XVI
Gün bitmek üzere, ama hala avukatlardan bir haber yok. Demek ki kimse
Vivian Royd’un muhteşem varlığıyla Larkin Brent’in aklını başına getirmesini
dört gözle beklemiyor. Saat 10’a geliyor, bu saatten sonra kimsenin izin falan
çıkartacağını sanmıyorum. Saçlarımı toplayıp yatağa giriyorum.
Annemden haber almadım, ama babam birkaç kez arayıp nasıl olduğumu
sordu. İyi olduğumu, biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Doktor Mendel
hastaneden çıkarken korkulacak bir şey olmadığını söylediği için daha rahat
olmalılar ki gerçekten de şu saate kadar kimse bir daha arayıp sormadı. Annem
rahatlıktan çok, yaşadığı devasa hayalkırıklığı yüzünden benim sesimi duymak
istemiyor olabilir. Hoş, ben de onunla tartışmayı dört gözle beklemiyorum.
İkimiz de bir süre sakinleşsek daha iyi olacak.
İznin hemen bugün çıkmaması belki de daha iyi oldu. Birkaç saat önceki
halimle beni Larkin’in yanına götürselerdi iki kelimeden sonra ona burada
kalması için ben yalvarmaya başlayabilirdim. Şimdi daha iyiyim. Ne kadar
olabilirse... Aklımın hala çalışan bir tarafı, mantıklı tarafı Larkin’i
Rivka’ya gitmesi için ikna edecek yolu biliyor.
Sırt üstü uzanarak başımın üzerindeki şampanya renkli tavanı Larkin
olarak hayal etmeye çabalıyorum.
“Bana dokunamıyorsun bile Larkin. Bundan sonra her öpüştüğümüzde
yığılıp kalacağımdan korkacağım. Şimdi iyiyim, o yüzden beni düşünme...”
Lafın sonunu getiremiyorum. Beni düşünmemesini söyledikten sonra
konuşmayı nereye çekeceğim hakkında tek bir fikrim bile yok—aslında var, ama
söylemem gereken o şeyi önce benim kabullenmem gerekiyor, kabullenmem için de
yaklaşık 50 sene geçmesi...
Derin bir nefes alıyorum, hadi tavan, biraz yardımcı ol!
“Şimdi iyiyim... Larkin, aramızdaki şeyin normal bir ilişki olmadığının
farkındasın, değil mi? Bu aşk değil, bağımlılık.”
Bir insanın başka bir insana bağımlı olması aşk değil midir zaten?
Ben kendi söylediklerimden şüphe ederken, kendi kelime oyunlarıma bile
inanmazken Larkin bana nasıl inanacak? Tek bir bakışında aslında ne demek
istediğimi anlayacak.
“Çok kötüyüm, canım çok yanıyor, her şeyden, herkesten nefret ediyorum,
ama yapabileceğimiz bir şey yok. Birbirimize zarar veriyoruz ve sen bunu hak
etmiyorsun Larkin...”
*
“Ve sen hak ediyor musun? Seni öldürüyordum Viva! Ortada suçlu olan
biri varsa o da benim!”
Uzanıp bana dokunmaya çalışıyor, ama ben zorla da olsa geriliyorum.
Korktuğumu anlayınca o da ellerini kendine çekip odada uzak bir köşeye
oturuyor. Dışarıda bizi izleyen Doktor Mendel’in her an içeri atılmaya hazır
olduğunu tahmin edebiliyorum. Bileğime taktıkları kalp ritmi dedektörünün
ufacık bir alarmıyla bile beni odadan çekip çıkarabilirler.
“Ne söylemeye çalıştığımı anlamıyor musun?” diye soruyorum. Günlerdir
kendi kendimi inandırdığım şeyi artık onun da anlaması gerekiyor.
“Bitirmek mi istiyorsun? Emin olamıyorum—ne zamandan beri bunu
düşünüyorsun?”
Sesi o kadar çaresiz, o kadar üzgün çıkıyor ki...
“Başlayamadık bile Larkin! Şu halimize bak! O kadar saçma sapan bir
yere geldik ki ben sana dokununca ölmekten korkar oldum...”
Bu adam günlerdir söyleyeceklerimi ezberlemeye çalışırken karşımda duran
duvar değil, kanlı canlı bir insan. Larkin... Benim Larkin’im.
Ama geri adım atamam, bu kadar duygusal yatırımdan sonra olmaz,
dayanmam gerek.
“Bunu mu devam ettireceğiz? Sen sadace bana uzaktan bakabilmek için mi Rivka’da
aylarca bekleyeceksin?”
