XIV
Başucumdan gelen seslerle uyanıyorum. Zaman ya da mekan kavramı
anlamsız. Tek bildiğim şey yorgun olduğum, çok yorgunum. Bütün kaslarım
ağrıyor, öyle ki başımı çevirmeye bile korkuyorum.
“Viva? Uyandı! Eileen, Asher!”
Anne? Baba?
“Ariel... Ariel?”
Başımı zorlukla seslerin geldiği tarafa çevirip kapıdaki Ariel’in
yüzünde güller açarak yanıma gelmesini izliyorum. Hemen ardından annem ve babam
odaya giriyor. Öyle telaşlı bir halleri var ki hastane odalarına ışınlanma
yasak olmasa bir anda başımın dibinde bitecek gibi koşturuyorlar.
Hastane... Hastanedeyim. Neden? Nasıl? En son hatırladığım şey...
Bilmiyorum, emin değilim.
“Anne?”
“Bebeğim, buradayım tatlım, nasılsın?”
“Üzerimden tır geçmiş gibiyim. Ne oldu bana?”
Annem ve babam bakışıyorlar. İkisi de tam anlamıyla perişan haldeler.
Annemin saçları kabardıkça kabarmış, babamın saçlarıysa en son gördüğümden beri
sanki daha seyrek ve daha da beyazlamış. İkisinin de gözleri şiş, anneminkiler kızarmış,
ağladığı her halinden belli. Onları bu kadar üzecek, telaşlandıracak kadar
ciddi ne oldu? Neden hatırlayamıyorum? En son neredeydim ben? Larkin—Larkin’i
görmeye gittim. Villa, yemek, Paris—aman tanrım. Yarım kalan iş, yatak—aman
tanrım.
“Ariel!”
Annemle babamı bana ne olduğunu anlatma utancından kurtarmak için hemen
başımın diğer ucundaki Ariel’e dönüyorum. Fin de onun yanında. İkisinin de
annem ve babamdan geri kalır yanları yok. Bütün gece beşik sallamış gibiler.
“Ne zamandan beri buradayım? Ne oldu—eğer duymak istemeyeceğim bir
şeyse ayrıntıya girme—ya da gir—başım...”
Ellerimi başımın iki yanına bastırarak sıkıyorum. Sanki her şey yavaş
yavaş geri geliyor. Önce hastane odası, sonra Larkin’le geçirdiğim zaman, şimdi
de baş ağrısı ve Ariel’in üzerindeki giysiler. Giysileri değişik. En son
sedyenin üzerinde giderken gözlerimi açtığımı hatırlıyorum. O zaman üzerinde
sabahlığı vardı, şimdi bir tişört ve pantolonla oturuyor.
“Üç gündür buradayız Viva. Geldiğinden beri ilk defa adam akıllı
uyanıyorsun.”
“Larkin nerede?”
“Evde hapis.”
“Hala mı?”
Ariel üzüntüyle başını sallıyor. “Hala. Bir yol bulmaya çalışıyor,
sürekli konuşuyoruz.”
İnanamyorum. Larkin’le sevişirken hastanelik olduğuma inanamıyorum! O
kadar güçsüz, o kadar işe yaramazım ki sevdiğim adamla seks yaparken bile
hastanelik olup üç gün baygın yatıyorum.
Bütün bunları düşünürken yine annem ve babam aklıma geliyor, onlara
bakıyorum, ama ben ne kadar utançtan yerin dibine girmek için çabalasam da
onlar dünyanın en mutlu iki insanı gibi bana gülümsüyorlar.
“İyi misin bebeğim?” diye soruyor annem. “Bir şey istiyor musun? Su?
Yemek?”
Dilim kağıt gibi kuru, ama hiçbir şey içmek ya da yemek istemiyorum.
Garip bir şekilde tok hissediyorum, ve bu hissin kaynağı muhtemelen elimin
üzerindeki kataterden bağlı olan serum.
Ben bir şey istemediğimi mırıldanırken Doktor Mendel geliyor. Elinde
kocaman, kalın bir klasör. Benim klasörüm. Hayatımın klasörü.
