oluyor. İşte severek ayrılmak tam olarak böyle bir şey.

Saniyeler içinde kafamda geçen şeyler başımı ağrıtmadan önce derin bir nefes alıp etrafıma bakıyorum.

“Neden bugün bu kadar kalabalık?”

Hemşire beni boş bir köşeye oturtup en son 8 yaşındayken gördüğüm tüpleri ve iğneleri getiriyor. “Karil’deki saldırıyı biliyorsun—“

Başımı sallıyorum, ama Karil’deki e-devlet kaynaklarına dadanan hacker’ın Morina’yla, dahası benim biricik kliniğimle olan ilgisini pek çözemiyorum. Belki de çok açık bir ilgisi var, ama ben gazete, dergi ve televizyon gibi iletişim araçlarının varlığını unutacak noktaya geldiğim için cahil kalmış olabilirim. “Bizimle ne ilgisi var?”

Hemşire sol kolumu alıp turnikeyi dirseğimin biraz üzerine dolayarak iyice sıkarken cevaplıyor. “Dışardakilerin neredeyse hepsi Karil’den geliyor. Karil’in devlet kayıtlarına güvenmedikleri için vücut sıvılarını orada test ettirmek istemiyorlar. Haklılar, ben de olsam istemezdim, ama maalesef küresel sağlık sigortasının sınır dışındaki testler için bir kotası var, aşıldıktan sonra bütün testleri eski yöntemle yapıp kargoyla test merkezine yollamamız gerekiyor. Buradan sonuç almamız yasak. İki saat içinde maalesef kotayı aştık, bundan sonraki bütün testlerin böyle yapılması gerekiyor. Muhtemelen bir hafta daha böyle devam edecek—istersen başka tarafa bakabilirsin iğneyi batıracağım.”

“Önemli değil,” diyerek koluma batan iğneyi ve tüpün içine süzülen koyu kırmızı kanı izlerken iç çekiyorum. “Sonuçları almak ne kadar sürecek?”

Hemşire dolan tüpü çıkarıp daha küçük bir tanesini iğnenin ucuna takıyor. “En kötü ihtimalle bu akşam, kuryelerin ne kadar hızlı olduğuna bağlı. Ben Doktor Mendel’e haber vereceğim...”

Başımı sallıyorum, o sırada ikinci tüp de doluyor ve hemşire iğneyi çekip küçük bir pamuk parçasıyla deliğin üzerine bastırırken turnikeyi çıkarıyor. “Biraz böyle kalsın, sonra sana süslü yara bantlarından vereceğim.”

Gülüyorum. Eski yöntem testlerin en sevdiğim tarafı o yara bantlarıydı. “Pembe olanlardan istiyorum!”

Hemşire ciddiyetle başını sallayarak tüplerin üzerine hızla “V. Royd” yazıp diğerlerinin yanına koyuyor ve çekmeceden ufak, yuvarlak bir yara bandı çıkarıp pamuğun yerine yapıştırıyor. “Tamamdır, gelecek ay görüşürüz Viva.”

 

*

 

Ariel’in gelinliğini hazırlayan butiğe girdiğimde geç kaldığım için beni azarlayacak olan bir Ariel beklerken tam tersi, çoktan gelin ve nedimesi için hazırlanmış şampanyayla çakırkeyif olmuş bir zevk topu buluyorum.

“Şimdiden sarhoş mu oldun?”

Benim sesimi duyunca Ariel yerinden fırlayıp hemen bir kadeh daha kapıyor ve yanıma yanaşıp kadehi elime tutuştururken kulağıma fısıldıyor. “Gelinliğe bir ton para veriyorum, ne verirlerse içip yiyeceğim.”

Canım arkadaşım doğru söylüyor. Geçen sene ilk demosundan sonra aldığı teklifle çok satan bir albüm kaydetmek yerine reklam müzikleri konusunda uzmanlaştığı için aldığı para pek de cüzdanını kabartmıyor. “Havyar bile var, hemen dadan...”

