XVII
Bir arkadaşım ne zaman işleri kötü gitmeye başlasa “Hayattan hiçbir
beklentim kalmadı,” derdi. O zamanlar bir insanın hayattan beklentisinin
kalmaması sadece ironik bir şaka gibi gelirdi. Ama artık biliyorum, çünkü
Larkin hayatımdan çıktığından beri benim de hayattan hiçbir beklentim kalmadı.
Hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Yaptığım her şey yalnızca günlerin
geçmesini sağlayan farklı aktiviteler. Yediğim yemekler, dinlediğim müzik,
gördüğüm filmler ya da önceki gün Ariel’in beni sürükleyerek götürdüğü o
konser... Çocukluğumuzdan beri hiç utanmadan dinlediğimiz tek pop grubunun
yıllar sonra bir araya geldiği o efsanevi konser beni bir kaç hafta önce
zevkten dört köşe edebilecekken, şimdi sıkıcı bir sanat galerisi açılışından
önce katlanmak zorunda kalınan başarısız bir klasik müzik dinletisiyle aynı
kulvarda koşuyor.
Her günüm hasta olup yatağa düşmeden önceki o gri günler gibi geçiyor.
Her an halsizlikten gözlerim kapanacak, midem bulanıp, başımı bile kaldırmaya
mecalim kalmayacak gibiyim. Bir taraftan bir an önce hastalığın beni güçsüz
düşürmesini ve işini bitirmesini bekliyorum, bir taraftan da inatla savaşmaya
çalışıyorum, çünkü yatağa düşersem ne zaman tekrar ayağa kalkabileceğimi
kestiremiyorum.
Zaman geçtikçe bu ayrılığın Leon’la olan ayrılığımdan ne kadar farklı
olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Leon’dan sonra haftalarca ağladığım o
zaman içinde pişman olduğum bir ton farklı şey vardı. Leon’la beraber olamamak
elbette canımı yakıyordu, ama can acısından çok, biraz daha cesur olamadığım
için kendime kızıyordum. Neden aileme bu kadar bağlıydım? Neden yıllar
sonra—belki de hiçbir zaman elde edemeyeceğim o gösterişli kariyer için
sevdiğim adamı bırakmak zorundaydım? Neden Ariel ve Fin’den uzak kalmak,
düzenimi bozmak, her şeye baştan başlamak o kadar zor geliyordu? Okula Leon’un
yanında, uzaktan da devam edebilirdim. Mutlaka sınıfta oturup dersi dinlememe
gerek yoktu, ama yapmadım. O deneyime sırtımı dönemedim. Ailemi ya da Ariel ve
Fin’i sık sık ziyaret edebilirdim, ama eskisi gibi olmazdı. Ortak yaşadığımız
hayatın getirdiği o içtenliği arkamda bırakamadım.
Cevap başından beri belliydi aslında; o zamanlar Leon dışında
tutunabileceğim, benim için hala önemli olan şeyler vardı, bırakamayacağım,
fedakarlık edemeyeceğim, sabit şeyler.
Artık yok...
Larkin’le paylaştığım şey o kadar farklı ve özeldi ki, onunla yaşadığım
hayat her şeyden bağımsızdı. Onunlayken her şey mümkündü sanki. Ailemden ya da
arkadaşlarımdan uzak olmak, gösterişli bir kariyer ya da bütün hayatımı
darmadağın edip tekar başlamak o kadar da korkutucu gelmiyordu. Larkin’le
beraberken dünyanın unutulmuş bir köşesine gidip sadece balık tutarak da
yaşabilirdim. Cesurdum, yapmaktan korktuğum, geride bıraktığımda özlemini
hissedeceğim bir şey kalmamıştı.
Bu umursamazlığım ve bir şekilde etrafımda olan bitenlerle bağımın
kopmuş olması elbette ki o bırakmaya kıyamadığım insanları endişelendirmeye
başladı. İki gün—ya da üç gün önce (sık sık günleri karıştırdığımı söylememe
gerek var mı bilmiyorum) Ariel’in Doktor Mendel’le yaptığı bir telefon
konuşmasına kulak misafiri oldum. Ariel’in kısık sesi daha önce hiç tanık
olmadığım bir endişeyle çıkıyordu.
