XI
Aşk çok garip bir şey. Su gibi içinde olduğu kabın şeklini alıyor.
Kesin bir tanımı yok. Aşık olan insana göre yarattığı etkiler değişiyor. Benim
aşkım da beni iki haftadır uyutmuyor.
Uykusuz ya da yorgun değilim, aksine artık uykuya ihtiyaç duymuyor
gibiyim. Bir an önce sabah olmasını ve Larkin’i tekrar görebilmeyi istiyorum.
Geceleri de onunla birlikte geçirmek istiyorum, ama o seviyeye gelmeden önce
kapalı kapılar ardında ya da boş ofislerde öpüşmeyi bırakıp diğer insanlarla
beraberken de birbirimize dokunabilmemiz gerekiyor. Daha değil.
Aşkım beni aynı zamanda eski sevgililerime karşı umursamaz ve kalpsiz
de yapıyor. Dün Leon’u uğurlarken koca bir bardak birayı devirip ona sadece el
sallamak gibi yüzeysel davranışlar sergiletip insanları şaşırtmamı sağlıyor.
Şikayet ediyor muyum? Hayır.
Aşkım beni daha naif ve iyimser yapıyor. Dina’nın gezisini bir hafta
erken bitirip ani bir kararla ofise döneceğini haber vermesi gibi acil durum
kodu gerektiren olaylarda bile yüzüme bir gülümseme kondurup beni mutlu
edebiliyor.
Daha da önemlisi aşkım beni şu anda suratıma suratıma bir sürü olumsuz
şey sayan yerel gazete editörünü bir çizgi film karakteriymiş gibi gösterip
beni en stresli anlarda bile eğlendiriyor.
“Tabii, anlıyorum, çok sinir bozucu.”
Adam hala konuşuyor, ben de hala dinliyorum. O sırada ofisin kapısı
açılıp Dina Brent ve Ande Markel yuvaya dönüyorlar. Aşkım olayın gerçek
olduğunu anlayınca beni yüz üstü bırakıp bir yerlere saklanmasını da gayet iyi
biliyor ve beni hiç hazır olmadığım bir kimlik bunalımına sokuyor.
Şimdi ben Dina Brent’in ikinci asistanı mıyım yoksa Larkin Brent’in
sevgilisi miyim yoksa hepsi miyim? Belki de hiçbiriyim? Bilmiyorum!
“Viva! Yıllar geçmiş gibi!”
Ande kollarını açarak gelip bana sarılıyor, ben de gülümseyerek onu
sımsıkı tutuyorum. Sanki kötü bir şey olursa beni kurtaracak tek adam oymuş
gibi. “Sen onu bir de bana sor!”
Ande beni bıraktığında ofisinin kapısında bekleyen Dina önce bana
gelmemi işaret ediyor, sonra ofisine giriyor. Ben derin bir nefes alıp koşar
adımlarla gerçek patronumun ofisine girerken beyaz saçlı güzeller güzeli kadın
bana dönerek gülümsüyor. “Muhteşem bir iş çıkarmışsın Viva, haberlerini daha
içeri girer girmez aldım.”
Ben koridorlarda yankılanacak kadar iyi bir iş yaptığımın tabii ki
farkında değilim. Koridorlarda yankılanmaya layık olacak kadar sansasyonel tek
durum iki haftadır boş bulduğum her yerde Larkin’le sarmaş dolaş öpüşmek.
Düşüncesi bile midemdeki kelebekleri havalandırıp tüylerimi diken diken
ediyor.
“Teşekkür ederim efendim. Erken gelmenize sevindim.”
Dina gülümseyerek elimi tutuyor ve hafifçe sıkıp diğer eliyle de çenemi
tutarak gözlerimin içine bakıyor.
Aman tanrım, biliyor.
“Haberleri birazdan grup toplantısında alacağım, ama ondan önce sen iyi
misin onu öğrenmek istedim.”
Yoksa bilmiyor mu? Bilse ne olur? Bilmiyorum!
“Çok iyiyim efendim.”
Bu kadar stres benim için fazla, ölmek üzereyim!
“Anne, önce benim yanıma uğrarsın diye düşünmüştüm.”
