XV

 

Gözümü her açtığımda başımda bekleyen başka birini görüyorum. Uyandığım zamanlar değişiyor. Bazen gündüz, bazen gece, bazen hep gece...

En çok annemi, babamı ve Ariel’i görüyorum. Ard arda gecelerini koltukta geçirecek kadar beni koşulsuzca seven bir tek onlar var sanırım. Babamı hep uyuklarken yakalıyorum, annemse bazen kitap okuyor, bazen sessizce ağlıyor, o zamanlar uyandığımı belli etmiyorum. Ariel müzik dinliyor, dergi okuyor, mesajlaşıyor ve her zaman uyandığımı fark ediyor. Birisiyle yıllarca aynı odada uyumanın faydaları... Ariel artık nefes alışımın değişmesinden uyandığımı anlayabilir hale gelmiş.

Çok sık olmasa da ara sıra Leon’un da başımda beklediği günlere rast geldim. Hep onun fısıltıyla telefonda konuşmasıyla uyandım, ama o benim uyandığımı hiç fark etmedi. Paris’e durum raporu vermekle meşguldü.

Ariel’in yokluğunda Fin ve bazen de ona eşlik eden Yasmin’i görüyorum. Fin tek başına olduğu zamanlarda defterine uzun uzun notlar alıyor, Yasmin’le beraber takıldığında da kağıt oynuyorlar. Sessiz, ama rahatlar.

Başka bir zaman olsa hayatımın iki farklı kesiminden gelen arkadaşlarımın benim için bir araya gelmelerine sevineceğim, ama bu sefer bir şey hissetmiyorum. Hatta bazen kıskanıyorum. Onların benim iyiliğimden başka düşünmeleri gereken başka bir şeyleri yokmuş, hayatları benimkinin aksine tamamen sorunsuzmuş gibi geliyor. Muhtemelen yanılıyorum, ama kendime engel olamıyorum...

Beni bu kadar uzun süre hastanede tutmalarının aslında önemli bir sebebi yok, sadece olur da aklıma eserse evden kaçıp Larkin’in polis ekipleriyle korunan kapısına dayanacağımdan korkuyorlar, o kadar. Bir de tabii bütün bunları yaparken yine bir kalp krizi geçirmemden...

“Viva, uyanık mısın?”

Günlerdir o kadar uyuşuğum ki bazen gözlerim açık uyuyorum, o yüzden Ariel’in sorusu oldukça mantıklı.

“Evet. Haber var mı?”

“Üzgünüm tatlım, hala izin yok, ama Ande’nin söylediğine göre paranın kokusunu alınca geri adım atmaya daha yatkın olmuşlar. Televizyonu açmamı ister misin?”

“Hayır, uyuyacağım...”

Arkamı dönüp bu sefer de sol tarafımın üzerine yatıyorum. Bu kadar çok yatmaktan etlerim çürüyecek, ama umrumda değil. Kalkıp ne yapacağım?

“Viva?”

“Ariel uyumak istiyorum, sen de uyu, hala gece.”

“Doktor Mendel yarın seni eve göndermek istiyor. Artık burada kalmana gerek yokmuş. Kriz riski yok, tekrar işe bile dönebilirmişsin...”

Kapattığım gözlerimi açıp karşıdaki duvara bakıyorum. İşe dönmek... İş... Brent & Brent.

“İşe gidebilecek kadar iyi hissetmiyorum.”

Ariel aslında ne demek istediğimi anlamış olacak ki üstelemiyor. “Tamam, ama en azından eve dönelim, için açılır. Hastane kokusundan bıkmadın mı sen de?”

Ben her şeyden bıktım.

“Olur, döneriz...”

“Tamam, hadi uyu, ben diğerlerine haber verip döneceğim, tamam mı?”

Sessizliğim Ariel için yeterli bir cevap oluyor, o dışarı çıkarken ben gözlerimi kapatıp uyumaya çalışıyorum...