“Belki de bir psikolog tavsiye etmenin zamanı gelmiştir Doktor, ne
diyorsunuz?” diye sordu Ariel, ara sıra duraklayıp Doktor’un açıklamasını
beklediği belli oluyordu. “Bilmiyorum, bana daha ağır bir depresyon gibi
geliyor... Hayır, öyle bir şey görmedim, ama genel olarak çok kopuk, siz de
biliyorsunuz... Tamam—tabii, geceleri kontroller devam ediyor. Ben uyanamasam
bile Fin bakıyor... Anladım, teşekkürler Doktor, görüşmek üzere...”
O gün konuştukları şeyin aslında ne olduğunu ancak bugün anlayabildim,
parçalar az önce birleşti; Ariel benim intihar etmemden korkuyor.
Yurttaki odamızı bırakıp mezuniyete kadar Fin’in yanına yerleştiğimizden
beri odadamdaki makas, cımbız ve bilimum keskin ya da sivri alet bir anda
kayıplara karıştı. Düzenli kullandığım ilaçların yeri her gün değiştiği için
sürekli Ariel’e ya da Fin’e sormak zorunda kalıyordum. Sebebini şimdi
anlıyorum. Anne ve babaların yeni
yürümeye başlayan bebeklerini korumak için evdeki sivri köşeleri kaplayıp,
prizleri kapattıkları gibi Ariel ve Fin de beni kendimi öldürmekten korumaya
çalışıyorlar.
“Ariel, ağrı kesiciyi yine bulamıyorum, nereye koydun?”
Ariel hemen Fin’in kollarını üzerinden atıp televizyonun karşısından
kalkıyor ve makarna tencerelerini koyduğumuz çekmeceyi açıp uzak bir köşesine
uzanarak ufak ilaç şişesini çıkarıyor. Bana sormadan şişenin içinden iki küçük
hap alıp şişeyi daha sonra yeni bir yere saklamak üzerine cebine atarak bir
bardak suyla birlikte reçetede yazan dozajı bana kendi elleriyle veriyor. “Al
bakalım. Başın mı ağrıyor—“
“Ariel, intihar etmeyeceğim.”
En iyi dostumun her zaman bilmişlikle parlayan ela gözleri bu sefer
saklamaya çalıştığı şapşal bir şaşkınlıkla suratıma dikiliyor. “Ne—tabii ki
etmeyeceksin! Nereden çıktı şimdi?”
Fin de televizyonun sesini kapatıp yanımıza gelirken ikisine birden
bakarak hafifçe gülümsüyorum. “Her gece farklı saatlerde kontrole geliyorsunuz,
ilaçlarımı—hatta tırnak makasımı bile saklıyorsunuz. Merak etmeyin, intihar
edecek kadar delirmedim.”
Ariel gülerek başını sallıyor. “Öyle bir şey yapmıyoruz, sen kafanda
kuruyorsun—al şu ilaçları.”
“Ariel, Doktor Mendel’le konuştuğunu duydum, saklamana gerek yok, ters
tepmeyecek merak etme.”
Ariel yutkunarak bana bakınca Fin onun elindeki su bardağını ve hapları
alıp bana uzatıyor. “Sen şunları iç. Ariel, sen de bana bak.”
Ben hapları ağzıma atıp bardaktaki suyu devirirken Ariel de söz
dinleyerek Fin’e bakıyor.
“Viva intihar falan etmeyecek. Sana başından beri söylüyorum—“
“Herhalde etmeyeceğim! Sana söylediklerimi ne kadar çabuk unutmuşsun,
ayıp Ariel.”
“Ama—“
“Ama falan yok. Her zaman demez miyiz, ölmenin en rezil yanı ardından
kalanların üzülmesi diye. Ben senin üzüleceğini bile bile neden kendi canıma
kıyayım?”
Ariel boş bir ifadeyle başını sallıyor. Belli ki o da günlerdir benim
intihar etme olasılığımın ne kadar absürd, ne kadar gerçek dışı olduğunu bir
kez daha fark ediyor.
Lisedeyken alt sınıflardan bir kızın intihar ettiği gün okulda onun
için bir anma töreni düzenlenmişti. Törenden sonra da okuldaki herkes
sırasıyla—isterlerse gruplar halinde—okulun rehberlik öğretmeniyle görüşecekti.