Harika, barutum da geldi. Şimdi ateş olarak bana kalan tek şey olmadık
bir yerde parlayıp bütün binayı patlamak.
Ben put gibi orada durup beklerken anne oğul havadan sudan konuşup
benim dalga dalga artan stresime yenisini ekliyorlar. Larkin’in en küçük bir
dokunuşu bile beni zıplatmaya yetecek, ama neyse ki bana yaklaşmıyor.
“Ben ikinizi yalnız bırakıyorum, bugün dışarda olacağım, akşam
görüşürüz.”
Larkin annesini yanağından öpüp arkasını dönüyor ve ben onu ofisten
çıkıp gidecek sanarken o sağımdan gelip beni boynumdan tutuyor, şakağımı öpüp
sonra nereye gidecekse oraya gidiyor. Ben orada ölmüşüm ya da bayılmışım hiç
umrunda değil!
Ben dudaklarımı birbirine bastırmış, Dina Brent’le bakışıyorken yıllar
gibi uzun gelen saniyelerden sonra Dina gülümsüyor. “Tebrik ederim...”
Kibarlık edip en azından teşekkür edeyim diyorum, ama sadece zavallı
bir ses çıkarabiliyorum, Dina daha da gülümsüyor. “Rahatlayabilirsin Viva,
aranızda olanlardan haberim var. Her ne kadar şu anda Larkin’in sana durumu
anlatmadan seni böyle zorda bırakmasına kızsam da...”
Yine aynı sesi çıkararak başımı sallıyorum, ama bu sefer ardından
kelimeler de geliyor. “Teşekkür ederim efendim.”
Dina Brent gülümseyerek başını sallıyor ve meseleyi fazla dallandırıp
budaklandırmadan masadaki evraklara şöyle bir göz atıp duvardaki saate bakıyor.
“Yirmi dakika sonra olacak şekilde bir toplantı daveti hazırlayıp herkese
e-mail atar mısın Viva?”
İş, profesyonellik, rutin! Hemen atlayarak başımı sallıyorum. “Tabii
efendim, hemen.”
Ben koşar adımlarla ofisten çıkıp kapıyı kapatırken az önceki çaresiz
halimin yerini öfke alıyor. Larkin’i bir kaşık suda boğacak gibiyim. Annesinin
bildiğini bana nasıl söylemez!
İçimden bir ses “Sordun mu?” diyor, ama aldırmıyorum. Kızgınım!
Masama gidip bilgisayarımın başına geçiyor ve ekranıma yapıştırılmış
sarı bir post-it kağıdı görüyorum.
“Annem bizi biliyor. Telefonuna bak.”
Kağıdı ekrandan koparıp telefonuma bakıyorum. 1 yeni mesaj.
Dün akşam
söyleyecektim ama aklımı başımdan aldığın için unuttum. Kızma. =)
Şapşal. Hemen bir cevap yazıyorum.
Bugün
yaşadığım stresi sana ödettireceğim. Arkanı kolla Brent.
Şapşal hemen geri cevap yazıyor, güya toplantıda.
Bu akşam
sizi yemeğe çıkarıyorum. Ariel ve Fin’i de arayacağım. Affedildim mi?
Ağzım bir karış açık kalıyor.
Bana
sormadan plan yapmakta üzerine yok! Pamuk’un hatrına affedildin.
Son bir mesaj geliyor ve her şey çözülüyor.
=)
*
“Larkin, ben kayboldum sanırım.”
Sanırım fazla, apaçık kayboldum işte. Sen misin bu akşam şoförü
gönderme ben eve kendim gelirim diyen? Al bakalım.
“Nerede olduğunu tarif et, gelip alayım.”
“Bilmiyorum. GPS’in dediğine göre Seltis sokağıyla Vitet bulvarının
birleştiği yerdeyim, ama orası neresi bilmiyorum.”
“Etrafında ne görüyorsun?”
Arabanın içinden çıkmaya korkarak etrafıma bakınıyorum. “Biraz ilerde
bir su deposu var, kırmızı.”
“Çiftliğe yakınsın, bir yere gitme geliyorum.”
“Çabuk gel.”