 

*

 

“Annecim iyiyim, lütfen...”

“Tamam bebeğim, al sen aç.”

Annem az önce elimden çekip aldığı anahtarlarımı bana geri veriyor, ben de odamın kapısını açıp içeri giriyorum. Kokusu hala aynı. Ariel’in kremleri ve benim şampuanımla karışık tatlı bir kokusu var yurt odamın. Her şey aynı, ama ben yıllardır buraya uğramamış gibiyim.

“Banyoya gireceğim, siz dinlenin, kaç gündür uyumuyorsunuz...”

“Sen gir canım, biz dinleniriz—Asher, yiyecek bir şeyler alıp gelir misin—“

“Aç değilim anne.”

“Sonra acıkırsın—Asher, hadi.”

Babam her zaman annemle iyi anlaşmanın tek yolunun bir söylediğini bir daha tekrarlatmamak olduğunu söyler, yine aynı teknikle hemen evin kraliçesinin isteğini yerine getirmek için kapıya yöneliyor. “Pizza alacağım, sonra canın çeker, değil mi Viv?”

Canım babama gülümsüyorum. “Çeker baba, üzerine ne istiyorsan ondan koydurabilirsin ama—“

Babam ben lafımı bitirmeden gülümseyerek araya giriyor. “Ançuez hariç, tamam, siz keyfinize bakın, ben alışverişi yapar dönerim.”

Annem babama el sallayıp uğurlarken ben dolaptan bir havlu çekip banyoya giriyorum. Yavaş yavaş üzerimdeki hastane kokulu giysileri çıkarırken bir yandan da suyu açıyorum. Çok geçmeden banyo sıcak buharla ısınıyor, havlumu duşakabinin yanındaki askıya asıp içeri giriyorum.

Su o kadar güzel ki sürekli uyumanın yanında bir de bunu sonsuza kadar yapabilirim. Muhtemelen fazla su altında kalmaktan derim buruş buruş olup bir zaman sonra dökülmeye başlar, ama umrumda değil. Ne umrumda ki?

“Viva, telefonun çalıyor, açayım mı?”

Elime biraz şampuan sıkarken dışarı sesleniyorum. “Kim?”

“Dina Brent...”

Sıktığım şampuan suyun altında kalmaktan zaman aşımına uğrayıp erirken annem dışardan yine sesleniyor. “Viva? Hala çalıyor, açıyorum—“

“Hayır, dur! Bırak çalsın, ben sonra ararım!”

“Tamam...”

Sonra arayıp ne diyeceğim? Özür dilerim Bayan Brent, oğlunuzun başına bir sürü iş açtım, nasılsınız mı demeliyim? Aslında tam tersini söylemeliyim. Oğlunuz beni öldürüyordu, bu konuda ne diyorsunuz?

Kimi kandırıyorum, muhtemelen kadının sesini duyduğum anda heyecandan bir kriz daha geçireceğim. Belki de hiç aramamalıyım. En kötü ne olabilir? Kovulurum. Ben zaten işe gitmek falan istemiyorum. Önümüzdeki ay mezun oluyorum, tekrar annemlerin yanına taşınırım olur biter. Kimseye bir zararım yok, gerekirse yarım gün bir yerlerde garsonluk yaparım. O arada da otobiyografimi yazarım. Otuz sene içinde birisi merak eder de kitap basılırsa belki biraz para da kazanırım. Güzel plan, kafam çalışmaya başladı sanırım...

“Viva? İyi misin?”

Annemin telaşlı sesinin ardından kapıyı zorlamasıyla uyanıyorum. Ben gelecek planlarımı düşünürken farkında olmadan yıkanıp durulanmışım bile.

“İyiyim anne, iyiyim—çıkıyorum, korkma.”

“Ödüm koptu Vivian, hadi çık artık, buruş buruş oldun...”