Ben gülerek kadehimden büyük ve yarı tatlı bir yudum alırken bizim durduğumuz devasa deneme bölümünü dükkandan ayıran perdelerin arasından ufacık tefecik bir terzi kadın çıkıyor. “Ah, baş nedimemiz de gelmiş, hemen işe koyulalım.”

Baş ve tek. Ariel de ben de gelinlerden önce sıra sıra nedimelerin yürüyüp etrafa gülücük saçtığı düğünlerden oldum olası nefret etmişizdir. O yüzden sık sık çocukluğumuzda yaptığımız düğün anlaşmasını tazeleriz, ilk ve en önemli şartı şudur: ikimizin de düğününde birbirimizde başka nedime olmayacak. Antlaşmanın ilk şartı tamam, Ariel sonunda evleniyor, ama gerisi hakkında o kadar umutlu değilim.

Leon’la beraberken (ve tabii ki onunla evleneceğime kesinlikle eminken) her şey planlıydı. Leon ve Fin birbirlerinin sağdıçı olacak, Ariel ve ben de nedimeler olarak salınacaktık. Leon hala Fin’in sağdıçı, ama artık damat olma hakkını kaybetmiş görünüyor. Her ne kadar hala teknik olarak bekar olsa da, benim kulvarımdan çıktığı açık. Paris’le bir öyle, bir böyle geçen ilişkileri arasında “sıcak yatak” olarak rol almayı şiddetle reddediyorum.

“Bayan Fisk, artık üstünüzü değiştirebilirsiniz sanırım...”

Ariel keyifle zıplayarak kadehini bana veriyor ve hemen soyunmaya başlıyor. “Eğer geçen haftadan beri kilo aldıysam kendimi keseceğim, aylardır ekmek yemiyorum!”

“Tığ gibisin tığ!” diyerek Ariel’in kadehini de kendiminkine boşaltıp geniş ve yumuşak koltukların birine seriliyorum. Ariel’in vücudunu saran uzun ve ince gelinliğinin aksine benim uçuşan etekli rahat eflatun elbisem hemen yanımdaki krakerleri ve baharatlı ekmekleri istediğim kadar tüketebilmeme izin veriyor.

“Sığdım! Sığdım—şükürler olsun!”

Ariel keyifle sağa sola zıplarken ben hem ona, hem de elindeki iğnelerle ters ters bakan terzi kadına gülüyorum. “Tamam Ariel, sakin ol, iğneler bir yerine batacak.”

“Ben sığdım ama bakalım Fin smokinine girebilecek mi? Geçen hafta her akşam yediğiniz pizzaları görmedim sanmayın, senin hatrına bir şey demedim.”

Konu hakkında yorum yapmayı redderek ağzıma ufak bir çörek atıp gelinliğin etek ucundaki işlemleri işaret ediyorum. “Muhşeşem! Haika!”

Ariel gözlerini devirerek ellerini beline koyuyor. “Ağzındakini yut, boğulacaksın.”

Bir yudum şampanya alıp ağzımdaki yığını daha yumuşak bir hale getirirken telefonum çalıyor. Fin arıyor.

“Eeet? Aaazım dolu.”

“Sakın benim aradığımı belli etme.”

Lokmamı bütün bir şekilde yutup kaşlarmı çatınca Ariel aynadan bana bakıyor. “Kim?”

“Söyleme Viva!”

“Annem,” diyerek yerimden kalkıyorum. “Ben hemen dışardayım, siz devam edin.”

Perdeleri aşıp butiğin diğer ucuna kadar yürüdükten sonra ancak Fin’e cevap verebiliyorum. “Fin sakın smokin küçük geliyor deme, Ariel ikimizi de öldürür—diyeceksen de şimdiden kusmaya başla, haftasonuna kadar ancak çökersin.”

