XIII
“Arabaya yerleştirmemi istediğiniz başka bir şey
var mı Bayan Royd?”
“Hayır, teşekkür ederim. Çantamı alıp hemen
geliyorum.”
Larkin’i görmekten başka hiçbir şey istemiyorum,
teşekkür ederim.
Beni almak için gelen şoförü Pamuk’un kafesiyle birlikte arabasına yollayıp
bir koşu odama giderek şaşkınlıktan ve heyecandan unuttuğum çantamı alıp tekrar
merdivenlere koşturuyorum. Larkin’le buluşmama en fazla bir saat kaldı, ama bu
kısacık süre bile yıllar gibi geliyor.
Görüşme iznimin kağıtları bu sabah erkenden elime
ulaştı ve daha zarfı açıp kağıtları ucundan görmemle birlikte Larkin’e mesaj
atmam bir oldu. Mesajıma cevap olarak yarım saat içinde kapımda şirketin
şofölerinden biri belirdi.
İçim içime sığmıyor, öyle ki arabanın içinde
hareket etmeden oturabileceğimi bile sanmıyorum, ama yine de yapmak zorundayım.
Çantanın içinde cüzdanımın ve telefonumun da olduğundan emin olunca hemen
koşturup kendimi arabaya atıyorum. Ben daha gidelim demeden araban bir anda
yola atılıyor, gülümsüyorum. Larkin benden önce tembihlemiş olmalı...
On dakika, on beş dakika, yarım saat derken ben
gittikçe sabırsızlanmaya başlıyorum. Yol sanki bitmek bilmiyor. “Ne kadar
kaldı?”
Şoför gülümsüyor. “Çok az kaldı efendim. En fazla
yirmi dakika.”
Başımı sallıyorum ve uslu bir çocuk gibi arka
koltukta oturmaya devam ediyorum. Merak ettiğim o kadar çok şey var ki...
Hepsinin Larkin hakkında olduğunu tekrarlamama gerek var mı?
Hasta mı? Sağlıklı mı? Kızgın mı? Gururu tamir
edilemeyecek kadar mı kırık? Beni gerçekten özledi mi? Yoksa sadece omzunda
taşıdığı başka bir yük müyüm?
Gözlerimi bir an için kapatarak kafamda kurduğum
saçma sapan şeyleri dışarı attığımı hayal ediyorum. Bütün o omzundaki yük
saçmalıkları sanki beynimden sıyrılıp kulaklarımdan çıkıyormuş gibi
düşünüyorum, aksi halde aklımdan çıkarmam mümkün değil.
Bütün bu olaylar başladığından beri kendimi Larkin
Brent’in sevgilisi gibi değil de dış kapının mandalı gibi hissediyorum. Öyle
kaliteli bir mandal da değilim, alüminyum, düz ve önemsiz bir mandalım.
Brentler’in saray yavrusu villalarındaki varaklı kapı kollarının aile
ilişkileri konusunda benden daha çok şey bildiğini varsayarsak çok da isabetsiz
bir düşünce değil—işte yine yapıyorum! Tanrım! Beyinden kulaklara oradan da dışarı...
Beyin, kulak, dışarı...
Ben derin bir nefes alarak gözlerimi açtığımda
dikiz aynasından şoförle göz göze geliyoruz. “İyi misiniz Bayan Royd. Biraz
durmamı ister misiniz? Temiz hava için—“
“Hayır hayır! Lütfen, devam edelim.”
Adam ya benim deli olduğumu sanıyor ya da amansız
bir hastalığım olduğunu. Her iki durumda da son gördüğüm kişinin Larkin
olmasını tercih ederdim sanırım. Bir de Ariel... Ve Fin. Annem ve babamı zaten
göreceğim... Belki şirketten birkaç kişi daha—elbette Ande! Ande’yi nasıl unuturum!
Ben tımarhanede, hastanede ve cenazemde kimleri
görmek istediğimü bütün detaylarıyla düşünüp akla sığmaz hayaller kurarken az
önce geçmek bilmeyen zaman bir anda doluveriyor sanki. İşte geldik, Brentler’in
malikanesinin bahçe kapısı bizim için açılıyor.