Havluyla önce saçlarımı kurulayıp, sonra kollarımın altından kendime doluyorum ve banyodan çıkıyorum. Annem çoktan saç kurutma makinesini bulmuş, fişe takılı bir şekilde çalışma sandalyemin arkasında beni bekliyor. “Hemen giyin, üşüteceksin. Sonra da otur saçlarını kurutayım, çocukken çok severdin, hadi...”

O kadar mutlu bir şekilde söylüyor ki itiraz etmeye içim elvermiyor. Gülümsüyorum ve elime ilk gelen çamaşırları ve eşofmanları giyip annemin önünde sandalyeye oturuyorum. Kurutma makinesinin sesi o kadar yüksek ki annem birkaç kez bir şey sorup anlamadığımda konuşmayı bırakıyor.

Annemin parmakları saçlarımı havalandırırken sıcak makine ara sıra ensemi ve kulaklarımı yakıyor, ama sesimi çıkarmıyorum. Annem birazdan elini enseme koyuyor. “Yandım mı bebeğim?”

Cevap vermek yerine garip, boğuk bir ses çıkarıp elimi uzatıyorum, annem saç kurutma makinesini kapatıyor, elimi tutup önüme geliyor ve o benim başıma sarılırken ben yüzümü onun karnına gömüp sarsıla sarsıla, rahat rahat, dakikalarca ağlıyorum...

 

*

 

Sonunda ağlamayı bırakıp muhtemelen beynimi burnumdan çıkartacak şekilde sümkürerek bütün ruhumu kağıt mendillere akıttıktan sonra konuşabilecek duruma geliyorum.

“Dina Brent’i aramam gerek...”

“Sonra ararsın, dinlen biraz—“

“Olmaz, bir daha cesaret edemem anne. Telefonum nerede?”

Yataktaki kağıt mendil istilasının arasından kalkıp telefonumu buluyorum ve ekrandaki cevapsız aramayı tekrar aramak için sadece iki kere aynı düğmeye basıyorum. Aramak çok basit, ama konuşmak o kadar kolay olmayacak, eminim.

Telefon daha ilk çalışından sonra açılıyor. “Viva?”

Yutkunuyorum, sesimin çıkmamasından korkuyorum, ama günlerden sonra ilk defa şansım yaver gidiyor ve konuşabiliyorum. “Bayan Brent, nasılsınız?”

“Sen nasılsın? Hepimizi çok korkuttun Viva? Hastanede misin?”

“Hayır, eve döndüm.”

“Morina da mısın?”

Gidip annemin yanına oturuyorum. Durumu o kadar büyütmüşüm ki zavallı anneciğim bana destek olmak için elimi tutuyor.

“Evet, Morina’dayım. Yurttayım, annem ve babam buradalar.”

“İyi, çok iyi.”

Dina Brent’in her zaman kontrollü olan tonu yer yer telaşlı, hatta çaresiz çıkıyor. Aklıma binbir türlü şey geliyor, ama hangi birini soracağımı bilemiyorum.

“Larkin nasıl?”

“Aslında senden Larkin’le ilgili bir şey rica etmek için aramıştım Viva. Uygun olduğun bir zamanda yüz yüze konuşmak isterim.”

Kaşlarımı çatarak anneme bakıyorum, o da merakla “Nedir? Nedir?” diye soruyor.

“Her zaman uygunum, isterseniz şimdi şirkete gelirim—“

“Ben şirkette değilim, ayrıca sen lütfen bir yere çıkma, ben gelirim. Yurdun adresini alabilir miyim?”

Dina o kadar telaşlı ki daha işe girdiğim ilk gün defretine kaydettiğim adresi bana tekrar soruyor, ama benim de ona bu gerçeği hatırlatacak kadar sabrım yok, hemen söylüyorum. On beş dakika içinde burada olacağını söylüyor, o da sadece kibarlığından, anında buraya ışınlanabileceğini ikimiz de biliyoruz.

