X
Brentlerin arka bahçesinde kısa bir turdan sonra Larkin’i de benimle
birlikte şirkete dönmeye ikna ettim ve günümüz sanki hiçbir şey olmamış gibi
normal ve biraz fazla uzun geçti.
Larkin toplantılara girip çıkarken ben de her zamanki gibi
gazetedekilerle kavga edip günün sürprizi olarak da Matias Placido’yla kitabın
kapağının yine ne kadar yanlış olduğunu konuştum. Keyfim o kadar yerinde olmalı
ki o bana kapağı nasıl istediğini tekrar anlatırken bir iki öneri bile vermiş
olabilirim!
Ofiste işler bitip Larkin’den kesin olarak ayrıldıktan sonra eve geldim
ve beni bekleyen üç kişilik dev komiteye neler döndüğünü anlattım. Larkin’in
durumunun nasıl bir sır olduğunu ve kimseye bahsetmemeleri gerektiğini ve bunun
çok ciddi bir şey olduğunu söyledim. Hepsi anlayışla karşıladılar ve tahmin
ettiğim gibi kimseye söylememeye söz verdiler.
Larkin’in gücü konusunda Fin ve Leon’a anlatmadığım dokunma ve
paylaşmaya olayını gecenin geç saatlerinde Ariel’le yaptığımız uzun bir yürüyüş
sırasında ona anlattım. Benim deli arkadaşım bütün bu olayları başlatan sarı
bluz için pişman olup özür dileyeceğine kendini yine kahraman ilan etti.
“O bluzu giymeseydin bugün burada önümüzdeki 50 yıl boyunca bize
katıksız dedikodu sağlayacak bu muhteşem olaya tanıklık edemezdik Viva! Sarı
bluzün gücünü küçümseme!” diyerek bir de güzel kahramanlık konuşması yaptı.
Ariel, Fin’le birlikte eve döndüğü anda ortalığı birbirine katıp bir
sürü olağanüstü teori üretip Larkin’in Rivka’da geçirdiği dönem hakkında
sayısız spekülasyon yaratmış olmalı. Hiçbiri henüz benim kulağıma gelmedi, ama
en küçük bir olayda Ariel’in hepsine bir kulp bulup ortaya sereceğinden adım kadar
eminim. Sadece zamanlama meselesi.
Bütün görüşmelerim bittikten sonra aramam gereken bir kişi daha vardı:
Doktor Mendel. Saat geç olduğu için karısını ve çocuklarını da uyandırmamak adına
sadece kısa bir mesaj attım.
Bugün
bahsettiğim arkadaşım Larkin Brent’ti.
Doktor Mendel de kısa bir mesajla cevap verdi.
Haberinizi
aldım. Söylemediğim için kızmadın değil mi?
Doktor Mendel’e kızmam imkansız. Üstelik onun seçimi olan bir şey
değildi.
Asla :)
O sayfayı da temiz bir şekilde kapattıktan sonra gece o kadar deliksiz
bir uyku çekmişim ki sabah saatim çalmadan uyanmayı başarabildim. Hala da
saatimle bakışıyoruz. O inatla 7:59’u göstermeye devam ederken ben hemen
arkamda belime sarılmış bir şekilde uyuyan Leon’un kalp atışlarını dinliyorum.
Saat sonunda 8 olmayı başarabildiğinde alarm daha ilk notasını verdiği
anda kapatıyorum ve sanki çok büyük bir zafer kazanmış gibi kendi kendime
gülümsüyorum. Ben uzanıp saati yerine koyarken Leon da kıpırdanarak ensemi
öpüyor. “Günaydın...”
“Günaydın.”
Leon hala uyukluyorken bir yandan da ellerini atletimin içine sokarak
hazine ararmış gibi vücudumda geziniyor. Birazdan avuçlarını dolduracak bir şey
bulduğunda keyifle mırıldanarak boynumu öpüyor, ben de elimi uzatıp onun
sapsarı saçlarından sokarak kendimi ona bırakıyorum. Biraz sonra atlet tenimden
sıyrılıp başımdan çıkarken Leon’un dudakları benimkileri örtüyor. İkimiz hızlı
hareketlerle birbirimizi soyup arada kıkırdarken benim telefonum çalıyor, elimi
uzatıp kim olduğuna bakmadan açıyorum.