“Viva, iyi görünüyorsun,” diyor Doktor Mendel ve ben onun yalancı
olduğunu söyleyip takılmaya fırsat bulamadan o etrafımdaki insanları kenara
çekip yer istiyor. “Bakalım gerçekten göründüğün kadar iyi misin. Gözlerini
iyice aç ve ışığı takip et.”
Doktor’un kalem şeklindeki minik fenerinden çıkan ışığı sağa ve sola
bakıp birkaç kez takip ediyorum. Doktor feneri cebine koyup yatağın ayak ucuna
doğru geriliyor ve örtüyü kaldırıp ayaklarımın altında parmaklarını gezdiriyor.
Gıdıklandığım için hemen ayaklarımı kendime çekmeye çalışıyorum, ama
çekebilecek kadar gücüm yok, sadece parmaklarımı içeri doğru kıvırıp rahatsızca
yüzümü buruşturuyorum, Doktor Mendel gülümsüyor. “Gayet güzel. Elleri
göreyim...”
Ellerimi yavaşça kaldırıp iki yana sallıyorum ve Doktor onları da
beğenmiş olacak ki başımdakileri tekrar eski yerlerine davet ediyor.
“Ne olduğun sana anlattılar mı?”
Başımı iki yana sallıyorum. “Anlatmadılar, ama ben tahmin
edebiliyorum.”
Doktor Mendel buruk bir anlayışla gülümserken ben iç çekerek annemle
babama bakıyorum. “Biraz Doktor’la yalnız kalabilir miyim?”
Annem bir an itiraz edecekmiş gibi görünüyor, ama babam ona kaş göz
yapıp yanımdan kaldırıyor ve bana da kapının önünde göz kırpıyor. Onların
arkasından Ariel ve Fin de teklif beklemeden odadan çıkınca Doktor Mendel’le yalnız
kalıyoruz ve ben onun yüzüne baktığım anda soru sormayı boşverip hüngür hüngür
ağlamaya başlayınca Doktor yanıma gelip oturarak elimi tutuyor. “Biliyorum
Viva, biliyorum...”
“Hayatımın en utanç verici şeyi! Neden?”
Konuşuyorum, ama ağlamaktan söylediklerimi muhtelemen bir tek ben
anlıyorum. “Nasıl oldu?”
Doktor Mendel elimi hafifçe kendi elinin içinde sıkarak anlatmaya
başlıyor. “Larkin’le yakın olduğunuz sırada onun gücü sana fazla gelmiş olmalı
diye tahmin ediyoruz Viva. Yüksek elektrik akımına yakalanmış gibi olduğunu
söyleyebilirim. Hafif bir kalp krizi geçirdin—“
Ben kalp krizini duyunca daha da çok sarsılarak ağlamaya başlıyorum ve
Doktor elimi iki elinin arasına alarak beni sakinleştirmeye çalışıyor. “Ama
önemli bir hasar yok, şükürler olsun ki iyisin Viva. Sadece çok yorgunsun. Üç
gündür aralıklarla uyandın, ama hiçbirini hatırlamaman normal, sakinleştiricilerle
seni tekrar uyuttuk. Kalbinin dinlenmeye ihtiyacı vardı.”
“Kalp krizi geçirmişim! Sevişirken kalp krizi geçirmişim! Daha rezil
bir şey olabilir mi!?”
“Herkesin başına gelebilir—“
“70 yaşındaki azgın bir adamı başına gelebilir, ama 21 yaşındaki genç
bir kızın başına gelmez! Herkes gibi güçleri olan, normal bir kızın başına
gelmez! Ancak benim başıma gelir!”
Elimi Doktor Mendel’in elinden çekip yüzüme kapatıyorum. Saklanmak
istiyorum, kimsenin beni görmemesini, yok olmayı istiyorum!
“Viva, beni dinle...”
Başımı iki yana sallıyorum, ama bu gerçek bir itiraz değil. Birinin beni
avutmasına ihtiyacım var, yine de neyin bu utancı ve hayal kırıklığını
dindirebileceğini bilmiyorum.