Telefonu kapattıktan sonra durumu anneme anlatıyorum, o da hemen soru ve itirazla karışık bir tepki yapıştırıyor. “Ne istiyormuş en azından sorsaydın—Doktor Mendel, Larkin’le görüşmeni şimdilik yasakladı, biliyorsun değil mi Vivian? Öyle bir şey isterse kabul edemeyiz.”

Onun yasağı kıçımın kenarı demek istiyorum, ama annemin kullandığım kelimeleri pek hoş karşılamayacağı ortada. “Biliyorum, biliyorum—anne her taraf sümüklü mendil, kadın şimdi gelir!”

Ben koştura koştura odayı toplayıp yüzüme birkaç kez soğuk su vururken annem de babamı arayıp biraz daha oyalanmasını söylüyor ama başka bir açıklama yapmıyor. Birazdan kapı çaldığında ben yatağın dibindeki son sümüklü mendili de alıp cebime sıkıştırıyorum ve kapıyı açıyorum.

Dina Brent bütün zarafeti ve asilliğiyle daracık yurt koridorumda bana bakıyor ve gülümsüyor. “Çok iyi görünüyorsun Viva.”

Eminim...

“Buyrun efendim, içeri geçin lütfen...”

Dina Brent çantası kolunda, ince topuklarının üzerinde içeri girdiğinde eşofmanları içindeki annem saçlarını elleriyle geriye itip konuğuna elini uzatıyor. “Eileen Royd, hoş geldiniz Bayan Brent.”

“Teşekkür ederim Bayan Royd—“

“Eileen, lütfen.”

“Dina, o halde...”

İkisi de kibarlığın gereklerini aradan çıkarınca annem, Bayan Brent’e yatağımın başucunda, güzel bir köşeyi işaret ediyor. “Oturun lütfen, ayakta kaldınız.”

Dina Brent oturup çantasını da ayaklarının ucunda yere bırakınca bana dönüyor. “Annenle daha güzel bir sebeple tanışmak isterdim aslında...”

Kimse itiraz etmeyince Dina Brent bir an anneme bakıp sonra tekrar bana dönüyor. “Larkin’i merak ettiğini biliyorum. Gayet iyi, evde. Seni görmeye geldikten sonra dışarıyla bağlantısı kesilmek şartıyla evde kalmasına izin veriyorlar. En azından mahkeme kararı çıkana kadar...”

Dina’nın her kelimesinin ardından benim yüzüm daha da asılıyor, biraz daha konuşmaya devam ederse acı çekmeye başlayacağım.

“Kararın aleyhimize çıkma ihtimali çok yüksek, ama avukatlarımız savcıyı bir antlaşmayla ikna edebilirler. Ben de o yüzden seninle konuşmak istedim.”

“Nasıl bir antlaşma bu?”

“Larkin’in 6 ay boyunca dışarıyla ilişiği kesilerek Rivka’da kalması şartıyla hakkındaki suçlamalar düşürülecek, ama tahmin edersin ki Larkin gitmek istemiyor. Viva, onunla konuşmanı rica edeceğim. Senin için kalıyor...”

Annem tam lafa karışacakken ben hızla ona bakıp susmasını işaret ediyorum, ama annem dinlemiyor. “Bayan Brent, Vivian’ın oğlunuzla görüşmesi tıbbi olarak sakıncalı.”

“Anne, lütfen—“

“Ama öyle, Vivian. Larkin’in zor durumda olduğunu anlıyorum, ama nasılsa kendisi de mantığın sesini dinleyecektir.”

“Anne!”