Gülüyor. “Bundan sonra şoförü istemediğin zaman sana bu geceyi
hatırlatacağım Viva.”
“Tamam, tamam, çok konuşma da gel beni buradan kurtar!”
Larkin gülerek telefonu kapatırken ben arabamın içinde oturup onun
gelmesini bekliyorum ve birazdan sağ kapıyı birisi açmaya çalışınca irkilerek o
tarafa bakıyorum.
“Benim, korkma.”
Gözlerimi kapatıp tekrar nefes alırken kapının kilidini açıyorum, ama
Larkin arabaya binmek yerine beni dışarı çağırıyor. “Buradan bizim eve dönmek
arabayla en az bir saat sürer, herkes yemekte bizi bekliyor.”
“Ve?”
“Seni ben götüreceğim, hadi gel.”
Gözlerim dehşetle açılıyor. Topluluk içinde kendimizi göstermek dışında
yapmadığımız şeylerden biri de bu. Larkin’in bana dokunduğunda rahatlaması
bildiğim bir şey, ama beni başka bir yere ışınlamak istemesi çok yeni.
“Ya yapamazsan?”
“Yaparım, söz—“
“Larkin ya kolum burada kalırsa, kan kaybından ölürüm.”
“Hemen koşar kolunu geri getiririm—“
“Larkin!”
Şapşal adam yine gülüyor. Eskiden bu kadar gülmezdi! Sevinsem mi
üzülsem mi bilemiyorum.
“Ciddiyim, emin misin? Ariel ve Fin beklesinler, yemek canımdan önemli
değil.”
“Viva, seni tehlikeye atacak bir şey yapar mıyım? Güven bana, gel
lütfen.”
Biraz daha ısrar edersem Larkin’in kalbi kırılacak, o yüzden kalbimden
sonra canımı da bu adamın ellerine emanet etmek için arabadan iniyorum.
Burada Rivka’da 10 sene eğitim almış bir adamdan bahsediyoruz, en kötü
ne olabilir?
Kolum arkada kalabilir!
Ben sağ kolumu tutarak Larkin’in yanına geçerken o bana gülümsüyor.
“Korkma, kolunu da bacaklarını da alacağım.”
“Gözlerimi de unutma.”
“Onlardan önce dudaklarını alacağım, yaklaş.”
Küçük adımlarla yaklaşıp Larkin’in beline sarılıyorum, ama beni uçurmak
yerine dudaklarımdan öpüp saçlarımı kulaklarımın arkasına alıyor. “Canın
yanmayacak, söz.”
“Aklımı okuyorsun, değil mi?”
Benim havada dolaşan her türlü gücü kapmaya meyilli sevgilim canının
çektiği her an aklımı okuyabiliyor-muş. Geçmişteki akıl okuma seanslarının tam
olarak ne zamanlara denk geldiğini bilmiyorum, çünkü sormadım. Sadece bana
güçlerinden bahsettiği gün bahçede aklımı okuma konusunda yalan söylediğini
biliyorum, o da beni daha çok korkutmamak içinmiş. Anlayabiliyorum. Eğer orada
aklımın da apaçık onun önünde serili olduğunu bilseydim arkama bakmadan koşup
kaçabilirdim.
Bana yaptığı her şey için Rivka’ya değil, doğrudan hapse girmesi
gerekiyor, ama benim sevgilim olduğu için hiçbir yere gitmiyor. Larkin Brent,
sevgilim, benim...
“Kötü mü ediyorum? En azından artık kolunu düşünmüyorsun.”
Kolum!
“Hadi, bir saniye bile sürmeyecek.”
“Korkuyorum. Ya çıplak gidersem!?”
“Önce bahçeye ışınlanırız, çıplak kalırsan ben geri gelip elbiseni
getiririm.”
Hala kararsız bir şekilde dudaklarımı kemirirken arkadaki arabayı
gösteriyorum. “Onu da alalım?”
“Olur, ben hemen ardından beyin kanaması geçirip ölürüm, ama en azından
araban olur.”
Benim gözlerim yine faltaşı gibi açılırken Larkin dehşetimin arkasına
gizlenmiş soruyu cevaplıyor. “Merak etme sen küçücük bir şeysin, beynime bir
şey olmaz.”