“Hiçbir şey senin iyi olmandan daha önemli değil—“
Hayır! Ellerimi yüzümden indiriyorum. “Bu önemli! Bu her şeyden
önemli!”
Titreyerek iç çekiyorum. “Her şeyi olduğu gibi kabullenmeye
çalışıyorum. Güçlerimin olmaması, farklı olmam, bazı şeyleri diğerleri gibi
yapamamak artık alıştığım bir şey, ama benim anlayışıma inat, benim eksiklerime
inat bulduğum güzel şeyler de elimden gittiğinde artık dayanamıyorum! Larkin’i
seviyorum, ben o adama aşığım Doktor. Neden onunla birlikte olamıyorum!? Neden
bunu da bana fazla görüyorlar? Neden başkaları mutlu olurken ben sevdiğim adama
dokununca ölüyorum?”
Söylenecek hiçbir şey yok. Doktor Mendel de sessiz kalıyor. Ben
ağlıyorum, o yine benim elimi tutuyor. Yorgunum, ama sanki sonsuza kadar
ağlayabilecek gibiyim. Ne zaman susarım bilmiyorum...
*
Doktor’a bir süre kimseyi görmek istemediğimi söyledim, o benim inatçı
tavrımdan daha inandırıcı ve tıbbi bir sebep bulmuş olacak ki gerçekten de
kimse şimdiye kadar odaya girmeye çalışmadı.
Dizlerimi kendime çekmiş, öylece yüzüm kapıya dönük bir şekilde
yatıyorum. Aralık jaluzilerden gördüğüm kadarıyla hemşireler ve diğer
hastaların yakınları kapının önünden geçiyorlar. Ara sıra annemi ve babamı da
görüyorum ve onlar buraya bakmadan gözlerimi kapatıp uyuyormuş taklidi
yapıyorum. Korkunç bir evlat olabilirim, ama benim huysuzluğumdan onların da etkilenmesini
istemiyorum. Sevgilimin yatağındayken kalp krizi geçirmiş olmam herkes için
yeterince sarsıcı...
Neden burada olduğumu, neden huysuz ve her şey nefret eder halde
olduğumu hatırlayınca her şeyden biraz daha nefret ediyorum. Bu sefer sırtımı
kapıya dönüp yüzüm pencerelere dönük bir şekilde yatıyorum. Dizlerim göğsüme
yapışık, küçülebildiğim kadar küçülüyorum.
“Hala uyuyor mu bilmiyorum... Ben bir bakayım Larkin...”
Ariel’in sesini duyunca bacaklarımı bırakıp başımı kapıya çeviriyorum.
Ariel içeri girip kapıyı örtüyor ve cevap beklermiş gibi bana bakıyor. Başımı
iki yana sallıyorum. Konuşmak istemiyorum, şimdi değil. Herkese kızgınım.
Kendime, Larkin’e, evrene...
Ariel hiç itiraz etmeden fısıltıyla konuşmaya devam ediyor. “Uyuyor,
Larkin. Ben sana haber veririm... Tamam... Sen de...”
Ariel telefonu kapatıp yanıma geliyor ve popoma hafifçe vurarak beni
ittiriyor. “Biraz kenara kay, ben de yatacağım.”
Onun söylediği gibi biraz kenara kayıp üzerimdeki örtüyü kaldırıyorum,
Ariel de ayakkabılarını çıkartıp hemen yanıma kıvrılıyor, ben hiçbir şey
demeden bana sarılıyor, sıkıyor, başımı öpüp biraz daha sarılıyor. “Bilirsin,
ya döverim ya severim. Bu sefer piyangodan sevmek çıktı, şanslısın.”
“Çok şanslıyım gerçekten...”
“Tabii şanslısın. Annen ve baban burada, ben buradayım, Fin burada,
Leon burada...”
Leon’un adını duyunca yay gibi geriliyorum. “Nereden çıktı? Hanginiz
haber verdiniz?”
“Biz haber vermedik. Paris’le birlikte geldiler.”