“Efendim?”
“Viva, uyuyor muydun?”
Larkin’in sesini duyduğum anda Leon’un altında taş kesiliyorum. Tamam
adamın sırrını paylaşmış olabilirim, ama sevişirken bir yandan da onunla
telefonda konuşacak kadar rahatlamadım.
Leon’u üzerimden ittirip sanki başka biri beni görebilecekmiş gibi
çarşafı göğüslerime sararak yatakta doğruluyorum. “Hayır, uyanmıştım.”
“Günaydın.”
Gülümsüyorum. “Günaydın. Bir şey mi oldu?”
“Pazartesi günü okuduğumuz proje teklifinin ilk toplantısı bugün dokuz
buçukta. Sen de katılmak ister misin? Dün sormaya vaktim olmadı.”
Bir saate, bir de hemen yanımda çarşafların arasında uzanan kaslı
denizciye bakıyorum ve sessizce iç çekiyorum. “Tabii isterim.”
“Toplantı onların ofisinde olacak, biraz uzak. İstersen yarım saate
kadar şoförü yollarım, hazır olabilir misin?”
Bunu duyunca çarşafı falan boşverip yataktan fırlıyorum. “Evet,
olurum!”
“Tamam, arabada görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz!” diyerek telefonu kapatıp yataktaki Leon’un yanına
atıyorum. “Hazırlanmam lazım! Toplantı!”
“Banyoda eşlik etmemi ister misin?”
“Çok isterim, ama seninle girersem yarım saatte saçımı bile yıkayamam,
o yüzden sen uyumaya devam et ben de patronuma rezil olmayayım.”
Leon yüzünü buruşturarak bu fikri ne kadar sevmediğini gösterse de
yapacak bir şeyim yok. Hızla koşturarak yatağa dizimle bastırıp onu çabucak
öperek geri çekiliyorum. “Akşam dönünce devam ederiz.”
Leon mızırdanarak iki elini birden uzatıp göğüslerimi tutmaya
çalışırken ben bana uzanan kıskaçlara vurup gülerek banyoya kaçıyorum.
On dakikada çabucak bir duş alıp elbiselerimden birini rastgele çekerek
Ariel’in yatağına bırakıyorum. Leon mışıl mışıl uyurken ben ıslak saçlarımı
sıkı sıkı havluya sararak iç çamaşırlarımı giyip beyaz elbisemi de başımdan
geçirdikten sonra belindeki ince, mavi kemeri bağlayıp bir de açık sarı
ayakkabılarımı çekiyorum. Ariel her zaman böyle küçük ayrıntıların birbirine çok
yakışacağını söyler, ben de beyaz elbisenin içinde gelin gibi görünmemek için
memnuniyetle sarı ayakkabıları giyiyorum.
Geri kalan yirmi dakikada da saçlarımı kurutup makyajımı yapıyorum ve
ben anahtarlarımı çantama atarken telefonum çalıyor. Larkin.
“Larkin ben hazırım, geldiniz mi?”
“Kapının önündeyiz.”
“Hemen geliyorum.”
Telefonu kapatıp aynada son kez kendime bakarak şöyle bir gülümsüyorum.
Oldukça enerjik görünüyorum, hoşuma gidiyor. Ne zaman aceleyle hazırlansam
düşünerek hazırlandığım zamanlardan daha zinde görünüyorum. Kan dolaşımıyla
ilgili olsa gerek.
Kapıdan çıktığımda şoför beni görüp kapıyı açıyor, teşekkür ederek
içeri atlayıp Larkin’in yanına oturuyorum. “Tam vaktinde geldiniz.”
Larkin Brent yine oldukça yetenekli ellerden çıkma bir takım elbisenin
içinde olması gerektiği gibi parlıyor. Bütün bildiklerimden sonra bu adamın
gerçekten her şeyi yapabileceğini düşünüyorum.
“Çok şıksın Viva.”
Hem güçlü, hem kibar, hem centilmen, hem zeki...
Kendimi kaptırmadan önce gülümsüyorum. “Teşekkür ederim, sen de
öylesin.”
Araba yola çıkıp kampüsün çıkışına doğru ilerliyorken Larkin’in
telefonu çalıyor.
“Larkin Brent...”