“Smokinde bir şey yok, yüzüklerin içindeki yazıyı yanlış yazmışlar, değiştirmeyiz diye tutturdular, şimdi birisine kafa göz gireceğim—“

“Ne yazmışlar?”

“Ariel ve Fin. Donsuza dek.”

Gülüşümü gizlemek için elimi ağzıma kapatıyorum ama genzimden çıkan ses Fin’in tepesini attırmaya yetiyor. “Gülme! Bari sen gülme! Donsuza dek nedir Viva!? D ve S nasıl karışır!?”

“Klavyede yan yanalar—“

Fin bana karmakarışık bir şeyler bağırıp telefonu suratıma kapatınca yüzümü buruşturup bu sefer ben onu arıyorum. “Tamam, özür dilerim. Hiç mi değiştirmiyorlar, yoksa para mı istiyorlar.”

“Para istiyorlar, ama tek kuruş vermem! Doldurduğum form ellerinde, S yazıyor orada,” Fin telefonu ağzından uzaklaştırıp uzakta bir yere bağırıyor. “S yazıyor! Sonsuza dek! Neden evlilik yüzüğüme donsuza dek yazdırayım, kafayı mı yediniz!?”

“Fin—“

“O zaman o adamı da kovun, herkesi kovun! Ne demek bir yanlışlık olmuş—“

“Fin!”

Fin’in sesi tekrar telefona yaklaşıyor. “Ne var! Yani—pardon Viva, ne yapacağımı şaşırdım. Leon da ortalarda yok. Ariel esprili bir kızdır, ama yüzüğünde don yazmasına ne der bilemiyorum.”

“Tamam sakin ol, ben birazdan yanına geliyorum, kimseyi dövme.”

“Ariel ikimizi de öldürecek.”

Gülüyorum. “Hiçbir şey olmaz, ben gelip oradakilere hadlerini bildireceğim, beni bekle.”

Fin’le anlaşıp telefonu kapattıktan sonra tekrar Ariel’in yanına dönüyorum. “Annem evden çıkarken fırını kapatıp kapatmadığını unutmuş, gidip ona bakacağım, yarım saate dönerim.”

Ariel gülerek başını sallıyor. “Tamam, bizim işimiz daha uzun sürer, değil mi?”

Yere eğilmiş olan terzi de başını sallayınca ben pılımı pırtımı toplayıp kendimi butikten dışarı attığım gibi arabaya binip Fin’in imdadına koşuyorum.

 

*

 

“Size tek kuruş koklatmam anladınız mı beni? Koklatmam! Verin o parayı bana—evet, güzel.”

Kuyumcunun elinden paraları çekip Fin’in göğsüne yapıştırdığım gibi onu da kolundan çekiştirerek dükkandan çıkarıyorum. “Aptal herifler!”

Fin bir elindeki paralara, bir de bana bakıp gülümsüyor. “Rahatladın mı?”

Sinirden dağılmış saçlarımı geriye ittirip ona bir bakış atıyorum, ama o kadar çok sırıtıyor ki ben de dayanamayıp kahkahayı basıyorum. İkimiz gülerek arabaya bindiğimizde Fin bedaya getirdiği yüzükleri çıkarıp içlerini tekrar okuyor. “Donsuza dek... O kadar da fena değil.”

“Tabii değil, hatta mecaz. Zenginlikte ve yoksullukta dermiş gibi...”

“Daha çok yoksul olur da donsuz kalırsak bu iş burada biter dermiş gibi, ama olsun.”

Biz sinirden bir gülme krizine daha girerken benim telefonum yine çalıyor. “Efendim?”

“Vivian Royd?”

Fin’in ağzını elimle kapatıp sesini keserek tekrar telefona dönüyorum. “Evet benim, kiminle görüşüyorum?”

“Efendim ben Morina Hayat Kliniğinden arıyorum, test sonuçlarınız hazır, gelip alabilirsiniz.”

