XII

 

Hayatım sonu daha başından belli olan bir gençlik korku filmi gibi. Parlak bir günde, çok normal bir kasabada başlayan mutlu serüven bir anda talihsiz bir kazayla ya da cinayetle cehenneme dönüyor. Daha yarım saat önce yüzlerindeki aptal gülümsemelerle oradan oraya koşan gençler şimdi peşlerine takılan katilden ya da ne olduğu belli olmayan bir canavardan kaçıyorlar.

Ben de bir haftadır aynı o gençler gibi kapana kısılmış, ne yapacağımı bilemeden, uçtuğum bulutların üzerinden yüzüstü yere yapımış gibi yaşıyorum.

Larkin beni o gece çiftlik evinde yatakta bıraktığından beri hayatım çalkalanıyor. Daha doğrusu Brentlerin hayatı şiddetli depremlerle yerle bir olurken ben artçı şoklarla birlikte manzaraya bakıp elim kolum bağlı bir halde uzaktan onları izliyorum.

Bir hafta önce Larkin’in beni yatakta bıraktığı gece Albert Brent’in ve onunla birlikte ailenin diğer bütün fertlerinin kirli çamaşırları adını ezberlemeyi reddetiğim o sarışın kadın yüzünden bir bir ortaya serilmeye başladı. Önce, Albert’in nasıl uzun iş gezilerine çıkma bahanesiyle aylarca metresiyle birlikte yaşadığı haberi medyaya bomba gibi düştü.

Kimse inkar etmedi, çünkü Albert Brent gerçekten de bir gün şirketteyse bir ay dışardaydı. Herkes onun çok önemli bağlantılarla hem şirketini güçlendirip, hem de küresel ekonomiyi hareketlendirdiğini sanıyordu, ama neyi hareketlendirdiği şimdi belli oldu.

Bu “kaçamak” buluşmalara ek olarak sarışın metres bütün bunlardan Dina Brent’in haberi olduğunu ve çenesini kapalı tutması için ona para teklif edip, tehditler yağdırdığını söyledi. Sarışın kadının bütün gazete ve dergilere dağıttığı sessizlik antlaşmalarının ve gelen e-maillerin tarihlerine bakılırsa Albert Brent’le olan ilişkileri on sene öncesine kadar uzanıyor.

 Adam neredeyse ikinci bir karısı varmış gibi on senedir bu kadınla beraber olmuş, inanılır gibi değil, ama doğru. Ben Dina Brent’in yerinde olsaydım o antlaşmaları ve e-mailleri bir kenara atıp o kadını öldürürdüm.

Buraya kadar her şey normal bir “zengin adam ve metresi” skandalından başka bir şey değildi, en fazla bir ay içinde çözülüp yerini yeni skandallara bırakabilecek kadar basit bile denilebilirdi, ama o sarışın kadın susmak bilmedi. Son darbesi Larkin’in Rivka’ya neden gönderildiğini bir bir açıklamak oldu ve işte ip de tam o noktadan sonra koptu.

Belki de o kadın konuşmaya başladığı anda Brentler her şeyi inkar etmeliydi, ama onlar sessiz kaldıkça kadın konuştu, kimse onu susturmadıkça da insanlar inandı ve sonunda Larkin’in sırrı düşüncesizce ortaya serildiğinde önce bütün Morina, sonra da birkaç gün içinde tüm dünya ayağa kalktı.

Beni şok eden ilk şey Albert Brent’in böylesine büyük bir sırrı metresiyle paylaşmasıydı. Zaten bu ortaya çıktıktan sonra Dina Brent’in o antlaşmaları ve e-mailleri de neden yolladığı anlaşıldı. Oğlunu ve onun sırrını korumaya çalışıyordu, ama bu kahrolası kadın 10 sene boyunca evli bir adamla beraber olmakla kalmayıp işine gelmediği ilk fırsatta ne biliyorsa medyaya sattığı için Dina’nın yıllar süren çabaları da sonuçsuz kaldı.

Kimse bu kadının bir anda neden ortaya çıktığını bilmiyor. Bazıları ortada gayrimeşru başka bir çocuk olduğu iddia ediyor, bazıları da Albert Brent’in onu terk edip on senedir ayaklarına serdiği paraları bir anda çekince ne yapacağını şaşırıdığını söylüyor.

Ben hiçbirine inanmıyorum ve sabırla ilk elden bir cevap almayı bekliyorum, ama şu anda pek mümkün gibi görünmüyor. Dürüst olmak gerekirse birkaç gündür cevaplar ya da skandallar umrumda değil, ben sadece Larkin’i görmek istiyorum. Ancak o da imkansız, çünkü Larkin üç gündür ev hapsinde yaşıyor.