Hayal kurmaya o kadar dalmış olmalıyım ki bir
fotoğrafçı kamerasını cama yaslayıp acımasızca flaşını suratıma patlattığı anda
etraftaki diğer insanların varlığını fark ediyorum. Araba yavaş yavaş bahçenin
içindeki çakıllı patikadan villaya doğru ilerlerken fotoğrafçıların sesi de,
ışıkları da geride kalıyor, çok geride... Hatta öyle ki benim heyecandan beş
katı hızlı atan kalbim ve her an beni terk edecek olan aklımın aldığı kadarıyla
bambaşka bir gezegende bile olabilirler. Zerre kadar umrumda değil!
Araba durduğu anda kapıyı açıp dışarı fırlıyorum
ama tam merdivenlere koşturacakken unuttuğum şey aklıma geliyor. “Pamuk!”
Tekrar arabanın içine girip koltukta bıraktığım
kedi kafesini alıyorum ve tekrar merdivenlere koşturuyorum. Kapıda bekleyen
uşağın ya da antrede toz alan hizmetçilerin bana nasıl baktıklarına
aldırmıyorum bile. Hedefine kilitlenmiş bir savaş füzesi gibiyim, hemen üst kata çıkıyorum. “Larkin?”
Odadan çıt çıkmıyor ama birazdan birisi gelip
belime dolandığında neredeyse ruhum bedenimi terkedermişçesine zıplıyorum.
Pamuk’un kafesin içinde tırnaklarını bir yerlere geçirdiğini duyuyorum, ama
ondan önce dönüp bana dokunan ellerinin sahibini kendime zincirlemem gerek.
“Neredesin sen!?”
Gülümsüyor. Mavi gözleri, dudakları, burnu,
kulakları, dişleri—her şeyi yerli yerinde! Şükürler olsun...
“Arabanın yanaştığını duyunca arka bahçeden
dolaştım, ama sen çoktan fırlayıp kaçmıştın. Biraz önce arkadan geldim.”
Arkamdan sinsice yaklaşıp korkutulmaktan ne kadar
nefret etsem de Larkin gece uyurken camdan girip üzerime atlasa bile umrumda
olmayacakmış gibi hissediyorum. Ayrıca aptallaşıyorum ki bu iyiye işaret, demek
ki hala zil zurna aşığım.
“İyisin... Gülüyorsun.”
Larkin başını sallıyor. “Ağlamamı mı bekliyordun?”
Omzularımı silkip tek elimle onun boynunu
kavrıyorum. “Bilmem... Bambaşka, yabancı bir adam görecekmişim gibi düşünmüşüm
demek ki.”
“Biraz daha uzak kalksak yüzümü unutacakmışsınız
Bayan Royd. Yazık...”
“Asla...” diyerek uzanıp dudaklarımı onun o güzel
dudaklarına dokunduruyorum, ama benim nazik jestime karşılık Larkin nefes
alması için ihtiyacı olan sanki benmişim gibi bana saldırıyor. Dudakları
benim dudaklarımı çevreleyip dili benim tadımı almaya çabalıyorken bir eli
belimi tutumuş, beni düşmekten kurtarıyor, diğeri de Pamuk’un kafesini alıp bir
yerlere bırakıyor, ama ben göremiyorum. Bütün vücudum onun, ellerim,
kollarım—her şeyden çok dudaklarım...
Bir an sonra ayaklarım yerden kesiliyor ve ben
unuttuğum o muhteşem hissi tüm gücüyle tekrar yaşarken bu sefer ayakta durmaya
bile uğraşmadan bir yatağa düşüyorum. Larkin’in yatağı... Büyük, beyaz,
yumuşak, serin...
“Haber vermedim, özür dilerim—Viva? İyi misin?”
Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen
biraz sonra tekrar deneyin...
İyi miyim? İyi miyim? Harikayım!
“Yataktayız Larkin.”
Mavi gözlü utanmaz adam bilmişlikle sırıtıyor.
“Farkındayım, ben getirdim.”
“Dizlerim titriyor.”