Dina Brent uzanıp elimi tutuyor. “Viva, annene hak veriyorum. Onun durumda ben de olsam aynı şeyi düşünürdüm,” diyor ve anneme bakıyor. “Ama Bayan Royd, sizden ricam kendinizi benim yerime de koymanız. Oğlum, Viva’yı çok seviyor, bu bizim bildiğimiz türden bir sevgi, alışılmış bir bağlılık değil, sağlıklı olduğunu ya da zararsız olduğunu da söylemem, neler olduğunu hepimiz biliyoruz, ama Larkin kendi evinde bile duramıyor. Villa tam bir cehennem oldu. Eğer onu bu halde içeri kapatırlarsa—“

“Rivka’ya gitmezse cezası ne olacak?”

Benim sorumun üzerine Dina yine bana bakıyor. “En az bir sene bekliyoruz, o da yüksek korumalı cezaevinde olacak. Güçleri yüzünden...”

Titreyen ellerimi ağzıma kapatıyorum. Çığlık atmakla yine kendimi kaybedip ağlamaya başlamak arasında gidip geliyorum, neyseki kalbim bu sefer beni yarı yolda bırakacak gibi değil, o da güçlü olması gerektiğini anlamış gibi.

“Eve girebilecek miyim?”

“Vivian, hayır—“

Annemin itirazına karşılık ilerde çok pişman olacağıma emin olduğum bir şey yapıyorum ve avazım çıktığı bağırıyorum. “Anne ne yapayım!? Onu içeri tıkmalarına izin mi vereyim!? Benim ne halde olduğumu görmüyor musun!? Larkin benim çektiğimin yarısı kadar bile acı çekiyorsa hiç düşünmeden orada olmam gerek—anlamıyorsunuz, ben o adamı çok seviyorum. Bizim birbirimize yaşattığımız şeyler bir sefer tadına bırakıp bırakılacak şeyler değil!”

Bu sefer de annem ağlamaya başlıyor. Söylediklerim mi, yoksa bunları söyleyiş tarzım, sesim ya da ona karşı çıkışım mı dokundu bilmiyorum, ama biraz sonra başını iki yana sallayıp banyoya girdiğinde üzgün ve anlayışlı olmaktan çok, öfkeli ve kalbi kırık olduğunu anlıyorum.

Kendi çocuğu, içinde taşıdığı parçası yabancı birinin oğlu için ona bağırıyor, karşı çıkıyor, aptal yerine koyuyor...

En azından ben hayır dediğimde annemi hapse atmayacaklar. Larkin her durumda kazanıyor.

“Beni eve alacaklar mı?”

Dina Brent şaşkınlıkla bir banyo kapısına, bir de bana bakıyor. “Avukatlar bir şeyler ayarlar—Viva, annen—“

“Annemle ben ilgilenirim Bayan Brent, siz lütfen avukatlarınıza haber verin. İzin çıkar çıkmaz bana haber vermenize bile gerek yok, hemen bir şoför yollarsanız sevinirim.”

Dina Brent yüzünde minnettarlıkla karışık bir endişeyle bana bakıyor ve ayağa kalkıyor. “Ailenle aranıza girmek istemiyorum Viva, ama sana minnettarım.”

“Larkin’in fikrini değiştirebilir miyim bilmiyorum...”

“Senin iyi olduğunu görmesi yeterli, şu anda mantıklı düşünebilecek gibi değil.”

Elimin tersiyle gözlerimi silerek başımı sallıyorum. “Tamam, ben bekliyorum. Siz ne gerekiyorsa yapın...”

Dina Brent yere bıraktığı çantasını alıp ortadan kaybolunca ben de dönüp banyo kapısına bakıyorum. “Anne?”

Banyodan hiç ses gelmiyor, kaşlarımı çatıyorum. “Anne?”

Kapıyı açıp boş bir banyoyla karşılaştığımda kalbim sızlıyor. Annem beni bu halde bırakıp gidebildiğine göre onun gönlünü alabilmek için basit bir özürden çok daha fazlası gerekecek.

Bütün yaşadıklarım yetmiyormuş gibi bir de annemin kalbini paramparça ettim, daha kötü ne olabilir bilmiyorum, ama başıma gelmemesi için dua ediyorum.

 

* * *