Telefonu gülümseyerek açıyor, ama çok geçmeden ifadesi ciddileşip sesi
soğuyor.
“Anlıyorum, pekala, ama ikinci bir görüşme için beklememesini iletin
lütfen. Böyle bir durumda kendisiyle iş yapmamız mümkün değil. İki sene sonra
tekrar görüşelim.”
Larkin telefonu cümlesi bittikten hemen sonra kapattığında karşı
taraftan cevap bile beklemediğini anlayarak şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırıyorum.
“Kötü haber mi?”
“Bizim 16 yaşındaki süper zeka dün gece doğum günü partisinde çok
içmiş, bu sabah toplantıya katılamayacakmış, ertelemek istiyorlar.”
“Ve sen de hem toplantıyı, hem de iş antlaşmasını iptal ettin? Bir
anda?”
“Babasının hatırı için proje teklifini okumuştum, ama böyle çocukluklar
için vaktimiz yok.”
Larkin Brent beni her gün şaşırtıyor. Bazen çocuk, bazen deli olan
adam, şimdi de korkulacak kadar profesyonel bir iş adamı olmuş, prensiplerine
uymayan antlaşmaları tek seferde silip atabiliyor.
Neredeyse gurur duyacak kadar memnun bir şekilde gülümseyerek
pencereden dışarı bakıyorum, o sırada Larkin soruyor. “Bu sabah seni bekleyen
başka bir iş var mı?”
“Matias Placido’nun muhtemelen porno dergileri gibi koyu renk
poşetlerde satılacak kadar açık saçık olan kitap kapağından başka mı? Hayır.”
Larkin bunu duyunca bir kahkaha atıyor. “O adama bayılıyorum!”
“Ben de çok seviyorum, ama yetişkin aşk romanları yazmayı bırakıp
tonton bir büyük baba olursa hepimiz için daha iyi olacakmış gibi geliyor.”
“Matias ve büyük babalık çok uzak kavramlar Viva, artık biliyor
olmalısın.”
İç çekerek başımı sallıyorum. “Evet, en zor yoldan öğrendim.”
Larkin inci gibi dişleri parlayarak gülüyor, ben de kendi gülümsememle
karşılık veriyorum.
“Neden sordun?”
“Eğer işin yoksa benimle birlikte Morina Meydanı’na gelirsin diye
düşündüm. Kahvaltı eder, biraz dolaşırız. Rivka’dan döndüğümden beri gitmek
istiyorum, ama vaktim olmamıştı.”
Morina Meydanı şehrin en hareketli, en renkli yerlerinden biri.
Rivka’da Larkin gibi pek de hoş vakit geçirmemiş birinin özlemesi oldukça
doğal.
“Güzel fikir, tamam.”
Ben fikri onayladıktan sonra karnım da guruldayarak beni onaylıyor. “Acındırıcı
şekilde aç olan karnım da gitmek istiyor, teşekkür ederiz.”
Larkin yine gülerken şoför yönünü değiştirip Morina Meydanı’na sapıyor.
*
Morina Meydanı her gün olduğu gibi bugün de cıvıl cıvıl. Sabahın erken
saatleri olmasına rağmen insanlar her yerdeler. Bazıları işe gitmeden önce kafelerin
önünde uzun sıralar oluşturmuş, günün ilk kafein dozunu almak için bekliyorken
bazıları da boş günlerini değerlendirmek için erkenden uyanmış, meydanın
ortasındaki dev çeşmenin etrafındaki taşlı yoldaki masalarda kahvaltılarını
ediyorlar.
Biz de o masaların birine oturup garsonlardan birinin yanımıza
gelmesini bekliyoruz. Birazdan beyaz gömlekli ve siyah önlüklü bir tanesi gelip
elindeki küçük not defteriyle bize gülümsediğinde Larkin elindeki menüye
bakarak siparişini vermeye başlıyor.
“İki yumurtalı bir omlet, biraz kızarmış sosis, iki küçük boy krep ve
büyük boy portakal suyu lütfen.”
Larkin sipraşini verirken benim de ağzımın suyu aktığı için hiç menüye
bakmadan aynısından isteyip garsonu yolluyorum.
“En son beş sene önce bir yaz tatilinde burada Yasmin’le kahvaltı etmiştik.”