Malikaneye arabayla ulaşmanın imkanı yok. Denedim, biliyorum. Daha bahçe kapısına varmadan her yanı gazeteciler sarıyor. Öyle bir iki tane de değiller, ellerinde fotoğraf makineleri ve kayıt cihazları olan korkutucu bir ordu halindeler. Günlerdir kapının önünde uyudukları ve çok az yemek yedikleri için de oldukça huysuzlar.

Araba seçeneği ortadan kalktığı anda elim kolum bağlanıyor. Larkin bana gelmeden benim ona gitmem söz konusu bile değil. Kimse beni alıp onun yanına götüremediği gibi, Larkin de evden çıkamıyor.

Sorun sadece gazeteciler değil, Larkin gerçekten evde hapis tutuluyor. Kanunlar tarafından, küresel yasalarda belirlendiği şekilde Larkin Brent kendi evinde gözetim altında tutuluyor. Henüz resmi olarak varlığı bile kabul edilmemiş bir güç için herhangi bir lisansı olmadığı ve öğrencilik zamanlarında aldığı izinlerin de süresi geçtiği için toplum içine çıkmasına izin verilmiyor.

Küresel yasalara göre lisanssız olduğu için güç kullanımı kısıtlanan ve gözetim altında tutulan insanları ancak birinci dereceden aile üyeleri, ya da doktor onaylı özel izin almış yakınlarının ziyaret etmesine izin veriliyor. Ande, Paris ve Yasmin’in izin almaları çok uzun sürmedi. Para, güç ve kontrol bu durumda onlara yardım etti, ama benim durumumda işler biraz daha zor. Ne birinci dereceden aile üyesiyim, ne Brent & Brent’in kıdemli bir çalışanıyım, ne de para, güç ya da kontrolüm var. Özel güçlerim olmadığı gibi, özel iznim de yok.

Hafta içinde aldığım kısacık mesajlardan başka Larkin hakkında bildiğim hiçbir şey yok. Mesajlarını sırayla tekrar tekrar okuyup kendimi oyalamaya çalışıyorum.

İyiyim, evdeyim.

Evden çıkamıyorum, çok üzgünüm Viva.

Burada olman için ruhumu bile satacak haldeyim, ama yapamam, lütfen bana kızma.

Yorgunum, sadece uyukluyorum. Eve tek başına gitme, şoförü sana tahsis edecekler.

Öğleden sonra Ande sana Pamuk’u getirecek.

Ben ofiste Dina ya da Ande’nin uğraşmakla vakit kaybetmemesi gereken işleri hallederken bir taraftan da Pamuk’un gelmesini bekliyorum. Sanki o kedi gelirse Larkin de onunla gelecekmiş gibi garip bir umut besliyorum, ama birazdan Ande kapıdan elinde Pamuk’un kafesi ve eşyalarıyla girdiğinde omuzlarım çöküyor.

“Toplantı odasına Viva.”

Günlerdir elime yapışık şekilde duran telefonumu da alıp Ande’nin arkasından toplantı odasına giriyorum. “Larkin nasıl?”

“İyi. En azından fiziksel olarak...”

Ande masanın üzerine bıraktığı kafesin kapısını açıp Pamuk’u serbest bırakıyor, ama ufaklık dışarı çıkmaktan korkar gibi göründüğü için ben ellerimle onu çıkarıp kucağımda tutuyorum. Pamuk patilerini benim gömleğime bastırıp adeta bana sarılmaya çalışıyorken ben bir yandan onu okşayarak sakinleştirmeye çalışıyorum, bir yandan da Ande’den daha detaylı bir durum raporu kopartmaya çalışıyorum.

“Ne zaman evden çıkabilecek? Avukattan haber var mı?”

Ande yuvarlak gözlüklerini çıkartıp gömlek cebinde taşıdığı yumuşak bir bezle silerken başını iki yana sallıyor. “Sandığımız kadar kolay olmayacak. Olay basına sızdığı için her zaman izinlerin altına imza atanlar şimdi tereddüt ediyorlar—“

“Ama kanun dışı olan bir şey yok, Larkin’in güçleri otoritelerden saklanan bir durum değildi, sadece bütün dünya bilmiyordu.”

Ande başını sallıyor. “Ama artık herkes biliyor. Brentler’in yoluna taş koymak isteyen çok fazla devlet adamı var Viva.”