“Ne kadar çabuk, harika! On dakikaya oradayım, teşekkür ederim.”

Telefonu tekrar çantama atarken Fin soruyor. “Ne ne kadar çabuk?”

Onu arabadan indirmeye zahmet etmeden yola çıkıyorum. “Sabah klinikte kan vermiştim, Karil’deki olaylardan sonra herkes oraya üşüşünce testleri normal yollardan yapıyorlardı. Bu akşama kadar sonuç için beklerim diyordum, ama çabuk çıktı.”

Kliniğe vardığımızda otoparktaki arabaların daha da arttığını fark ediyorum. Karil grubu gittikçe genişliyor olmalı. Fin’le birlikte içeri girdiğimizde danışmadaki hemşire ismini söyleyene bir klasör uzatıyor, o tarafa yanaşıp bir aralık bularak elimi uzatıyorum. “Vivian Royd?”

Hemşire klasörleri karıştırıp sonunda bir tanesini bana uzatıyor. “V.Royd, herhangi bir sorun yok hanımefendi buyrun—sıradaki!”

Teşekkür ederek insanların arasından çıktığımda Fin tekrar yanıma geliyor. “Yine yüzün düştü, bir şey mi var?”

Omzumu silkip dosyayı kolumun altına sıkıştırıyorum. “Yokmuş, her şey normalmiş.”

“Ne güzel işte, neden üzülüyorsun?”

Hafifçe gülümseyerek klinikten çıkıyorum. “Alışkanlık... Sen bu akşamki prova yemeğine hazır mısın ondan haber ver, şaşkın damat.”

“Şaka mı yapıyorsun, donsuza dek!”

Çantamla birlikte dosyayı da bagaja atıp Fin’e gülüyorum. “Ben Ariel’in yanına dönüyorum, annem fırını açık bırakmış diyerek çıktım, sorarsa bir şey bilmiyorsun.”

“Anneni aradın mı?”

“Şaka mı yapıyorsun, donsuza dek!”

Fin gözlerini devirerek burnumu sıkıştırıp sonra ortadan kaybolurken ben de her şeyin yolunda olduğu benliğimi arabaya tıkıp tekrar Ariel’e ve bodur terzisine dönüyorum.

 

*

 

“Ariel ve Fin’e!”

“Donsuza dek!”

Bütün masa kahkahalara boğulurken Fin yüzünü buruşturuyor, ama Ariel’in umrunda değil, ikisi öpüşürken biz kaldırdığımız kadehlerden bir yudum alıyoruz. Prova yemeği bu kadar eğlenceli geçiyorsa iki gün sonraki asıl düğünün nasıl keyifli olacağını tahmin bile edemiyorum.

“Biraz daha şampanya isteyen?”

Soruma karşılık bütün eller havaya kalkınca ben masadaki bitmiş şişeyi alıp mutfağa yöneliyorum, Leon da yardım için bana eşlik ediyor. Boş şişeyi tezgaha koyup soğutucudan aldığım yeni şişeyle arkamı döndüğümde Leon’u hemen önümde buluyorum. “Leon?”

Elleri ceplerinde, sapsarı saçları mutfağın loş ışığında parlıyor. “Sonunda evleniyorlar...”

Soğuk şişeye sarılıp başımı sallıyorum. “Yarın öbürgün ufaklığın biri bacaklarımızın arasında koşturmaya başlayınca ne yapacağız bilmiyorum.”

“Viva?”

Ben bu ses tonunu biliyorum, hem de o kadar iyi biliyorum ki şu anda yapmam gereken tek şey ardıma bile bakmadan koşup kaçmak. Ama yapıyor muyum? Hayır. Aptal Viva! Aptal!