Biliyordum! Paris boşu boşuna Leon’dan bahsedecek biri değil.
Aralarında bir şey var. Neden olmasın ki? İkisi de taş gibi güzel ve yakışıklı.
İkisi de güçlü, ikisi de normal. Sevişirken kimse kalp krizi geçirmiyor...
İkisinden de nefret ediyorum.
“Leon’la Paris’in arasında bir şey var mıymış?”
Ariel hafifçe gülüyor. “Birkaç kaçamak dokunuş yakaladım, ama tam
olarak seviyesini çözemedim. En azından birkaç kez yatmış olmalılar. Okyanusun
ortasında ben Paris olsam Leon’la yatardım.”
“Sen Leon’la Paris olmasan da yatardın, ama Fin vardı.”
“O da doğru...” Ariel bir an bekleyip sonra belimi çimdikliyor. “Sakin
Fin’e söyleme.”
“Bunu bana zaten yıllar önce Fin söylemişti.”
Ariel homurdanınca ben gülümsüyorum. O da benim tebessümümü görünce
hemen atlıyor. “Ve Ariel Fisk yine başarıyor sayın seyirciler! Vivian Royd’u en
boktan zamanlarda bile güldürmeyi başarma rekoru hala Bayan Fisk’in elinde.”
“Ariel ben neden mutlu olamıyorum?”
Benim sesimin tonu değişince Ariel’in de havası bir anda sönüyor, iç
çekerek çenesini omzuma yaslıyor. “Tabii ki mutlu oluyorsun, ama bu sefer durum
biraz garip.”
“Benim durumum her zaman garip. Leon’da da böyle olmuştu. Ben hep
geride kalıyorum, hep bozukluk benden çıkıyor.”
“İstesen Leon’la gidebilirdin Viva.
O kadar aşık olsaydın, okulmuş, gelecekmiş hiç takmaz onunla birlikte
giderdin. Larkin’i Leon’la bir tutamazsın—gerçi tutmuyorsun da.”
“Tutabilsem şu anda ölme pahasına da olsa Larkin’le bir kez daha
sevişme hayalleri kurmazdım.”
“Ya da genel olarak bu kadar dramatik olmazdın...”
Başımı sallıyorum. “Hayatım Shakespeare trajedilerine benzedi Ariel. Ne
yapacağım ben?”
“İyileşeceksin, sonra da sizi seviştirmenin bir yolunu bulacağız.”
“Larkin beni isteyecek mi?”
Göz ucuyla Ariel’in öfkeyle kaşlarını çattığını görüyorum. “O ne demek?
Herhalde isteyecek—kafasını koparırım onun.”
“Zaten başında benden başka bir sürü dert var, bir de benim dramamla
uğraşmak istemezse—“
“Dramayı kendi kendine mi yarattın? Gücüne hakim olsaydı! Aslında ben
de ona kızıyorum! Salak herif, öyle bir gücün varsa kızın üzerine atlamadan
önce durup bir düşün. Bu kız sana sarılınca bile başı dönüyor—“
“Her şey bir anda oldu, ikimiz de tahmin edemedik. Larkin’e kızma
Ariel.”
Ariel omzunu silkiyor. “Görevim bu, ben Viva’nın takımındayım. Larkin’i
diğerleri düşünsün—bu arada, Yasmin de burada.”
Herkes gelmiş. Ande ve Dina da burada derse şaşırmayacağım. “Başka?”
“Ande sık sık uğruyor, uğramasa da arıyor. Dina’dan ses çıkmadı. O da
oğlunu avutuyor olabilir.”
Başımı sallayarak biraz gözlerimi kapatıyorum, Ariel yine saçlarımı
öpüyor. Böyle durumlarda annemden farkı olmuyor. En pis sırlarımı bilen ve her
durumda beni kaldırabilecek deli bir anne...
“Larkin’e kızıyorum diyorum, ama ambulanstan sonra beni aradığında
sesini duysaydın... Ona bir şey oluyor sandım Viva.”
“Her şeyi berbat ettim.”