Aslında bütün vücudum titiyor, ama adını
hatırlayabildiğim tek organım dizlerim.
“Biraz dinlenmek ister misin?”
Larkin üzerimden çekilmeye yelteniyor, ama o kadar
kolay değil, hemen yakalarından tuttuğum gibi onu geri alıyorum. “Şaka mı
yapıyorsun? Yeterince dinlendim—ayrıca yorulduğumu kim söyledi?”
Üzerimdeki adam gülerken ben uzanıp yine onun
dudaklarını buluyorum. Her ne yapmamız gerekiyorsa bekleyebilir—ya da daha
güzeli biz sürekli öpüşelim, evdeki herkes bize hizmet etsin. Evet, karar
verilmiştir.
Larkin gevrek bir gülüşle dudaklarını benden çalıyor.
“Öpüşürken yemek yiyebileceğimizi sanmıyorum, onun için ara vermemiz
gerekebilir.”
“Beni mi dinliyorsun sen?”
“Ne o? Kızdın mı?”
Muhtemelen burada kaldığım süre içinde tek yüz
ifadem olacak olan o saf gülümsemeyle başımı iki yana sallıyorum. “Hiç
kızmadım, devam et. Öpüşmeden yapmamız
gereken şeyler listesinden bir de konuşma eksilmiş olur. Yaklaş...”
Larkin hemen söz dinleyip tekrar beni öpmeye
başladığında zaman denen şey yine kayboluyor. Bütün sayaçlar sonsuza geri
saymaya başlıyor, benim başım dönüyor, kalbim acı verecek kadar hızlı atıyor,
ama sarıldığım adamın Larkin olduğunu bilmek yeterli...
*
Larkin ve
ben diğer insanların da bu evde yaşadığını ve muhtemelen birkaçının beni
görmekten mutlu olacağını hatırladığımızda birbirimizden ayrılıp sadece el ele
tutuşmayı başararak arka bahçedeki öğlen yemeğine inebiliyoruz.
Ben açılan kapıdan bahçeye adımı atar atmaz şen ve
tanıdık bir ses beni karşılıyor. “Viva! Sonunda!”
Paris yürüme ihtiyacı hissetmeden bahçenin diğer
ucundaki masadan hemen önüme ışınlanıyor ve pahalı parfümünün çiçekli kokusuyla
bana sarılıyor. Birkaç ay önce bu kadını gördüğüm her yerde boğma refleksinin
nasıl bu kadar çabuk değişip sevgiye dönüştüğünü bilmiyorum, ama Paris kadar
ben de rahatlıyorum. Sanki her şeyin normale dönmesi için benim buraya gelmem
gerekiyormuş gibi hissediyorum. Önemliyim, bekleniyorum ve en önemlisi bu insanlar
beni seviyor...
“Biraz daha bu evde Larkin’e bakıcılık yapmak
zorunda kalsaydım ne yapardım bilemiyorum...”
Ya da tamamen bencil ihtiyaçları için beni
kullanıyorlar. Her durumda bana ihtiyaçları var, yeterli.
“Antartika’daki hayvanlar seni özlemiş olmalı.”
Ne kadar şakacı ve sevimliyim öyle! Paris hemen
gülüyor. “Geçen ay Hint Okyanusu’na geçtik ve hangi taşımacılık ekibiyle
çalışıyoruz bil bakalım?”
Bir trigonometri, bir de Paris’in soruları beni bu
kadar zorluyor. “Hiçbir fikrim yok? Kim?”
“Leon! Senin ex-aşkın Leon!”
İşte bu tamamen bir süpriz. “Leon sadece ticari
taşımacılık yapıyordu?”
“Biz de ticari sayılırız, bir sürü para veriyoruz.”
Ne diyeceğimi bilemeden sadece gülümsüyorum. Leon’un
bana böyle bir şeyi ilk gün haber vermemesine mi kırılmalıyım, yoksa Paris’in
memnuniyetinin altında başka bir anlam mı aramalıyım bilemiyorum. Son
zamanlarda Larkin’e ve onun başından geçenlere o kadar odaklanmışım ki, değil
Leon, dış dünyadan herhangi bir haber bile beni hazırlıksız yakalıyor. Tabii
benimle ilgili olan haberler hariç.