Leon benim sabit duruşumu olumlu bir tepki olarak algılamış olacak—ki haksız da sayılmaz—hafifçe yüzümü tutup eğilerek dudaklarımı öpüyor. Öpüşüyoruz. Bu haftasonu Ariel ve Fin sonunda evleniyor ve ben Leon’la öpüşüyorum. Aslında her şey olması gerektiği gibi, 19 yaşındaki halimin hayal ettiği, bir gün olmasını beklediği gibi. Ama ne ben artık 19 yaşındayım, ne de kalbim eskisi kadar güçlü ve heyecanlı bir şekilde çarpıyor.

Şişeyi aramızda yükselterek hafifçe geri çekiliyorum, Leon hala dudakları aralık bir halde bana bakarken soğuk şişeyi onun ellerine veriyorum. “Yapamam Leon, lütfen. Sen şişeyi içeri götür lütfen...”

Eski aşkım, saf hayallerle bir gün evleneceğimi düşündüğüm adam başını sallayıp mutfaktan çıkıyor. Artık miyadı dolmuş aşkım benimle aynı evdeyken kendimi beraber hayal edebildiğim tek adam kilometrelerce uzakta, yalnız...

“Viva! Gelirken bir de servis kaşığı getirir misin? Masanın üzerinde.”

Ariel’in sesi beni uyandırmak için yeterli oluyor masanın yanında geçerken kaşığı almak için uzanıyorum, ama ben daha ucuna bile dokunmadan gümüş kaşık elime yapışıyor, refleksle yakalayıp sımsıkı tutuyorum.

Az önce bu kaşık benim elime mi uçtu yoksa ben mi hayal görüyorum?

...

Olamaz. Her şey normal, bir değişiklik yok.

...

Olabilir mi?

Korkuyla elimdeki kaşığı masaya bırakıp yırtıcı bir hayvandan uzaklaşıyormuş gibi masadan çekiliyorum. Neler oluyor?

Ben kaşıkla bakışırken Leon tekrar mutfağa geliyor. “Viva?”

Suratına öyle garip bakıyor olmalıyım ki endişeyle yanıma gelip beni tezgahtan ayırıyor. “İyi misin—Ariel—“

“Sus, iyiyim, kimseye bir şey söyleme.”

Leon kaşlarını çatarak başını sallarken bu sefer de içeri elinde boş bir kadehle Fin giriyor ve bizi sarmaş dolaş görünce hemen tek kaşı kalkıyor. “Rahatsız ediyorsam—“

“Fin içeri gir ve kapıyı kapat.”

Fin’in ifadesi derhal değişiyor ve arkasına bile bakmadan kapıyı itip benim yanıma geliyor. “Ne yapıyoruz? Gelinliğe bir şey mi olmuş?”

Başımı hızla iki yana sallayıp masadaki kaşığı işaret ediyorum, yanımdaki iki adam da dönüp gümüş servis kaşığına bakıyorlar. Onlar bir şey anlamıyor, ama ben elimi uzatıp kaşık avcumun içine vurduğu anda küçük bir çığlık atarak elimi çekip tekrar tezgaha yapışıyorum. Fin ve Leon faltaşı gibi açılmış gözlerle yere düşmüş kaşığa bakıyorken ben ikisinin de kollarından çekiştiriyorum. “Bana yine bir şeyler oluyor—bu sefer Larkin bile yok!”

Leon alnını sıvazlarken Fin beni kendine çekip sarılıyor. “Korkma Viva, bir şey yok—“

“Var, bir şey var! Baksana!”

Fin’in kollarını ittirip hemen önümdeki kaşığa elimi açıyorum ve gümüş kabus fırlayıp avcuma yapıştığında parmaklarımı kapatıp sımsıkı tutuyorum.

“Ama bu sabah kliniktekiler bir şey yok demişti—“

“Bilmiyorum Fin...”

Fin kaşığı elimden alıp tezgahın üzerindeki tuzluğu gösteriyor. “Bir de bunu dene, plastik.”

“Ne farkı var!?”

“Dene!”

Titreyen elimi tuzluğa doğru uzattığım anda plastik şey yerinden kıpırdayınca korkup hemen elimi indiriyorum. “Geliyor!”