“Evet!”
Evet, elbette evet. “Hayır Larkin. İkimiz de bunu hak etmiyoruz.”
“Ben Rivka’ya gitmek zorunda olmasam aynı şeyi düşünecek miydin? O
zaman da bitirelim diyebilecek miydin?”
Bakışlarımı kaçırıyorum. Aylardır bakmaya alıştığım, göremediğimde
özlediğim mavi gözler bu sefer beni korkutuyor.
“Olayın senin Rivka’ya gitmenle ilgisi yok. Bütün bunlar o gün çiflik
evinde olduğumuz gece de yaşanabilirdi, ben o zaman da yatakta bayılıp
kalabilirdim, o zaman da aynı şeyleri düşünmek zorunda kalacaktık. Ölebilirdim
Larkin, beni sen öldürmüş olabilirdin.”
Korkunç bir şey yapıyorum, farkındayım, ama yalan söylemiyorum. Ayrı
dünyaların insanları olduğumuz gibi saçma sapan bir şeyin karşısında durmuyoruz
biz, bu tam bir ölüm kalım meselesi.
“Birbirimize aşık olmadığımızı düşünüyorsun...”
Hızla başımı kaldırıp Larkin’in gözlerinin içine bakıyorum. Biliyordum,
bir yerde, bir şekilde hazırlıksız yakalanacağım kesindi! Kahretsin! İtiraz
etmek anlamsız.
“Aşık mıyız?”
Delirmiş gibi bir an gülüyor ve kollarını açıp altı üstüne geçmiş
odasını gösteriyor. “Sence!?”
Odadaki izler aşk acısından çok bir uyuşturucu bağımlısının çektiği
bağımlılık krizlerine benziyor.
“Ne fark eder, Viva!?”
İrkilerek dikkatimi tekrar Larkin’e veriyorum. Aklımın iplerini bir kez
kaybettikten sonra toparlamam imkansız, her şeyi duyuyor.
“Birisine aşık olmanın tek bir yolu mu var Viva—herkes tarafından kabul
edilen belli sebepleri mi var? Ben sana aşığım, çünkü sen beni tamamlıyorsun!
Sensiz yapamıyorum, çünkü bir kez seninle nasıl olabileceğini gördüm! Bağımlı
mıyım? Evet! Şu anda sana dokunamıyor olmak ne kadar canımı yakıyor
anlayabiliyor musun?”
Başımı sallıyorum ve kucağımda birleştirdiğim ellerimin üzerine iki
damla yaş düşüyor, demek ki ağlıyorum, harika...
“Viva, beni dinle,” diyerek gelip önümde diz çöküyor, ama kesinlikle
dokunmuyor. “Kapının dışında senin gibi benim gücümü paylaşabilen yüz, bin—bir
milyon tane kadın bile olsa ben yine seni seçerdim. Aynı şey benim için
geçerli olsa—“
“Kapının dışında beni dokunarak öldürebilme ihtimali olan bir milyon
tane erkek olsa mı?”
Gülerek başını eğiyor. “Öyle demek istememiştim...”
Ben de gülümsüyorum. Çok eski bir şarkı vardır, gülümse, yüreğin
ağrısa bile, gülümse, parçalansa bile[1]
der, şu anda ikimiz de aynen bunu yapıyoruz.
“Şu anda benim kadar güçsüz ve sıradan olmanı dilerdim Larkin. Kapının
dışındakiler umrumda değil.”
Az önce anlatmaya çalıştığı şeyin işte bu olduğunu söylemek ister gibi
bir ışıkla gözleri bana dikiliyor, ama söylemesine gerek yok, ben zaten biliyorum.
Keşke geçirdiğimiz kısacık zamanda oradan oraya ışınlanıp saatlerce
birbirimize sarılarak nasıl bir mucize olduğumuzu düşünmek yerine normal
çiftlerin yaptığı gibi gezip tozsak, paparazzileri ya da metresleri düşünmeden
beraber olsaydık. Keşke o bana, ben ona bu kadar bağlanmadan, normal çiftler
gibi geçimsizlikten ayrı kalmak zorunda kalsak, anlamsızca kavga edip,
sebepsizce barışabilecek kadar rahat olsaydık.
Yasakların, dedektörlerin ya da kalp krizlerinin canı cehenneme. Uzanıp
iki elimle birden onun yüzünü tutuyorum. Sakalları heyecandan buz kesmiş
avuçlarımı gıdıklıyor, ama bileğimdeki ufak aletten hiç ses gelmiyor. Demek ki
bu dokunuş, bu duruş zarar vermiyor. Sadece bununla yetinebilir miyiz?