“Etmedin! Artık kızmaya başlıyorum. Neden her fırsatta kendini küçümsüyorsun?
Sen bir şey yapmadın Viva! Bir daha buna benzer bir laf duyarsam pataklama
moduna geçeceğim, haberin olsun.”
Sessizce başımı sallıyorum. Ariel’in duymuyor olması demek benim hala
ona benzer şeyleri düşünmediğim anlamına gelmiyor.
“Viva, Larkin geliyor.”
Ariel yataktan fırlayınca ben de irkilerek arkamı dönüyorum. Kimse
ortalıkta yok. “Ne zaman?”
“Gördüm, birazdan—“
Ben Ariel’in rastgele gördüğü gelecek zamanları sorgulamaya vakit
bulamadan kapının dışında işler karışıyor. Paris’in ve Yasmin’in sesini
duyuyorum.
“İzin aldın mı?”
“Delirdin mi sen izinsiz nasıl çıkarsın!”
“Bu sefer kodese tıkacaklar—Larkin!”
Ben üzerimdeki örtüyü fırlatıp yataktan atlamaya teşebbüs ediyorum, ama
göğsüme bağlı kablolar ve elimin üzerindeki katater canımı acıtarak beni tekrar
yatağa çekince acıyla inleyerek yerime oturuyorum. Zaten hemen sonra Ariel
dışarı fırlayıp kapıyı açıyor ve annemle babamın şaşkınlık dolu bakışlarının
arasında Larkin odama giriyor.
O bana bakıyor, ben hastane önlüğümün içinde kimbilir ne sefil bir
halde ona bakıyorum, o omuzları düşerek bana yürüyor, ben ayağa kalkmaya
çalışıyorum, ama hemen sonra Larkin’in elleri omuzlarımdan, dudakları
dudaklarımdan beni tekrar yerime oturtunca yine her şey yok oluyor.
“Larkin—Larkin lütfen geri çekil!”
Biraz sonra dudaklarımız zorla ayrılınca ben bağlı olduğum makinenin
ısrarlı biplerini duyuyorum ve gözlerimi açtığımda Doktor Mendel’in Larkin’i
bir kenara çektiğini görüyorum. “Ne yapıyorsunuz?”
“Viva hala çok zayıfsın, Larkin’den bir süre uzak durmanı rica edeceğim.”
“Neden!? İyiyim ben!”
Ben ne kadar kızgınsam Larkin o kadar pişman ve üzgün görünüyor ve
başını sallıyor. “Anlıyorum—özür dilerim Doktor. Kendimi tutamadım.”
Doktor Mendel ve Larkin orada benim onayım olmadan bir anlaşmaya
varıyorken ben itiraz etmek istiyorum, ama Ariel önüme gelmiş, önlüğümü
çekiştirerek düzeltip beni yatağa yatırmaya çalışıyor. “Sen yat—“
“Ama Ariel baksana ne diyorlar—“
“Viva sen yat, ikinizden önce başka bir problemimiz var—“
“Neymiş başka problem? Başka problemimiz falan yok, iyiyim ben!”
Ben Ariel’i itmeye çalışırken bu sefer de odaya iki polis memuru
giriyor.
“Bay Brent, bizimle gelmenizi rica etmek zorundayım.”
Gözlerim faltaşı gibi büyüyor. Larkin evden kaçmış! Paris’in ve
Yasmin’in bağırışları boşuna değilmiş. “Larkin! Hayır—bakın, memur bey!”
Ariel bu sefer beni öfkeyle yatağa yapıştırıyor. “Sen sakın bir şey
söyleme. Bize düşmez Viva, yat!”
Hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. Kimse beni dinlemiyor. Polisler
Larkin’i alıp götürüyor. Yasmin ve Paris’in gittikçe uzaklaşan seslerini
duyuyorum. Oda sanki bir anda başıma yıkılacak gibi oluyor. Başımın tepesindeki
makine ötüyor, gözlerim kararıyor, annem ve babam odaya koşuyor, en sonunda
Doktor Mendel’in sesini duyuyorum, ama sonrası karanlık...
* * *