“Viva test sonuçları nerede?”

Fin ve ben, Leon’a bakıyoruz.

“Arabada, bagajda...”

Leon başını sallıyor. “Siz içeri dönün, ben sonuçları alıp geliyorum.”

Neler olduğunu idrak edemiyorum, sadece başımı sallayıp Leon mutfak kapısından bahçeye kaçarken ben elimdeki servis kaşığını Fin’e gösteriyorum. “Bunu ne yapacağız? Yere düştü.”

Fin hafifçe gülümseyerek kaşığı alıyor ve sudan geçirip kuruladıktan sonra beni de kolunun altına alarak mutfaktan çıkarıyor. Odaya giriyoruz, ama suratım çarşaf gibi renksiz olmalı ki Ariel’in bakışları hemen bana dikiliyor. “Neden rengin kaçmış senin?”

Midemi tutarak masadaki şişeyi işaret ediyorum. “Şampanya fazla geldi sanırım.”

Ariel bunu duyunca şişeyi alıp uzak bir yere koyuyor. “Tamam, sen bundan sonra su iç. İlaçlarını ne zaman içtin? Belki karıştı, olabilir—Fin şu kadehe biraz su koyar mısın?”

Ariel’in ardından annemle babam da etrafımı sarıp ateşimi ve nabzımı kontrol ederken Leon elinde benim test sonuçlarım olan dosyayla odaya dalıyor. “Viva sen bunun üzerindeki ismi hiç okudun mu?”

Etrafımdaki insan perdesi ayrıldığında ben de ayağa kalkıyorum. “Ne—bilmiyorum—ne?”

“Valeria Royd’un sonuçlarını almışsın!”

“Ne!?”

Ben koşturup dosyayı Leon’un ellerinden sökerken yemek masasındakiler de ayaklanıyor.

“Neler oluyor?”

“Viva neden başkasının test sonuçlarını aldın?”

“Leon sen ne zaman dışarı çıktın—“

“Yani bu demek oluyor ki...”

Fin’in şok dolu sesiyle herkes susup önce ona bakıyor, sonra da arkadaşımın şaşkın bakışlarını takip edip beni buluyorlar. Ariel herkesten önce soruyor. “Neler dönüyor, biri bana açıklasın. Şimdi.”

Elimdeki dosyayı kapatıp masanın üzerinde duran servis kaşığına elimi uzatıyorum ve kaşık benim elime uçarken Ariel bir çığlık atıyor, annemle babam birbirlerine tutunuyorlar ve Fin kafasını kaşırken Leon yine mantığın sesi olarak cebinden telefonunu çıkarıyor. “Doktor Mendel’i arıyorum—Viva, otur lütfen...”

Birileri beni kolumdan tutup oturtuyor, ama kimin kim olduğunu bilemez bir haldeyim. Başım dönüyor, şoktan mı yoksa birazdan beni bulacak olan bir kalp krizinden mi bilmiyorum. Tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyorum, hastane istemiyorum—

“Viva, Doktor seninle konuşmak istiyor...”

Leon’un uzattığı telefonu alıp kulağıma yapıştırıyorum. “Doktor?”

“Viva, önce sakin olmanı istiyorum, sakinsin, değil mi?”

“Delirmek üzereyim, ama ortalığı birbirine katmıyorum.”

“Güzel, ben birazdan klinikten gerçek sonuçları alıp oraya geliyorum—“

“Size haber vermediler mi?”

“Rivka’dan birkaç saat önce döndüm, daha klinikle iletişime geçmeye fırsatım olmamıştı—beş dakika içinde oradayım, merak etme, iyisin Viva.”

İç  çekerek telefonu tekrar Leon’a uzatıyorum, o sırada Ariel bir bardak suyla gelip annemle benim aramda yere çöküyor. “Al tatlım, bunu iç...”