“Larkin gerçekten, şimdi arayıp Ariel’le Fin’i eve yollayabilirim, biz
de yavaş yavaş gideriz.”
“Viva. Sus.”
Yutkunarak susuyorum.
İtiraz ediyorum, ama bir taraftan da deli gibi merak ediyorum. Hayatım
boyunca istediğim şeyi şimdi Larkin bana teklif ediyor, hatta ısrar ediyor.
Parmağımın ucu bile geride kalacak olsa Larkin’in beni zorlamayacağını
biliyorum.
Derin bir nefes alarak başımı sallıyorum ve tekrar sevgilimin beline
sarılıp başımın onun çenesinin hemen altında göğsüne yaslıyorum.
“İstersen gözlerini kapat.”
Korku ve heyecanla bir ses çıkarıp mızırdanarak gözlerimi kapatıyorum
ve o anda yer ayağımın altından kayıp yine aynı anda tekrar beliriyor. Rüyamda
yüksek bir yerden düştüğümü görür gibi irkilerek gözlerimi açıyorum ve bir
şoktan bir başkasına giriyorum.
Brentlerin bahçesindeyiz! Bütün organlarım yerli yerinde! Larkin’in
beyni sulanmamış, hala yaşıyor ve benim ağzım bir karış açık!
Işınlanmak muh-te-şem bir his! Küçükken televizyonun karşısında
uyuyakalıp sabah uyandığımda babamın beni yatak odama taşıdığını fark etmek
gibi bir şey! Bir an nerede olduğumu anlayamıyorum, ama hemen sonra parçalar
birleşiyor.
“Aman tanrım.”
Larkin bütün yüzü aydınlanarak gülümsüyor. “Tahmin ettiğin kadar güzel
miymiş?”
“Larkin, aman tanrım!”
Larkin bunun üzerine beni tuttuğu gibi tekrar kendine çekiyor ve benim
çığlık atmama bile vakit bırakmadan bu sefer de evin içinde beliriyoruz. Ben
zevkten titreyerek ona tutunurken Larkin beni kuytu bir köşede duvara yaslayıp
dudaklarımı örtüyor ve o anda her şey fazla geliyor.
Kapalı gözlerimden yaşlar akarken Larkin hafifçe geri çekilip bana
bakıyor. “Viva?”
Elimin tersiyle gözlerimi silip gülüyorum. “Beni öldürmek mi istiyorsun
sen?”
“Asla. İyi misin?”
Titreyen ellerimi kaldırıp ona gösteriyorum. “Pahalı kadehler
tutmadığım sürece iyiyim.”
Karşımdaki adam ellerimi tutup dudaklarına bastırıyor ve ben onu
hissettikçe ağlamak istiyorum. Hayatım boyunca kimse bana Larkin’in şu anda
yaşattıklarını yaşatamaz. Hiç kimse.
Bu düşünceyle bir anda buz kesiyorum. Olur da bir gün işler ters gidip
Larkin’le ayrılırsak ne olacak? Ben bir daha kimseyi sevemem, kimseye
dokunamam, imkansız.
Bütün vücudum titriyor ve Larkin ne düşündüğümü bilerek başını iki yana
sallıyor. “Saçmalama.”
“Ama olabilir.”
“Viva. Sus.”
Biz tekrar öpüşürken bu sefer birisi bizi basıyor. Ariel.
“Ne yapıyorsunuz siz!? Açlıktan öldük!”
Biz gülerek ayrılırken Ariel eliyle bize yolu işaret ediyor. “Önüme
geçin ve dümdüz devam edin.”
Ariel’in söylediğini yapıp öne düşüyoruz ve bu akşam için bize ait olan
çiftlik evinde yemek odasına gidiyorken ben Larkin’in elini hiç bırakmayacak
gibi sıkıyorum.
*
Çiftlik evindeki hizmetçiler yemeği servis ettikten sonra ortadan
kayboldular. Ben Larkin’den özellikle böyle olmasını rica ettim, çünkü Fin’i
bir yemek masasında en çok strese sokan şey birinin sürekli servis yapmak için
tepesinde beklemesidir. Ariel’in hizmet edilmeye bir itirazı olmaz, ama o da bu
gece “Brentlerin konuğu” olmaktansa dört kişilik bir ev yemeğinde rahat rahat
sohbet etmekten mutlu görünüyor.