Çeşmenin taşlarına konup eğilerek su içen kuşları izliyorken soruyorum.
“Paris neredeydi?”
“O şehir dışında bir yaz okulundaydı.”
“Yasmin ve Paris senin durumunu ne zaman öğrendiler?”
Bu sefer Larkin kuşları izlemeye dalarken cevaplıyor. “Paris 4 yaşındayken
öğrendi.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırıyorum. “Nasıl?”
“İkimiz bahçede koruma köpeklerinin peşinden koşturuyorduk, Paris de
aydınlatma sistemlerinin yenilendiğini bilmeden açık kabloların tarafına
koşturunca daha kimse yetişemeden ben onu eve ışınladım. Herkes onun ilk defa o
zaman ışınlandığını sanıyor, ama ben yapmıştım.”
“Peki sen ışınlanmayı nereden biliyordun?”
“Kendim yapmasını bilmiyordum, ama etrafımdaki herkes yapabiliyordu,
ben de onları düşünüp farkında olmadan güçlerini kullandım—daha doğrusu
kullanmışım. Doktor Mendel daha sonra durumu o şekilde açıkladı.”
Doktor’un adını duyunca yine durumu garipsiyorum. Bir buçuk ay öncesine
kadar hiç tanımadığım bir adamla şimdi o kadar çok şeyi paylaşıyoruz ki
şaşırmadan edemiyorum.
“Yasmin?”
“Yasmin ilkokul arkadaşım. Durumumu kontrol edemediğim zamanlarda bana
en yakın olanlardan biriydi. Birinci sınıf öğretmenimiz akıl okuyabiliyordu,
ben de farkında olmadan onun gücünü kullanıp Yasmin’in aklını okumuştum.
Kalemini evde unutmuştu ama öğretmene nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. O zaman
kalem unutmak büyük bir problemdi tabii. Zaten minnacıktık, tek sorumluluğumuz
okula gelirken kalemleri unutmamaktı. Ben Yasmin’in ne yapacağını bilmediğini
fark edince kendi kalemlerimden birini ona uzattım, ilk defa o şekilde arkadaş
olduk.”
Çenemi elime yaslamış Larkin’in anlattıklarını masal dinler gibi
dinliyorken garson elinde iki dolu tabakla geliyor. Yemeğin kokusu bütün
duyularımı açarken sapsarı omlete, pembe sosislere ve kabarık kreplere
bakıyorum. “Bu kadar iyi kahvaltı etmeyeli çok oluyor.”
Larkin de aynı şekilde olduğunu söyleyip sosislerden birini ağzına
atıyorken ben önce portakal suyumdan bir yudum alıp başka bir soru daha
soruyorum. “Sevgilinin aynı zamanda çocukluk arkadaşın ve sırdaşın olması
muhteşem bir duygu olmalı, değil mi?”
Larkin kaşlarını çatarak başını hafifçe eğiyor. “Sevgilim?”
“Paris?”
“Paris benim sevgilim değil.”
Bütün bildiklerimi kafamdan bir kez daha geçiriyorum. O sarılmalar,
öpüşmeler, onlar ne oluyor peki?
“Emin misin?”
Gülüyor. “Oldukça. Paris’le biraz fazla samimi olabiliriz, ama sevgilim
değil. Sen ve Leon gibi değiliz.”
“Leon da benim sevgilim değil.”
Şaşırma sırası şimdi de Larkin’de, ama yine de başını sallıyor. “Partide
sizi öyle görünce—“
“Eski sevgilimdi. İki sene önce Morina’dan ayrılıp denizcilik ticareti
eğitimi aldı, sürekli okyanuslarda. İki hafta sonra yine gidiyor, bir daha
kimbilir ne zaman görüşürüz.”
Larkin yine başını sallayarak bu sefer de yumurtasından bir lokma
alıyor.
İkimiz de aslında kimseye bağlı olmadığımızı bir güzel açıkladık. Şimdi
sırada ne var? Çocukken geçirdiğimiz hastalıklar? Ders notları?
“Ufaklık yemek istiyor galiba.”