“Geceyi mahvettim Ariel...”

Ariel dizime vurup hafifçe saçımı çekiyor. “Saçmalama, hiçbir şeyi mahvetmedin, suyunu iç ve sus.”

Gülümseyerek sudan bir yudum alırken yemek için gelen diğer tanıdıklar da yatışıyor ve herkes sonunda bir yere oturmayı başardığında Doktor Mendel kapıda beliriyor. “Viva!”

Bardağı Ariel’in eline verdiğim gibi ayağa fırlıyorum, ama Doktor garip bir şekilde mutlu.

“Ne olmuş? İyi miyim? Yine kriz geçirmeyeceğim, değil mi Doktor—“

“Başardık Viva! Başardık, yaptık, iyisin, hatta çok iyisin!”

“Ne—nasıl—öyle mi iyiyim?”

Doktor heyecanla başını sallayarak dosyayı açıyor ve test sonuçlarını gösterirken diğer herkes de başımıza üşüşüyor. “Şu değerleri görüyor musun? Her ay yavaş yavaş yükseliyordu, ama bir şey çıkacağını düşünmüyordum—böyle bir şey çıkacağını düşünmüyordum, yeni bir kriz bile olabilirdi—ama bugün parçalar tam olarak yerine oturmuş olmalı! Viva, Larkin’in senin üzerinde yaptığı şey bir şok etkisi yarattı ve bizim çocukluğundan beri sürdürdüğümüz tedaviyi tamamen değiştirdi! Bu bir mucize!”

Ariel yine çığlığı basınca herkes ona dönüyor, ama arkadaşım kimseye aldırmadan yerinde zıplayarak beni omuzlarımdan tutup sallamaya başlıyor. “Viva! Viva! Viva!”

“Aaaah—Ariel! Ariel! Ariel!”

İkimiz de başka hiçbir şey söyleyemeden birbirimize tutunup zıplıyorken ben gözüme koltukların üzerindeki ufak yastıkları kestiriyorum ve Ariel’i bir kenara alıp elimi onlara uzatıyorum. Bir an sonra iki yastık yerlerinden fırlayıp kucağıma geldiğinde ikisine de sımsıkı sarılıp çığlığı basıyorum. “YAPABİLİYORUM!”

“Viva—“

“YAPABİLİYORUM! İYİLEŞTİM!”

“Viva?”

“ANNE! BABA!”

“Viva!”

Doktor Mendel’in bağırmasıyla hepimiz donup kalıyoruz, ama Doktor gülümsüyor. “Seni önce kliniğe götürüp bazı testlerden geçirmem gerek, yastıkları bırakırsan hemen gidelim.”

Sarıldığım yastıkları olduğu gibi yere bırakıp üzerlerinden atlayarak Doktor’un yanına gidiyorum. “Belki ışınlanabiliyorumdur da!”

Gözlerimi sımsıkı kapatıp kendimi sıkıyorum, ama Doktor Mendel beni sarsarak konsantrasyonumu mahvediyor. “Viva sakın! Yapabiliyorsan bile burada deneme, çok tehlikeli. Kliniğe gidelim, orada anlayacağız.”

Başımı sallayıp diğerlerine dönüyorum. “Anahtarlarım! Araba anahtarlarını bulmam lazım!”

Bir anda herkes ayrı bir koldan koşuşturarak anahtaları aramaya başlıyor, birazdan annem bulduğunu bağırıp yanımıza geldiğinde toplu halde evden çıkıyoruz. Annem ve babamla birlikte Ariel’de arabaya atlıyor, Doktor Mendel anahtarları benden alıp bana yolcu koltuğunu gösterince geldiğim gibi koşturarak diğer tarafa geçiyorum.

Kliniğe giden yollar tam bir işkence! Dakikalar geçmek bilmiyor. Bir taraftan neyi ne kadar yapabildiğimi merak ediyorum, bir taraftan da yanlışıkla kendimi bir yere ışınlamamak için düşünceyi kafamdan atmaya çalışıyorum.