Tabii ki tuvalete bile beraber giden Ariel ve ben bu sefer de ayrılmayı
reddedip rehberlik öğretmeninin odasının dışında sıramızın gelmesini
bekliyorduk. Hatırlayabildiğim kadarıyla ilk defa o zaman ölümün ne olduğunu
konuşmuştuk.
“En çok ne için üzülüyorum biliyor musun?” dedim.
Ariel odaya girip çıkanları, neredeyse bayılacakmış gibi ağlayan bir grup
kızı ve bir köşede portatif bilgisayar oyunlarını oynayan tipleri izlerken dalgınca
“Ne için?” diye sordu.
“Kelsey bir daha sabah kahvaltı edemeyecek ya da konserlere
gidemeyecek—mezuniyet balosuna da gelemeyecek.”
“Eminim cennet buraya bin basıyordur, boşversene.”
“Geride kalanlar ne olacak? Bütün hayatları bir anda değişti. Artık
evde Kelsey yok. Annesi ve babası onun mezuniyetini, evliliğini,
çocukları—hiçbir şeyini göremeyecek. Yapılan planlar iptal oldu. Eşyalarını ne
yapacaklar? Onları nasıl toplayacaklar, kime verecekler? Ben cesaret
edemezdim—Ariel?” Yanımdan gelen küçük hıçkırık seslerini duyunca diğerlerini
izlemeyi bırakıp Ariel’e döndüm. “Ağlıyor musun?”
“Ağlıyorum tabii!” dedi ve atılıp bana sarıldı. “Sakın ölme! Duydun mu?
Sakın.”
Ölmeyeceğime söz verirken gülüyordum, ama biraz daha sarılmış halde
kaldıktan sonra ikimiz de yelkenleri suya indirip hüngür hüngür ağladık.
İşte o günden beri birimizin diğerinden önce ölmesi yasak. Yoksa kim
bizim eşyalarımızı toparlayacak? Kim her gün gittiğimiz yerlere gidip,
diğerinin parfümünü ya da şampuan kokusunu aldığında bir köşeye kıvrılıp
ağlamaya uğraşacak?
“Ben sana ölmeyeceğim diye söz vermedim mi?” diye soruyorum, Ariel de
başını sallıyor.
“Verdin—ama yine de korktum! Ruh gibi dolaşıyorsun!”
İşin o tarafına itiraz edemem. Başımı sallıyorum. “Ruh gibiyim, ama
gerçekten bir ruh olmayı planlamıyorum, rahatla. İyileşeceğim, biraz zaman
verin...”
Birkaç yüzyıl kadar.
“Biz zamanı veriyoruz, ama diğerlerini bilemiyorum. Gazetecilere teker
teker uzaklaştırma kararı çıkartmamız gerekecek.”
Sıkıntıyla iç çekerek bir kez daha başımı sallıyorum. Gazeteciler,
paparazziler, fotoğraf makineleri, flaşlar...
Uzun zamandır ben etraftayken televizyon açılmıyor, çünkü ne zaman
kıyıda köşede kalmış bir magazin veya sohbet programına denk gelsek birileri ya
Larkin’in ya da benim adımı anıyor. Çoktan milletin ağzına sakız olmamışız gibi,
daha da tuhafı Morina gündeminde başka önemli bir şey yokmuş gibi tekrar tekrar
her şeyi anlatıyorlar, tartışıyorlar.
Kimsenin beni tanımadığı, basında sadece 6 yaşında şapşal bir fotoğraf
olarak tozlu raflara kaldırıldığım günleri özlüyorum. Herkes Larkin Brent’i ve
Vivian Royd’u konuşurken ben nasıl hayatıma devam edebilirim?
Edemem. Edemiyorum da...
*
Mezuniyetten önce Brentler’le ilgili yapmam gereken son bir şey var:
gidip şirketteki masamı benden sonra gelecek olan asistan için boşaltmak.
Eşyaları toplayıp bir kutuya koymak kolay, asıl zor olan orada yaşadıklarımı
toplayıp bir yere kapatabilmek...
Beni gören herkesin yüzünden biraz buruk, biraz da korkak bir gülümseme
var. Zamanında gidip baskıları geciktirdikleri için kavga ettiklerim bile gelip
bana sarılıyorlar.