Para, güç ve kontrol her zaman işleri kolaylaştırmıyor. Bir kez yere düştüğünüzde elinizden tutup kaldırmak isteyenlerden çok bir tekme de kendileri vurmak isteyen insanlar var. Brentler şu anda öyle bir durumdalar ki bu, yolda ayağı takılıp yere yapışmak değil, düpedüz dipsiz bir kuyunun içinde tutunacak bir yer ararken düşmeye devam etmek.

“Peki ben ne zaman onu görebileceğim?”

“Ben de seninle o konuyu konuşmak için toplantı odasına çağırmıştım.” Ande yanında getirdiği çantasından bir zarf çıkarıp hemen önümde masanın üzerine bırakıyor. “Bunlar Doktor Mendel’in yolladığı formlar, doldurup imzaladıktan sonra görüş iznin iki gün içinde çıkacak.”

Birkaç gündür yüzüm ilk defa gülüyor ve zarfı alıp mutlulukla göğsüme bastırıyorum. Doktor Mendel’i tandığıma daha önce hiç bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.

Ande elimdeki zarfı işaret edip bir de kalem uzatıyor. “Hemen doldurursan iyi olur, onları da alıp tekrar eve döneceğim.”

Önce Pamuk’un patilerini gömleğimden söküp onu yere bırakıyorum, sonra da zarfın içindeki kağıtları çıkarıp iştahla doldurmaya başlıyorum.

Beş farklı form 10 dakika içinde eksiksizce dolup tekrar zarfa girdiğinde ben daha da sabırsızlandığımı hissediyorum. “İki günden daha çabuk olamıyor mu?”

“Formlar ilk defa elimize geçtiğinde iki aydan bahsediyorlardı.”

Çenemi kapatıp başımı sallıyorum. Aç gözlü olmaya gerek yok.

“Teşekkür ederim Ande. Doktor Mendel’e de sevgilerimi ilet, mesajlarıma cevap veremiyor, çok meşgul olduğunu farkındayım.”

Ande gülümseyerek başını sallıyor ve uzanıp beni hafifçe yanağımdan öptükten sonra ortadan kayboluyor.

 

*

 

İş çıkışı Fin ile birlikte eve dönmek üzere asansörlerden çıkıyoruz ve ben bir elimde pamuk, diğerinde onun kafesiyle birlikte yürüyorken Fin de kediciğin maması ve oyuncaklarıyla birlikte benim yanımdan gidiyor. İkimiz dünyadan habersiz bir şekilde köşeyi dönüp resepsiyonun önüne çıktığımızda bir anda binanın cam kapılarından flaşlar patlamaya başlıyor.

Deklanşörlerin sesini duymasam ya bir göktaşı tam ben köşeyi dönünce Morina’ya çarptığını ya da son kez parlak bir ışık görerek kör olduğumu sanacağım. Yapabildiğim tek şey ara sıra da olsa önümü görebilmek için gözlerimi kırpıştırarak yürümeye çalışmak oluyor.

“Ne yapıyor bu insanlar burada!?”

“Benim iş sonrası sefilliğimi ilk sayfa haberi yapmak istemedikleri kesin. Sana gelmişlerdir Viva—“

“Bana mı!?”

Fin sırıtarak başını sallıyorken ben ağzım bir karış açık bir şekilde camlardan yansıyacak olmasına aldırmadan fotoğraf çeken gazetecilere bakıyorum. Flaşlar inatla patlamaya devam ediyorken o arada görüyorum ki güvenlik görevlileri ve resepsiyondakiler de kapıları kapatıp kilitliyor ve muhtemelen gözleri kör olarak kapının dışındakilere uzaklaşmalarını söylüyorlar.

Çıkışa insandan duvar örmüş gazeteci ordusu bir tek beni değil bütün çalışanları içerde hapsettiği için biraz sonra meraklı fısıltı ve gülüşlerin yerini homurdanan sesler almaya başlayınca ben artık bir şey yapmam gerektiğine kanaat getiriyorum. “Fin, yürü—“

Fin’i kolundan çekiştiriyorum, ama o gelmeye pek istekli değil, koluya birlikte beni de geri çekiyor. “Deli misin!? Onların arasına dalarsak bizi çiğ çiğ yerler.”

“Boyuna bakan da seni adam sanacak, yürü!”

“Olmaz, arka kapıdan çıkalım—“

“Arka kapı yok Fin, yürü, insanlar bize bakıyor, hadi—“

“Servis kapısından çıkarız, koş!”