Neyseki benim faydasız uğraşlarım çok fazla devam etmeden kliniğe varıyoruz, kocaman bir grup koridorda koşturuyorken Doktor Mendel hemşirelere test odalarını hazırlamalarını bağırıyor. Telaşımız o kadar mutlu bir telaş ki hemşireler de birazdan gülüşerek oraya buraya gitmeye başlıyorlar.

Dakikalar içinde test odaları hazırlanıyor ve ben beyaz bir hastane önlüğüyle silindir bir kabinin karşısında Doktor Mendel’e bakıyorum. Bu kabini çocukluğumdan hatırlıyorum. İlk zamanlarda güçlerimi tetikleyeceğini umduğumuz için her hafta gelip en az yarım saat bunun içinde bekledikten sonra hiçbir yere ışınlanamadan tekrar çıkardım. Annem biraz daha böyle devam ederse klostrofobik olacağımdan korkuyordu, ama aksine ben her hafta değil, her gün o kabine girip denemek istiyordum. Yıllar geçtikçe hiçbir değişiklik olmayacağını anlayıp kabinden tamamen vazgeçmiştik, ama şimdi her şey değişti. Viva ve kabin tekrar buluşuyor.

Doktor Mendel kapıyı açıp her tarafı baş parmağımın ucu kadar büyük olan yüzlerce yuvarlak alıcıyla kaplı olan üzeri kapalı silindiri gösteriyor. “Burayı hatırlıyorsun değil mi?”

Başımı sallayarak kabinin içine girip duvarlara tutunuyorum. “Bugün olacak, değil mi Doktor?”

Doktor gülümserken uzanıp elimi tutuyor. “Daha önce hiç bu kadar yakın olmadık Viva.”

Ben derin bir nefes alarak başımı salladığımda Doktor kapıyı kapatıyor, kilitler yerine oturduğunda ben kapının arkasındaki ekrandan Doktor Mendel’i ve onun arkasında bekleyen ailemi ve arkadaşlarımı görüyorum. “Diğer kabinde görüşürüz.”

Hepsi bana el sallıyor ve birazdan Doktor Mendel bir düğmeye bastığında ekran kapanıyor, sadece sesler duyuluyor. “Viva, duyuyor musun?”

Başımı sallıyorum. “Duyuyorum Doktor, her şey yolunda.”

“Harika. Artık ne yapacağını anlatmıyorum bile, her şeyi biliyorsun. Sadece sakin ol ve odaklan.”

Derin bir nefes alarak geniş bir gülümsemeyle gözlerimi kapatıyorum. Etrafımda dönen havaya ve alıcıların çıkardığı sönük cızırtılara odaklanıyorum. Hiçbir şey olmuyor. Neden olmuyor—

“Viva?”

“Doktor, olmuyor.”

“Viva, gözlerini aç.”

Gözlerimi açtığımda birisi kabinin kapısını açıyor ve gözlerinden yaşlar akan bir Ariel beni karşılıyor. “Yaptın şapşal! Baksana!”

Ariel’in gösterdiği yere bakıp az önce içeri girdiğim ve hala kapalı olan kabini görüyorum. Üzerinde 1 yazıyor. Arkamı dönüyorum. Bunun üzerinde 2 yazıyor.

Yaptım.

“Ariel?”

“Yaptın Viva! Gerçekten yaptın!”

2. kabinden çıkabildiğim günü defalarca hayal ettim. Her seferinde farklı bir şekilde seviniyordum; bazen çığlıklar atıp zıplıyor, bazen en sevdiğim şarkıyı bangır bangır çalmalarını söyleyip deliler gibi dans ediyordum...

Ama hiçbirinde şimdi yaptığım gibi kabinin önüne çöküp sarsılarak ağlamamıştım.

Yaptım, gerçekten yaptım.

 

* * *