“Ne yapacağımızı sen bana söyle, lütfen. Sen ne dersen onu kabul
edeceğim.”
Odasına adımımı attığımdan beri ona sorduğum en zor soru buymuş gibi
gözlerimin içine bakıyor. Kafasının içindeki karmaşayı anlamak için akıl
okuyabilmeme gerek yok. Çılgıncasına bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. İkimizin
de üzülmeyeceği, sonu mutlu biten bir hikaye yazmak istiyor, ama başaramadığı
çok açık. Ben günlerdir düşünüyorum, bulabilsem buraya gelmeme bile gerek
olmadan şehrin en yüksek binasının tepesinden haykıracağım, ama yok işte,
yok...
“Böyle bittiğine inanamıyorum,” diyor, sanki en başından beri gözünün
önünde duran şeyi şimdi fark etmiş gibi şaşkın. “Özür dilerim, Viva.”
“Ne için? O gün benimle aynı asansöre bindiğin için mi?”
Başını sallıyor. Belli ki ikimiz de her şeyin nasıl başladığını düşünme
aşamasına gelmişiz. “Suçu asansöre atabiliyorsak ne mutlu...”
Parmaklarımı saçlarının arasına sokuyorum, alnından, kulaklarının
üzerinden çekip arkaya iterek düzeltiyorum. O kadar çok oyalanıyorum ki Larkin
sonunda aklımdan geçen soruyu cevaplıyor. “Bir kez daha sana bir şey olursa—“
“Boşver, iyileşirim—“
“Viva—“
Uzanıp onun dudaklarını örttüğüm anda kapattığım gözlerimin arkasında
şimşekler çakıyor, bileğimdeki alet delirmiş gibi ötmeye başlıyor ve odanın
kapıları açılıp içeri birileri girdiği anda Larkin beni üzerinden itip ayağa
fırlıyor. “Tamam! Tamam, bir şey yok—uzak duracağım, biraz daha vakit verin,
lütfen.”
Ben yutkunarak oturduğum yerde dengemi bulmaya çalışırken Larkin
geriliyor, geriliyor ve sonunda odanın diğer ucundaki koltuğa oturduğunda
Doktor Mendel benim yanıma geliyor. “Viva? İyi misin?”
Başımı sallıyorum. Dengemi alt üst eden tek şey Larkin’in güçleri
değil, bütün her şey bir anda üzerime çökmüş gibi hissediyorum. Birazdan bu
odadan çıktığımda her şey bitecek. Larkin’i bir daha görmeyeceğim, hayatlarımız
ayrılacak, ben belki fiziksel olarak daha iyi olacağım, ama ruhum bomboş
kalacak.
“Konuşmamız bitti, gidebiliriz—“
Larkin oturduğu yerden ayağa fırlıyor. “Viva, hayır—“
Doktor Mendel’e tutunarak ayağa kalkıyorum ve Larkin’e bakarak hafifçe
gülümsüyorum. “Uzatmanın ikimize de bir faydası yok, sen de biliyorsun. Hem
nasılsa ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz. Rivka’ya git Larkin, beni düşünme...”
İşte ne oluyorsa o anda oluyor. Bütün hayatımı alt üst eden o mavi
gözlerden yaşlar süzülmeye başlıyor. Larkin başını sallayarak tekrar oturuyor,
benim kalbim parçalanıyor. O ağlıyor, ben gidiyorum...
Doktor Mendel beni odadan çıkardığı anda bileğimdeki dedektöre
asılıyorum. Çekiştiriyorum, ittiriyorum, ama kahrolası şey çıkmıyor. “Birisi
bunu kolumdam çıkarsın—Doktor—çıkarın şunu!”
Doktor Mendel hemen gelip kolumu tutuyor ve dedektörü çıkartıp birine
uzattıktan sonra beni sarmalayarak insanların arasından çıkarıyor. “Fin’in
evine gidiyoruz, tamam mı?”
Başımı sallıyorum. Buradan çıktığım sürece nereye gittiğim önemli değil.
Doktor beni bilmediğim yollardan götürüp evin bambaşka bir kapısından
çıkarıyor, muhtemelen dış kapının önünde bekleyen gazeteci ordusundan
kaçabilmek için yapıyor, ama ne soracak, ne de cevabını dinleyecek kadar sabrım
var. Hiçbir şey söylemeden arabaya biniyorum, emniyet kemerini takıp ellerimi
yüzüme kapatıyorum.