“İyi şanslar Viva.”
“Özletme, ara sıra bizi ziyaret et Viva.”
“İyisin, değil mi Viva? İyi görünüyorsun...”
Standart tepkiler...
“İyiyim, teşekkür ederim.”
“Ben de sizi özleyeceğim...”
“Her şey için sağolun.”
Sonunda herkes varlığımı kabul ettiği gibi gidişimi de kabullenip eski
koşuşturmacasına döndüğünde ben son durağıma bakıyorum: Dina Brent’in ofisi.
Bugün toparlanmak için geleceğimi biliyor, ama kapısı kapalı. Kırgın mı? Kızgın
mı? Üzgün mü? Hiç bilmiyorum. İki hafta
önce işten ayrılacağımı bir emaille haber verebildim ve uzun zamandır ilk defa
bugün ofise adımı atıyorum. Yurt odama gelip Larkin’le konuşmamı istediğinden
beri Dina Brent’i görmüyorum. Neredeyse bir ay...
Kapıyı tıklatışımla Dina’nın içeri girmemi söylemesi bir oluyor, belli
ki bir süredir odaya girmekten çok odayı izlediğimin farkında. İçeri
girdiğimde alışık olduğumdan daha farklı bir manzarayla karşılaşıyorum; her
zaman meşgul olan Dina Brent’in telefonları çalmıyor, odasındaki televizyon
kapalı, bilgisayarının kapağı inmiş, masanın köşesinde yığılmış olan dergi
taslakları hala aralanmamış ve beyaz saçlı güzel kadın buruk bir gülümsemeyle
bana bakıyor.
“Zaman geldi demek...”
Başımı sallıyorum ve boğazımdaki yumruya aldırmadan Dina’nın bana
açılan kollarına uzanıp ona sarılıyorum. Hayatımı değiştiren kadına, sevdiğim
adamın annesine, hayal dünyamın kraliçesine sarılıp onun pahalı, ama abartısız
parfümünü derin bir nefesle içime çekiyorum.
“Her şey için teşekkür ederim efendim.”
“Asıl ben teşekkür ederim Viva. Umduğumun ötesinde bir asistan—bir dost
olduğun için.”
Gözyaşlarımın parmaklarımla asıldığım ipek gömleği lekelememesi için
Dina Brent’ten ayrılıyorum. Ben her zamanki gibi hiç çaba harcamadan göz yaşı
döküyorken karşımdaki kadın son derece sakin ve asil, gülümsüyor. “Ne kadar
oldu? 7 ay?”
Başımı sallıyorum. “Bu ayın sonunda 8 olacak.”
“İnan yıllar geçmiş gibi geliyor Viva. En az Ande yanımdan ayrılıyormuş
gibi üzülüyorum, ama kalmanı istemem bencillik olacak.”
Cevap veremiyorum. Bir yanım kalmamı istediğini duymak istiyor, ama
diğer tarafımsa eğer duyarsam itiraz edemeyeceğimden korkuyor. Dina Brent
duruşumdan mı, yoksa acı çeker gibi ona bakışımdan mı anlıyor emin değilim, ama
ısrar etmiyor.
“Eşyalarını nereye istersen oraya yollatacağım—“
“Gerek yok efendim—“
“Lütfen, en azından bunu yapmama izin ver.”
En azından? Hayallerimin kraliçesi şaka yapıyor galiba. Bu kadın
olmasaydı asla olağanüstü bir şeye sahip olamayacaktım. Belki ölümle yüz yüze
gelip, muhtemelen hayatım boyunca beni aşka ve ilişkilere karşı kötürüm bırakan
bir ilişki de yaşamayacaktım, ama en azından pişman değilim, bu da bir
şeydir...
“Ayrıca tavsiye mektubunu da e-mail olarak sana yolladım. Çıkış
tazminatın çoktan hesabına yattı—“
“Ama ben kendi isteğimle—“
Dina Brent kırık bir gülümsemeyle bana bakarak bir patron değil de bir annenin
şefkatiyle uzanarak hafifçe çenemi tutuyor. “Son birkaç aydır olan hiçbir şey
isteyerek olmadı, farkındayım. Asla hakkın olmayan bir şeyi istemeyeceğini
biliyorum, sen de vermeyeceğimi biliyorsun, o yüzden tazminat olayını
tartışmayalım.”