Ben ufaklık kim, yemek neresi anlamaya çalışırken Larkin başıyla
masanın hemen yanında yeri işaret ediyor, başımı eğip baktığımda minnacık,
beyaz bir kedi yavrusunun aç gözlerle bana baktığını görüyorum. O kadar küçük
bir şey ki sesi bile zor çıkıyor. Hemen sosisimden ufak bir parça koparıp
elimle ona doğru uzatıyorum, minicik pembe burnuyla eti önce kokluyor, sonra da
diliyle parmaklarımın arasından alıp iştahla mideye indiriyor.
Ben sosisimden bir parça daha koparıp ufaklığa yedirirken Larkin
garsondan bir şey istiyor, ama ben bu minik güzelliğe o kadar dalmışım ki ne
olduğunu duymuyorum. Birazdan az önceki garson küçücük bir kasede biraz süt
getirdiğinde Larkin’in ne istediğini anlıyorum.
Minik beyaz yavru pembe diliyle sütünü içiyorken ben parmaklarımın
ucuyla onun ufacık başını okşuyorum. “Çok güzel bir şeysin sen...”
“Daha önce hiç hayvan besledin mi?”
Başımı iki yana sallıyorum. “Annemin alerjisi var, yurtta da hayvanlara
izin vermiyorlar—ama Larkin bu muhteşem bir şey. Şunun burnuna bak!”
Ben kedi yavrusunun sütle ıslanmış pembe burnuna aşık olmakla meşgulken
Larkin de benimle birlikte masanın yanından eğilip kediciğe bakıyor. “Ben alıp
eve götürebilirim, sen de ara sıra sevmeye gelirsin.”
“Gerçekten mi?”
Şu anda beş yaşında bir çocuk gibi anlamsızca sevinçten parlıyor
olmalıyım, ama bu küçük yaratık o kadar sevimli ki, bütün şapşallığımı hak
ediyor. “Zaten minnacık, birisi üzerine bassa sesi çıkmayacak. Sizin bahçenizde
bütün gün koşturup oynar.”
“Adını ne koyalım?”
Yanaklarım ağrıyacak kadar kocaman bir gülümsemeyle minik kedinin beyaz
kuyruğunu seviyorum. “Bilmem! Pamuk çok mu bilindik olur?”
Larkin omuzlarını silkiyor. “Bence çok güzel olur. Pamuk, Pamuk, pisi
pisi...”
Pamuk incecik bir miyav sesiyle başını çevirip Larkin’e bakıyor, sonra
onu rahatsız etmemesini söyler gibi kuyruğunu sallayıp tekrar sütüne dönüce ben
gülüyorum. “Ufacığız ama ukalayız!”
“Kız mı erkek mi merak ettim.”
Larkin tek eliyle Pamuk’u kaldırıp poposuna bakarken ben de süt kabını
ukala yavru için kaldırıyorum. Yeni sahibi onun cinsiyetini anlamaya çalışırken
o da sütünü içmeye devam ediyor.
“Kız.”
Sanki cinsiyeti çok bir şey fark edecekmiş gibi seviniyorum. “Benim
gibi beyaz bir kız o da!”
Larkin gözlerinin içi parlayarak gülümserken ben de o parlayan gözlere
bakıp dudaklarımı ısırıyorum. Larkin’in bu kediyi evine alması yakışıklı bir
adamın kucağında bir bebekle işlek bir sokakta dolaşmasına benziyor. Umulmadık
bir şefkat ve çok nadir görülecek bir manzara.
Pamuk hiç yanımızdan ayrılmadan sütünü içerken biz de kahvaltımızı edip
hesabı ödüyoruz. Ben eğilip Pamuk’u kucağıma alırken Larkin biraz ilerdeki bir
evcil hayvan dükkanını işaret ediyor. “Pamuk için mama ve oyuncak alalım,
bayanlar önden...”
Pamuk ellerimde oldukça rahat bir şekilde mırıldarken üçümüz evcil
hayvan dükkanını tam anlamıyla talan edip küçük çocuklar gibi ne görürsek
alıyoruz. Sanki o oyuncaklarla Pamuk değil de biz oynayacağız.
Sonunda Pamuk ne olduğunu bile bilmediği bir sürü eşyaya kavuşunca biz
tekrar arabaya biniyoruz, ama küçük bir problemimiz var.
“Pamuk’u kim eve götürecek?”
Larkin elimdeki kediciğin başını okşarken gülümsüyor. “Pamuk bugün
benimle birlikte çalışacak. Ofis dışında işim yok, o da etrafta dolaşsın,
kapıyı kapalı tutarım.”