Herkes bir sırrı paylaşan kırk yıllık dostlar gibi sohbet ederken ben
daha büyük bir su bardağı bulmak için mutfağa gidiyorum, birazdan Fin de boş
şarap şişesiyle bana katılıyor.
“Bunu da devirdik.”
Gülerek şarapların durduğu küçük buzdolabını gösteriyorum. “Bir tane de
beyaz içelim, sen seç.”
Fin zevkle eğilerek şarap dolabını açıyor ve şişeleri çıkarıp
etiketlerine bakıyorken konuşuyor. “Mutluluğun içinden taşıyor, farkında
mısın?”
Yanaklarım kızararak dolaptaki en büyük bardağı alıyorum. “Daha bile
mutlu olabilirim, inan.”
“Adamı yatağa atarsan, evet.”
Fin’i nadiren benden kısa olduğu bir zamanda yakaladığıma sevinerek
kafasına vuruyorum. “Terbiyesiz.”
“Ariel içerde sorguya çekiyor, eğer sınavı geçerse bu gece seni almaya
hak kazanacak.”
“Bundan neden benim haberim yok?”
Fin tek kaşını kaldırarak eğildiği yerden bana bakıyor. “Ariel ne zaman
planlarını bizimle önceden paylaşmış ki şimdi değişsin?”
Bardağı iki elimin arasında sıkıştırıp efendimi selamlarcasına eğiliyorum.
“Yüce Ariel ne söylerse o olur.”
Fin de aynı şekilde başını eğerken Ariel mutfağa giriyor. “Ne
yapıyorsunuz siz?”
“Sana tapınıyoruz Yüce Ariel.”
Fin nişanlısının paçalarına yüzünü sürüyorken Ariel gülerek onu
saçlarından tutup kaldırıyor. “Kalk ey kulum kalk, bir kadeh daha şarap içip
gidiyoruz, bunların sevişmesi lazım.”
Gözlerimi devirerek buzdolabının soğuk su haznesinden bardağımı
dolduruyorum. “Emin olun artık daha güzel sevişeceğim.”
“Kim sevişiyor?”
Larkin içeri girdiğinde derhal sesimi keserek buz gibi suyu kafama
dikiyorum, neyse ki Ariel beni batırdığı gibi kurtarmasını da biliyor. “Biz.
Bir kadeh daha içip gideceğiz, siz takılın.”
Larkin gülümseyerek bana bakıyor. Kimin sevişeceğini adı gibi biliyor,
adi herif. Yanaklarım alev alev yanıyor ve bir bardak daha soğuk su
dolduruyorum. Larkin elindeki tabakları tezgaha bırakıp kolunu belime sarıyor
ve şakağımdan öperken suyuma gözünü dikiyor. Ben ona elimdeki bardaktan su
içirirken Ariel hayranlıkla bizi izliyor. “Biz şaraptan vazgeçtik, gidiyoruz.”
Fin aşağıdan “Gidiyor muyuz?” diye sorarken Ariel şiddetle başını
sallıyor.
“Hem de nasıl gidiyoruz, öyle böyle değil. Kalk hayatım.”
Fin kalkıp Ariel’in yanına geçerek bize dönerken ben bardağı bırakıp
Larkin’den ayrılıyorum. “Biraz daha kalsaydınız.”
Ben Ariel’e kaş göz yapıyorum, ama o bana inat esniyor. “Çok uykumuz
geldi, yaşlı insanlarız biz.”
Fin’in de nişanlısından aşağı kalır yanı yok, hemen bir esneme de o
patlatıyor. Biraz sonra biz iki uykucu moruğu yolladıktan sonra yalnız kalıyoruz.
“Masayı da biz mi toplayacağız?”
Larkin başını iki yana sallıyor. “Biz yukarı çıkacağız.”
“Yukarda ne var?”