Magazin dergilerinin en dedikodu dolu sayfalarında
şaşkın suratlı, makyajsız ve genellikle marketten ya da şirketten çıkarken
yakalanan kaçamak fotoğraflarım yer alıyor. Bana kalsa hiçbirinin varlığından
haberdar olmayacağım, ama Ariel bütün haberleri ve fotoğrafları kesip bir
klasörün içinde biriktiyor. İlerde çocuklarımıza gösterecekmişiz.
“Paris, bu tarafa da uğrayacak mısınız yoksa daha
ilk dakikadan kızı canından bezdirecek misin?”
Paris arkadaki Yasmin’i kovalarmış gibi elini
sallıyor ve bizi rahat bırakıp o tarafa yürümemize izin veriyor. Masanın başına
geldiğimizde Yasmin oturduğu yerden kalkıp bana sımsıkı sarılıyor. Paris’in
çiçek kokulu parfümü ve bomba haberinden sonra Yasmin çok daha cana yakın ve
dostça hissettiriyor. “Hoş geldin Viva. Hepimizden önce senin burada olman
gerekiyordu aslında...”
Ben de aynı şey düşündüğümü söyleyerek başımı
sallıyorum ve Paris konuya hemen bir açıklama getirmekten geri kalmıyor. “Ama
ne yaparsın, bürokrasi işte. Ondan bir kurtulabilsek daha mutlu bir uygarlık
olacağız.”
“Bürokrasinin sana işlemediğini sanıyordum Paris,
ne oldu?” diye soruyor Larkin.
“O kuralı henüz Hint Okyanusu tarafındakilere
öğretebilmiş değilim, ama Leon’un çevresi tahmin ettiğimden bile geniş, çok
yardımcı oluyor.”
Konu yine dönüp dolaşıp Leon’a geliyor. Neler
oluyor? Ne zamandan beri benim hayatıma ikinci dereceden etki eden insanların
yolları kesişiyor?
“Leon’la uzun zamandır konuşmuyoruz, nasıl? İyi mi?”
Paris bunu duyunca çay fincanını yarı yolda indirip
tekrar tabağına koyuyor. “Gayet iyi...”
Cevabın gerisi gelmeyince ben de önüme dönüyorum.
Leon bana çok kırgın olmalı. Larkin için onu sattığımı düşünüyor, benden nefret
ediyor bile olabilir. Haklı da... Bir hafta yatağımdan çıkarmayıp, sonra da bir
yabancı gibi hiç aldırmadan sadece arkasından sarhoşken el salayıp yolladım.
Harika. Larkin’le o kadar zamandan sonra buluştuğum
ilk anda Leon meselesi karşıma çıkıyor, hem de Paris sayesinde. Kozmik karma
dedikleri şey bu olsa gerek.
“Dina da öğlen yemeğine geleceğini söylemişti, ama avukatlarla
görüşmesi uzun sürdü sanırım.”
Yasmin saatine bakarken ben de göz ucuyla Larkin’e
bakıyorum, ama o pek rahatsız olmuşa benzemiyor. Anne ve babasının artık iki
bambaşka insan olduğu fikrine alışmış olmalı. Aslında oldukça beklenilir bir
durum, çünkü bir tek Larkin değil, bütün Morina Brentler’in boşanma ve mal
paylaşım antlaşmalarına alışkın hale geldi. Sokaktan geçen herhangi bir insanın
bile Dina Brent’in ne kadarlık bir mal varlığıyla bu işin içinden çıktığını
bildiği bir dönemde Larkin’in gergin olmasını beklemek biraz fazla hayalcilik
oluyor sanırım...
“Bayanlar... Larkin...”
Ande’nin sesini duyar duymaz bu sefer ben oturduğum
yerden fırlıyorum. Benim yüzümdeki gülümseme Ande için yeterince büyük bir
teşekkür oluyor ki hemen gelip bana sarılıyor. “Tek eksiğimiz de tamamlanmış,
hoş geldin Viva.”