Sevinçten el çırpmamak için kendimi zor tutuyorum. Küçüklükten beri
bastırılmış bir duygu olmalı bu, çünkü mantıksız bir mutluluk içindeyim. “Pamuk,
daha ilk günden bir iş kadını oluyorsun.”
Larkin yine bir kahkaha atarken ben de gülerek Pamuk’u onun kucağına
bırakıyorum. İkisi oynaşırken şoför bizi şirketin önüne getiriyor. Larkin bir
elinde Pamuk, diğerinde iş çantası, şoföre bagajdaki eşyalara iyi bakmasını
söyleyip arabadan çıkıyor, ben de arkasından takip ediyorum.
Biz bir kediyle beraber ofise girerken insanlar hemen sevimli suratlar
yapıp ufaklığı seviyorlar. Pamuk çok geçmeden ofiste tanınmış bir sima halini
alırken ben de aklımı onunla bırakarak masama dönüyorum.
Saatler geçiyor, ben bir sürü e-mail yazıyorum ve insanlarla telefonda
konuşuyorum, ama içimdeki çocuk her şeyi bırakıp gidip Pamuk’u sevmek istiyor.
Sonunda işler biraz durulduğunda telefonumu kaptığım gibi kendimi Larkin’in
ofisine atıyorum.
Ben içeri girdiğimde Larkin telefonla konuşuyor, Pamuk da onun
masasında bir o yana bir bu yana zıplayıp kağıtları dağıtıyor. Manzara o kadar
sevimli ki gözlerimden kalpler uçuştuğuna yemin edebilirim. Larkin telefondaki
insana cevap verirken bana gülümseyip içeri gelmemi işaret ediyor, sonra gözlerini
faltaşı gibi açarak dağınık kağıtları ve Pamuk’u işaret ediyor.
Hemen yardıma yetişip Pamuk’u kağıt yığınının ortasından alıp sıcacık
karnından tutarak başını seviyorum. Biz iki beyaz kız birbirimize oyunlar
yaparken Larkin telefonu kapatıyor. “Pamuk bütün evrakları patisiyle imzaladı.
Yeni genel müdürümüz oldu. Şunlara bak.”
Larkin birkaç kağıdı kaldırıp üzerlerindeki belli belirsiz pati
izlerini gösterirken kahkahalarla gülerek onun yanına gidiyorum. İkimiz
birlikte kağıtları toplarken biraz sonra Larkin’in eli benim elime değiyor.
Artık ne elektrik ne de onun durumu bir sır değil, o yüzden ben de elimi uzatıp
onun elini tutuyorum.
Enseme vuran nefesle Larkin’in rahatladığını anlayıp gülümsüyorum ve
yapmışken işimi tam yapmış olmak için sırtımı da ona yaslıyorum. Larkin elimi
kendi elinin içinde kıvırıp kolunu benim belime dolarken ben sonu çok da belli
olmayan bir yola girdiğimizi fark ediyorum.
Kağıtlar öylece duruyor, Pamuk elimde oynaşıyorken ben arkamdaki adamı
görmek için başımı çeviriyorum ve önce mavi gözler bana bakıyor, sonra da ikimiz
aynı anda birbirimizin dudaklarına bakınca yolun sonu görünüyor ve Larkin Brent
beni öpüyor.
Pamuk o sırada elimden atlayıp bir yerlere kayboluyor, ama ben şu anda
Larkin’in dudaklarında kaybolmakla meşgulüm. Bütün vücudum arkamdaki adama
yaslanmış, bir elim onun elinde, kollarımız, avuçlarımız, ama en önemlisi
ruhlarımız birbirine değiyor. Muhteşem bir his. Öpüşmekten de öte. O kadar öte
ki daha fazlasını istetiyor.
Başımı biraz daha çevirip çenemi kaldırıyorum, Larkin diğer eliyle
boynumu kavrayarak ağzını açıyor, dillerimiz birbirine değdiği anda ölecek gibi
oluyorum. Kalbim bir kez sertçe atıp sanki duruyor, ellerim terliyor,
bacaklarım titriyor ve bütün bunların sonunda boğazımdan ufacık bir ses kopup
Larkin’in nefesine karışıyor.