Larkin Brent tek kaşını kaldırarak bana öyle bir sırıtıyor ki mutfağın
kapısını kapatıp onu yere yatırmamak için kendimi zor tutuyorum. “Yukarı en son
çıkan tavuk olsun!”
Ben merdivenlere koşarken Larkin bir kahkaha atıp arkamdan geliyor.
“Tavuk olursam nasıl sevişeceğiz?”
Ben duyduğum şeyle önümdeki basamağa takılıp ellerimin üzerinde yere
yapışınca Larkin bir anda yanımda bitip beni kaldırıyor. “Tamam, sakin...”
“Sen bu topluluğa çıkma işini biraz fazla ciddiye aldın. İstersen bir
de çatıya çıkıp bağır?”
“Yataktan basın toplantısı düzenleyeceğim.”
“Şapşal—“
Dudaklarım Larkin’in dudaklarıyla kapandığı için servis dışı kalıyorlar
ve bir an sonra yer yine ayağımın altından kaydığında irkilerek başımı geri
çekiyorum. “En azından yaparken haber ver!”
“Böylesi daha heyecanlı—“
“Kolum arkada kalırsa görürsün!”
En azından bir gün kolum gerçekten arkada kalırsa şaşırmayacağım.
“Saçının bir telini bile arkada bırakmam, o yüzden şimdi sus.
Sevişiyoruz.”
Ben kıpkırmızı kesilerek önümdeki adama uzanırken o adam benim
elbisemin fermuarını açıyor ve ellerinin değdiği her yer yanıyor. Elbise
birazdan omuzlarımdan çıkıp kollarımdan sıyırılarak belimden yere düşerken ben
de Larkin’in gömleğinin düğmelerini açmaya başlıyorum. Bütün bu soyunma işleri
devam ederken öpüşmeye çalışıyoruz, ama ikisini bir arada yapmak biraz zor, o
yüzden ben iç çamaşırlarımla yatağa uzanırken Larkin kendi işini kendisi
görüyor.
Birazdan Larkin bütün kumaşları bir kenara itip yatağa çıkarken ben onu
boynundan kendime çekip belimi kaldırıyorum ve tenlerimiz birbirine değdiği
anda nefesim kesiliyor, ama aynı anda televizyon da açılıyor. Larkin gülerek
dirseğinin altındaki kumandayı bir kenara atacakken televizyondaki flaş haberin
sesiyle bir an kalakalıyor.
“Albert Brent’in metresi olduğunu iddia eden kadın
canlı yayınımızda! Az sonra!”
Albert Brent. Baba Brent.
Larkin üzerimden çekilip yatakta otururken ben de doğrularak
televizyona bakıyorum. Yüzü saklanmış sarışın bir kadın fotoğrafçıların
flaşlarına elini siper ederek televizyon kanalının binasına yürüyor. Larkin
elinde televizyonun kumandasıyla öylece görüntüleri izliyorken ben onun elini
tutuyorum. “Muhtemelen yalan haberdir, birisi para koparmaya çalışıyordur.”
Larkin başını iki yana sallıyor. “Değil, doğru. Benim gitmem gerek.”
Larkin kalkıp yerdeki giysilerini tekrar giymeye başlarken ben
olduğumdan daha çıplak hissederek ona bakıyorum, ama o beni görüyor gibi değil.
Öfkeli mi yoksa üzgün mü anlayamıyorum. “Benim de gelmemi ister misin?”
Yine başını iki yana sallıyor. “Sen burada kal Viva, ben seni ararım.”
Başımı sallamaktan başka bir şey yapamıyorum. Yarı çıplak bir şekilde
kollarımı kendime sararak Larkin’in giyinmesini izlerken o işini bitirdiğinde
dönüp bana bakıyor. “Çok özür dilerim—“
“Gerek yok, gitmen gerekiyor.” Gülümsüyorum, ama kabalık edip
etmediğimi de bilmiyorum. Birazdan Larkin eğilip beni öptüğünde biraz olsun
hafifliyorum. O da beni bırakmak istemiyor gibi biraz daha dudaklarımda asılı
kalıyor, sonra elimi tutarak geri çekiliyor ve birazdan yok olduğunda boşlukta
kalan elim kucağıma düşüyor.
* * *