“Teşekkür ederim Ande, her şey için...”
Ande geri çekilip yuvarlak gözlüklerini düzelterek
gülüyor. “Ben ne yaptım ki? Hadi oturun, neden bu tabaklar boş?”
Ande ellerini birbirine vurunca evin uşağı hemen
onun yanında beliriyor. “Buyrun Bay Markel?”
“Bayan Brent yemeğe yetişemeyecek, servis yapalım
lütfen.”
Uşak itaatkar bir biçimde başını sallayıp ortadan
kaybolurken Ande de masadaki yerine geçtiğinde her şey normale dönüyor,
masadaki gergin hava daha da hafifliyor ve diğerleri kendi aralarında sohbet
ederken ben Larkin’in omzuna başımı yaslayıp onları dinliyorum.
*
Öğlen yemeği, beş çayı, akşam yemeği, sohbet,
muhabbet, Dina Brent’in bu gece gelmeyeceğini haber vermesi, kısa bir film ve
yürüyüş derken gün bitiyor ve asıl soru gelip çatıyor: ben nerede uyuyacağım?
Kibar olup odamın nerede olduğunu mu sormalıyım,
yoksa hiç aldırmadan Larkin’le sarmaş dolaş yukarı mı çıkmalıyım? Sorunun
cevabını kendi kendime vermem gerekiyor, çünkü kimse bana misafir odasını
gösterecekmiş gibi durmuyor.
“Ben yatıyorum, iyi geceler...”
Paris esneyerek yerinden kalkıp kendi odasına
giderken birazdan Yasmin de onu takip ediyor ve ben Larkin’le salonda yalnız
kalıyorum. Birbirimize bakıp anlamlı bir şekilde gülümsüyoruz, ama sürekli
benim beynimden canlı yayın alan sevgilimin sorusu hemen hazır.
“Karar verdin mi?”
“Bilmem... Sen ne diyorsun?”
“Yanlış hatırlamıyorsam seninle yarım kalmış bir
işimiz vardı.”
“Hımm... Nasıl bir işmiş?”
“Çok özel, hassas ve uzun bir iş. Bütün gece
sürebilir.”
Burnumun ucundan ayak parmaklarıma kadar kızarmış
olmalıyım, gülerek bakışlarımı kaçırıyorum. Haklı, oldukça hassas ve yarım
kalan bir işimiz var. Ben de bitirmekten yanayım, hatta o işin tam bir fanatiği
olduğumu bile söyleyebilirim.
“Peki öyleyse, yarım kalan işimizi bitirelim Bay
Brent.”
Larkin tüm çekiciliğiyle gülümseyerek kalkıyor ve
bana yolu gösteriyor. “Siz önden Bayan Royd.”
“Hem bütün gece iş yaptıracaksınız, hem de
yürütüyorsunuz. Büyük kabalık, hiç yakıştıramadım Bay Brent.”
Larkin bunu duyunca keyifle bir kahkaha atarak beni
tuttuğu gibi yine ayaklarımı yerden kesip odasında belirtiyor. “Memnun musunuz?”
“Oda dönüyor, ama evet.”
“O zaman şöyle uzanıp biraz rahatlayın Bayan Royd.”
Gülerek onun istediği şeyi yapıyorum. Beyaz yatak
sanki kollarını açmış beni karşılıyor. Ben uzanınca Larkin de yanıma uzanıp
kolunu belime dolayarak dudaklarıma eğiliyor. “Viva?”
“Hımm?”
“Buradasın...”
Gözlerim kapalı, onun dudaklarını beklerken
gülümsüyorum. “Buradayım. Sen de buradasın. İkimiz de buradayız, yataktayız...”
Larkin sessiz bir gülüşle beni öpmeden önce
dudaklarıma fısıldıyor. “Mesaj alındı Bayan Royd.”
Bu seferki öpüşmemizin uzun zamandan sonra buluşmuş
olmamızla uzaktan yakından ilgisi yok. Aksine, sanki hiç ayrılmamış gibiyiz.