Fin kolunu çevirip benim boşta kalan elimi yakaladığı gibi beni tekrar asansörlerin tarafına çekiştiriyor. Ben kollarımdaki Pamuk’u düşürmemeye çalışarak onun arkasından koşarken son anda başımı çevirip gördüğüm kadarıyla kör edici flaş ordusu da kapıdan ayrılıp korkutucu bir güruh halinde bizim gittiğimiz yöne doğru akıyor.

“Oraya gidiyorlar!”

“Biliyorum, dön—geri dön!”

Fin beni çevirip tekrar ön kapıya koştururken ben artık telaşla savrulmaktan çok her adımda gülmeyi tercih ediyorum. “Paparazziyle köşe kapmaca oynuyoruz, hale bak!”

“Prens Brent’le aşk yaşamasaydın!”

İkimiz de gülerek kapıya doğru koşuşturuyorken güvenlik görevlileri bize kapıları açıp iyi şanslar diliyorlar, ama biz dışarı adımımızı attığımız anda bir grup akıllı fotoğrafçı geride kalmış, bizi gördükleri anda az önce binanın arkasına dolaşanlara sesleniyorlar. “ÖN KAPIDALAR!”

“Fin!”

Fin bir kahkaha atarak yolun karşısını gösteriyor. “Koş! Araba orada!”

Ben çığlıkla kahkaha arasında bir ses çıkarak koşturuyorum ve sonunda arabaya ulaşıp içeri atladığımızda etrafımız bir anda yine flaşlarla çevriliyor. Ben yüzüme patlayan parlak ışıklara bakarak elimi gözlerime gölge etmeye çalışırken Fin de arabayı yola çıkarmaya çalışıyor.

“Çekil! Dostum çekil ezileceksin!” Fin kornayı kökleyip gaza basınca yol üstündeki grup iki yana açılıyor ama flaşlar hala durmuyorken o sırada ben sürekli bağıranların ne dediklerini de yavaş yavaş seçmeye başlıyorum.

“İddialar doğru mu Bayan Royd!?”

“Viva! Viva buraya bak!”

“İlişkiniz ciddi mi?”

“Evlilik ne zaman!?”

“Bay Brent’i mi görmeye gidiyorsunuz Bayan Royd!?”

“Viva bu tarafa!”

“Yanınızdaki bey kim!?”

“Güçsüz müsünüz Bayan Royd!?”

Araba sonunda hızını alıp insan trafiğinden ayrıldığında suratıma yapışıp kalmış bir şok ifadesiyle yola bakıyorum. Kucağımdaki zavallı kedi tırnaklarını gömleğime geçirmiş, içi titreyerek sonsuza kadar orada kalacakmış gibi başını bile çevirmiyor.

“Fin, az önce olanlar gerçek miydi?”

“Oldukça. Ünlü oldun Viva.”

“Larkin’le beraber olduğumu nereden öğrendiler? Markete bile beraber gitmedik!”

“Bana sorarsan geç bile kaldılar. Ariel ilk günden beri bahçedeki çalıların arasında paparazzi arıyor, senin haberin yok.”

Gülüyorum. “Delinin tekiyle evleneceksin, farkındasın, değil mi?”

Fin gözlerinden okunan bir sevgiyle gülümserken ben de rahat bir nefes alıp arkama yaslanarak kucağımdaki yavru kediyi sakinleştiriyorum.

Yarım saat sonra eve vardığımızda arabanın sesini duyan Ariel kapıyı açtığı gibi dışarı atlıyor, elinde televizyonun kumandası, içeriyi işaret ediyor. “Viva televizyonda! Koşun!”

Fin arka koltuktan Pamuk’un kafesini ve mamasını alırken ben de kucağımdaki kedicikle beraber içeri giriyorum. “Ne çabuk yetiştirmişler—aman tanrım.”

Çılgınlar gibi bir oraya bir buraya koşuşum ve şapşal bakışlı fotoğraflarım yetmezmiş gibi o suratın yanında 6 yaşında yerel gazete için çektirdiğim resim de duruyor. Kısacık kesilmiş kahküllerim, telli dişlerim ve neredeyse korkmuş gibi görünen sırıtışımla iki milyar insanı karşılıyorum.

İki milyar insandan yüz tanesi bile Ariel kadar büyük bir istek ve heyecanla izlese yeter. Magazin kurdu arkadaşımın gözleri yuvalarından çıkmak üzere. “Bütün çocukluk fotoğraflarını ve anılarını tonla paraya satabiliriz—“

“Ariel!”

Ariel koltuğa tünediği yerden gülerek bana bakıyor. “Ünlü oldun Viva! Sonunda!”

 

* * *