Bana saatler gibi gelen bir sürenin sonunda sonunda dudaklarımız
birbirinden ayrıldığında ben derin bir nefes alarak gözlerimi açıyorum. Az
önceki öpücük beni öldürmediyse Larkin’in masmavi parlayan gözleri işimi
bitirecek, eminim. Birazdan o beklediğim maviler açılıp bana baktığında aralık
olan dudaklarımı kapatıyorum. Hala aynı pozisyondayız, ama birazdan Larkin
boynumdaki eli yavaşça çekip beni serbest bırakıyor. Yutkunuyorum. “İyi misin?”
Sanki öpüşmemişiz de bir trafik kazasından mucizevi bir şekilde sağ
kurtulmuş gibi birbirimize bakıyoruz. Az önce benim hissetiğim şeyleri onun da
benzer bir şekilde hissettiğinden eminim ve bunu bilmek kalbimi daha çok
havalandırıyor.
“Çok. Sen?”
Gülümseyerek gözlerimi kapatıyorum ve biraz sonra belime dolanan kol
beni çevirip bu sefer doğru bir açıyla öptüğünde kalan son damla kontrolümü de
yitiriyorum.
İkimiz de yıllar sonra bir damla votka bulmuş alkolikler gibiyiz,
birbirimize tutunup daha nasıl farklı şekillerde dokunabiliriz onu anlamaya çalışıyoruz.
Ben parmaklarımı onun kısa saçlarından geçirip başını kavrıyorum, o benim
ensemi sıkıyor. Ben onun omuzlarına tutunuyorum, o beni belimden kendine
çekiyor.
Hissettiğim şeyler gerçek dışı, normal dünyada böyle bir öpüşme yok,
eminim. İkimiz de nefes gereksiz bir kavrammış gibi, ayrılırsak bir daha
birleşemeyecek gibi öpüşüyoruz, ama biraz sonra lanet olası, cehennem
ateşlerinde yanasıca telefon çalıyor.
İkimiz de aynı öfkeli tonla inleyerek birbirimizi bırakıyoruz. Telefon
hala çalarken birbirimize bakıyoruz ve ben dudağımı ısırarak gülümsüyorum.
“Telefonu aç Larkin.”
“Gitme.”
Başımı iki yana sallıyorum. Gitmeye hiç niyetim yok, sadece bir an önce
telefonu açıp işini bitirmesini istiyorum. Larkin uzanıp ahizeyi kaldırıyor ve
tekrar bana bakıyor. “Larkin Brent...”
Telefon bana çok yakın olduğu için arayanın sesini de duyabiliyorum.
“Larkin benim, annen.”
Duruşum bir anda geriliyor. Burada Viva olarak değil, Dina Brent’in
ikinci asistanı olarak çalıştığımı hatırlayıp bir anda sarsılıyorum. Dina
Brent’in yeni yetme asistanı patronunun oğluyla ofislerde koklaşıyor. Aman
tanrım.
Fazlasıyla gerilmiş olmalıyım ki Larkin belimi hafifçe sıkarak
kaşlarını çatıyor, ben de gülümsemeye çalışarak başımı iki yana sallıyorum.
“Nasılsın anne?”
“Ben çok iyiyim hayatım, sen nasılsın? Viva nasıl?”
İsmimi duyunca bu sefer de ben kaşlarımı çatıyorum, Larkin gülümseyerek
cevaplıyor. “İşler iyi, Viva da şu anda yanımda.”
Sanki az önce ne yaptığımızı bütün detaylarıyla anlatmış gibi şokla
koluna vuruyorum, o da gülerek omuzlarını silkiyor.
“Onu da arayacağım, selamlarımı ilet lütfen.”
“Viva, annem selamlarını iletiyor.”
Larkin sanki odanın diğer ucunda biriyle konuşuyormuş gibi ileriye
seslenince gülerek dudaklarımı onun omzuna kapatıp sesimi gölgeliyorum.
“Babanla konuşabildin mi Larkin?”
Bu sefer Larkin’in elleri gerilince başımı kaldırarak ona bakıyorum.
“Vaktim olmadı, ama en kısa zamanda konuşurum.”
“Güzel, kağıtları imzalamak üzereyim, ikinizin arasında çözülmemiş bir
şey kalsın istemiyorum.”