Dudaklarımız, ellerimiz, tenlerimiz birbirini tanıyor, biz daha düşünmeden
birbirlerine dokunup bir diğeriyle eşleşiyor. Vücutlarımızı saran kumaşlar
yavaş yavaş üzerimizden sıyrılıp ikimizi de daha da hafifletirken beyaz örtüler
buruşuyor. Ben onun sabırsızca hızlanan nefesini dinlerken o benim bütün ruhumu
duyuyor, ama saklayacak bir şeyim yok, izin veriyorum...
Bir erkekle sevişmek bilmediğim bir şey değil. Temel
adımlar hep aynı, sonunda ne olacağı, nasıl başlayıp nasıl biteceği kitap gibi
açık, ama Larkin’le ilk tanıştığımız andan bu yatağa kadar olan her şey o kadar
farklı, o kadar beklenmedik ki bu sefer ne olacağını kestiremiyorum. Bacaklarım
onun bacaklarına dolanıyor, o benim boynumu öperken ben onun saçlarını
tutuyorum, o belimin altından beni kavrayıp kendine kaldırırken ben başımı onun
boynuna saklıyorum.
Başım çılgıncasına dönüyor. Daha önce hiç
bayılmadım, ama artık korkmaya başlıyorum. Bayılmaktan değil, bayılırsam
kaçıracağım şeyden, aramızdakinin yine yarım kalmasından korkuyorum. Ben
bayılmamaya çalışırken Larkin üzerimde hareket ediyor, ısınan teni bana sürtünüyor.
Ne hissettiğimi anlayamaz haldeyim. Canım yanıyor mu? Hayır. Hala uyanık mıyım?
Larkin’in nefesini boynumda hissettiğime göre öyleyim. Zevk alıyor muyum?
...
“Larkin...”
Larkin bu seslenişimi anın getirdiği zevkin
dışavurumu olarak algılamış olacak ki dudaklarımı öpüyor, yüzüme yapışan
saçlarımı eliyle geriye itip hafifçe yükselerek bana yer açıyor, ama hareketi
hiç durmuyor. Zevk alıyor muyum? Elbette alıyorum—yani—almalıyım! Neden anlayamıyorum?
Neler oluyor?
Hayır, sakın! Sakın bayılma—sakın...
Sakın...
Canım yanıyor mu? Hayır.
Hala uyanık mıyım? Bilmiyorum...
Kahretsin.
*
“Uyanıyor—uyanıyor—Viva? Viva, canım, beni duyuyor
musun?”
Evet, yaşasın, uyanıyorum—kaçırmadım! Aç gözlerini Viva,
hadi...
“Ariel?”
Ariel!? Neredeyim ben? Yüzümdeki bu plastik de
neyin nesi? Neler oluyor!?
Telaşla ellerimi kaldırıp suratımdaki şeyi
çıkarmaya çalışıyorum, ama Ariel kollarımı tutup engelliyor. Her şey hareket
ediyor. Hala başım mı dönüyor? Hayır, Ariel de benimle birlikte hareket ediyor.
Nereye gidiyoruz?
“Ariel! Ariel—Larkin...”
Çok hızlı hareket ediyoruz, niye bu kadar hızlı
hareket ediyoruz? Midem bulanıyor.
“Larkin gelemedi Viva, evden çıkması yasak,
hatırlıyor musun? Tatlım hastenedeyiz—sedyesin, sakin ol. Bayıldın, çok uzun
süredir baygındın—Viva? Duyuyor musun?”
Duyuyorum. Duyuyorum, ama cevap veremiyorum! Ariel?
“Duymuyor! Doktor Mendel neler oluyor? Duymuyor!”
Duyuyorum! Doktor Mendel! Duyuyorum!
Elimi uzatıp Doktor Mendel’in kolunu tutmaya
çalışıyorum, ama avcum boşluğu kavradığında kaşlarımı çatıp inleyerek kendimi
salıyorum. Çok hızlı gidiyoruz—kahrolası sedye neden bu kadar hızlı gidiyor?
Midem... Başım...
Canım yanıyor mu? Evet, hem de çok.
Hala uyanık mıyım? Bilmiyorum.
Ölüyor muyum? Muhtemelen...
Kahretsin.
* * *