Uslu bir çocuk gibi başımı sallıyorum. İşte bu his oldukça tanıdık.
“Ne zaman ve nasıl olursa olsun senden haber almak beni hep memnun eder
Viva.”
“Biliyorum efendim, teşekkür ederim.”
Dina Brent’in vedası uzanıp saçlarımı düzelterek tek omzundan bırakmak
şeklinde oluyor. “Kendine dikkat et tatlım...”
Başımı sallıyorum. Umarım başarırım...
*
“Geldi, Asher! Viva geldi!”
Annemin sesi evin bütün açık kapılarından ve pencerelerinden taşıyor.
Olur da kapıyı kapalı görüp geri dönmemden korkarmış gibi evin her köşesi beni
içeri davet ediyor.
“Bırak bebeğim, bırak baban alır bavulları, gel buraya!”
Bagajı açık bırakıp gülümseyerek bana koşturan anneme sımsıkı
sarılıyorum. Ne bir özür, ne de en küçük bir tartışma geçirmeden ikimiz de her
şeye bir perde çekip en son hatırladığımız güzel anların birinden hayatımıza
devam ediyor gibiyiz. Anne ve çocuğu arasındaki kayıtsız şartsız sevginin
güvencesine şükrederek bir süre bebek gibi el üstünde tutulmayı kabul ediyorum.
“Diplomayı görmeden bavul falan taşımam!”
Gülerek bagaja eğilip sırt çantamın içinden silindir şeklinde koyu
kırmızı bir kutu çıkarıyorum ve babama uzatıyorum. “Törende çektiğiniz
fotoğraflar yeterince kanıt olmadı mı baba?”
“O kağıt çerçevelenip duvara asılmadan kanıt olmaz—işte bu!” Babam
açtığı diplomayı kaldırıp yolun karşısında çimlerini biçen komşuların birine
gösteriyor. “Kızım üniversiteden mezun oldu!”
Çim biçen komşudan başlayarak annemin ve babamın şen seslerini duyan
herkes yanımızdan geçtikçe bizi tebrik ediyor. Gülümseyip teşekkür ettiğim o
kısacık dakikalarda sanki yıllarca küçülüyorum. Bavullarla birlikte eve
ilerlerken 21 yaşında bir üniversite mezunu değil de 4 sene önce evimi bırakıp
gitmiş 17 yaşındaki o genç kız oluveriyorum.
“SÜRPRİİİİİİİİZ!!!”
Bir anda evin içinden patlayan çığlıklarla elimdeki çantayı yere
düşürüp korkuyla kalbimi tutuyorum. “Ariel!”
Bir tek Ariel mi, Ariel’in annesi ve babası, Fin’in ailesi, liseden
birkaç arkadaşım ve Leon da benim kesinlikle beklemediğim ve açıkçası ummadığım
sürpriz partideler. Yüzlerinde güller açıyor.
“Nasılsa üçümüz de mezun olduk, ayrı ayrı sevineceğimize toplu halde
yer yerinden oynasın dedik!”
Fin arkadan ellerini kaldırarak Ariel’i işaret ediyor. “Biz bir şey
demedik, hepsini Ariel dedi.”
Bunun üzerinde ortak arkadaşlarımız hep bir ağızdan Fin için
besteledikleri “Aşık Kılıbık” şarkısını söylemeye başlayınca ben de kahkahayı
basıyorum. Çıkan ses sanki benim değil, o denli yabancı ve mutlu...
Kılıbık uçuyor,
Kılıbık kaçıyor, her bir gözünden ışıklar saçıyor!
Uç Kılıbık uç! Kaç
Kılıbık kaç! Ariel keçilerini sayıyor!
Kılıbık gülüyor,
Kılıbık seviyor, her bir cebinden boncuklar sarkıyor!
Gül Kılıbık gül!
Sev Kılıbık sev! Ariel çocukları sayıyor!
Bizim Fin
kılıbık, Aşık Kılıbık, gözü hiçbir şey görmüyor!
Gör Kılıbık gör!
Bak Kılıbık bak! Ariel seni ne çok seviyor!
* * *