Larkin bunun üzerine beni bırakıp kenara çekilince ben de meselenin
ciddi olduğunu anlayıp kendime bir çekidüzen vererek masadan uzaklaşıyorum.
Pamuk pencerelerin önünde yere uzanmış, dünyadan habersiz, patilerini
yalıyorken ben onu yattığı yerden kaldırıp kucağıma alarak odadan çıkıyorum.
Bir an küçük çocuğunu babasının stresli iş görüşmelerini duymaması için
dışarı çıkaran bir anne gibi hissedip kendi kendime gülümsesem de hemen
ardından Larkin’in gerçekten gerildiğini hatırlayıp içim sıkılarak masanın
başına geçiyorum.
Ben Larkin’i düşünerek boş boş bilgisayarımın ekranına bakarken
ofistekiler sırayla gelip Pamuk’u kucaklayıp sevmeye başlıyorlar. Ben de boş
kalan elime telefonumu açıp Ariel’e mesaj atıyorum.
Öpüştük.
Hemen ardından Ariel’in cevabı geliyor.
...!
Gülümseyip telefonu masama koyarak etrafımdaki iş arkadaşlarımın Pamuk
aşkına ortak oluyorum.
*
Saatler sonra mesai bitip herkes teker teker ofisi terk ederken ben de
Ariel’le evdeki erkekleri ekip nerede buluşacağımızı kararlaştırmak için
mesajlaşıyorum.
Sen buraya
gel, şirketin karşısında küçük bir bar var. Fin’e bir şey söyleme.
Hemen cevap geliyor.
Tamam, beş
dakikaya oradayım. Sen Leon’la konuşana kadar Fin’e hiçbir şey yok.
İç çekerek başımı sallayıp yeni bir mesaj yazıyorum.
Leon’a
haksızlık etmiyorum, değil mi? Ona karşı sorumlu değilim...?
Kısa ve net bir cevap alıyorum.
Hayır :)
Ben Ariel’in yaptığı gülen surata gülümserken Larkin’in kapısı
açılıyor, ben telefonu bırakıp ona bakarken o ceketini omzundan arkaya atmış,
yanıma geliyor. “Telefonlar hiç susmadı, özür dilerim.”
Rahatça gülümseyerek başımı iki yana sallıyorum, ama bu kalbimin
Larkin’e atılmaya çalışır gibi çarpmasına engel değil.
“Pamuk nerelerde?”
Larkin etrafına bakınırken ben iskemlemle birlikte geri çekilerek
kucağımda kıvrılıp uyuyakalmış kediciği gösteriyorum. “O kadar çok mıncıklandı
ki ne olduğunu şaşırdı zavallıcık.”
Larkin ceketini masama bırakıp önümde diz çöküyor ve Pamuk’un nefes
aldıkça inip kalkan karnını parmaklarının ucuyla okşayıp bana bakıyor. Bir süre
sessizce bakıştıktan sonra ofiste kalan son insan da bize iyi geceler dileyip
çıkıyor ve kapı kapandığında Larkin uzanarak beni bir kez daha öpüyor.
Bu seferki diğerlerine göre daha hafif, ama hala bitmesini istemediğim
türden. Ben tam gözlerimi kapatmış ve kendimi ona bırakmışken Larkin geri çekilip
bir kez daha dudaklarımı hafifçe öperek ayağa kalkıyor. “Eve mi gidiyorsun?”
Dudaklarımı birbirine sürtüp Larkin’in tadını rujuma iyice
karıştırırken başımı iki yana sallıyorum. “Ariel’le buluşacağım. Sen?”
Kucağımdaki kediciği işaret ediyor. “Ufaklığı eve götürmem gerek.”
Gülümseyerek başımı eğip ufaklığımızın başını okşuyorum. “Pamuk, eve
gidiyorsun.”
Larkin birazdan eğilip onu tek eliyle alarak göğsüne yasladığında Pamuk
da sahibi gibi mavi gözlerini açıp bana bakıyor ve işte o anda her şey değişiyor.
İki sene önce denizi bana tercih eden adamın paramparça ettiği kalbim
iyileşmiş, koşarak şu anda bana bakan mavi gözlü genç adama sarılıyor ve tekrar
aşık oluyoruz...
* * *