“Viva—“
“Konuşmayalım, gidelim, lütfen Doktor...”
Doktor Mendel birazdan arabayı çalıştırıyor ve ben eve ulaşana kadar
bir kez bile ellerimi gözlerimden çekmiyorum. Bugüne dair ne kadar az şey
hatırlarsam o kadar iyi...
*
“Ariel? Ariel, uyuyor musun?”
Fin’in fısıltısı ve odaya sızan ışıkla gözlerimi açıyorum, yüzüm duvara
dönük, Ariel’in belime sarılmış olan kolları çözülüyor. “Şşşş, Viva uyuyor, ne
oldu?”
Tekrar gözlerimi kapatıyorum. Ariel saatlerdir benimle birlikte duvarı
izliyor, en azından uyuyormuş gibi yaparak içini rahatlatmak istiyorum.
“Eileen telefonda, gelip Viva’yı almak istiyorlar. Ne dememi istersin?”
Ariel yavaşça beni bırakıp yataktan kalkıyor. “Şimdi olmaz—telefon
nerede, ben konuşurum...”
“Salonda, koltuğun üzerinde.”
“Tamam, kapıyı çok yavaş kapat...”
Birazdan kapı yavaşça kapanıp ışık ve sesler yok olduğunda tekrar
gözlerimi açıyorum. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Geceye mi yoksa sabaha mı
yakınız emin değilim. Oda karanlık, ama gözlerim karanlığa alışkın. Yatakta
doğrulup Ariel’in baş ucuma koyduğu bir bardak suyu alıp son damlasına kadar
içiyorum. Boş bardağı aldığım yere bırakıyorum, ama elimi çekmek zor geliyor.
Ne yapacağım ben?
Şirkete geri dönemem. Larkin’den ayrılmak demek bütün Brent adını
arkada bırakmak demek. Oraya gidip hiçbir şey olmamış gibi telefonla konuşup
koşuşturmaya devam edemem, Dina’nın yüzüne bakamam, Ande’yle şakalaşamam.
Ben boş bardağa tutunmuş, ne yapacağımı düşünürken odanın kapısı tekrar
açılıyor ve birazdan yatak arkamda hafifçe çökerek Ariel’in kolları omuzlarıma
sarılıyor. “Uyanmışsın...”
Başımı sallıyorum. Hiç uyumadığımı bilmesine gerek yok.
“Annenler aradı, seni almak istediler, ama bırakmadım. İyi yapmış
mıyım?”
Gülümseyerek bardağı bırakıyorum ve Ariel’in kollarına tutunuyorum.
“Çok iyi yapmışsın. Annemin sesi nasıldı?”
“İyi. Merak etme, bir daha o günün konusunu açmaz.”
“Ama beni görmeye hiç gelmedi.”
“Gel demedin ki? Onlar da seni sıkboğaz etmekten korkuyorlar artık.
Biraz daha etraf durulsun, mezuniyet geçsin—“
“Ariel, ben işten ayrılacağım.”
Ariel bir an sessiz kalıyor. Saçmaladığımı söylemesinden çok
korkuyorum.
“Tamam, ama hemen haber vermen gerek, onlar da yerine birine aramaya
başlasınlar—gerçi Dina tahmin ediyor olmalı.”
Şaşkınlıkla başımı yana çevirip göz ucuyla arkadaşıma bakıyorum.
“Kızmıyor musun?”
“Ne için?”
“Geleceğimi çöpe attığım için?”
Gülüyor. “Sırf biraz daha orada çalışmış olmak için kendine işkence
etmene gerek yok. Başka işler de bulunur.”
“Bulunur değil mi?”
“Tabii bulunur! Hadi gel, bugün Çarşamba, yemek yapıyorum.”
Çarşamba, Ariel’in yemek günü, gelenek, tanıdıklık...
Örtüleri üzerimden itip dağılmış saçlarımı toplayarak yataktan
kalkıyorum. “Ne yapıyorsun?”
“Tembel Pizzası!”
Ariel bana en küçük ayrıntısına kadar pizzasının tarifini anlatıyorken
odadan çıkıyoruz. Bizi gören Fin’in yüzü öyle bir aydınlanıyor ki odaya
girdiğime bile pişman oluyorum. Çok geçmeden Ariel mutfağı istila ediyor, Fin
ve ben sarmaş dolaş tezgahın önündeki küçük taburelere tünerken hayat devam
ediyor...
* * *
