IX
Dün gece Leon’la birlikte yurda döndüğümüzde ona olanları anlattım, ama
Ariel’i aramadım. Nasılsa ertesi gün doktora beraber gideceğimiz için en
azından Ariel ve Fin gece rahat uyusun istemiştim, ama elbette iş Ariel’e ve
benim ona anlatmakta geciktiğim önemli olaylara gelince işler o kadar sorunsuz
gitmiyor.
Sabah ofisi arayıp Larkin’in sekreterine bugün öğlenden sonraya kadar
ofiste olmayacağımı tekrar hatırlattıktan sonra Ariel ve Fin geldiler. Ben
onları karşıma oturtup dün gece olanları anlatarak Larkin’in bana ne
söylediğini de tane tane tekrarladıktan sonra Ariel’in tepesi attı.
“Ve bunu en son ben öğreniyorum, öyle mi?”
“Ariel, uyuyordun—“
“Sen de ağlıyordun!”
“Yapacağın bir şey yoktu, uyudum, şimdi iyiyim, hadi çıkalım, geç
kalacağız.”
Ariel çıkmasına çıktı, ama ilk önce arabayı kullanmama izin vermedi,
sonra da Leon arabayı kullanıp, Fin onun yanında otururken beni arka koltuğa
atıp yanıma geçti.
“Şimdi beni iyi dinle Vivian.”
Evet, bir de Vivian olmuş olmam var ki bütün olanların en vahimi o.
“O Larkin Brent denen dengesiz adam sana ne söylediyse unut. Eğer
gerçekten ben yaptım diyorsan sen yapmışsındır. Sana ne yapıp yapmayacağını
ancak annen, baban ve ben söyleyebilirim.”
Doğru söze ne denir. Başımı salladım.
“O yüzden şimdi doktora gittiğimizde gayet pozitif bir şekilde bütün
testleri yaptırıp bu işi bilen birinden asıl cevabı alacağız, o zamana kadar
somurtmak yok.”
Ariel beni güldürüp Leon’u da onu aramadığı için bir güzel
tartakladıktan sonra yolda bir kaza yapmadan hastaneye varabildik.
Saat 11’e çeyrek var, Doktor Mendel birazdan muayene odasından çıkıp
beni çağırmak üzeredir. Ona Cumartesi gecesi olanlardan bahsettiğimde en az
benim kadar heyecanlandı ve rutin kontrollerime daha bir ay olmasına rağmen en
yakın tarihe bir randevu verdi.
Otis Mendel’le ilk tanıştığımda yedi yaşındaydım, o da yirmi yedi
yaşında, lisansını henüz almış genç bir ruh okuyucu ve aynı zamanda doktordu.
Kendinden neredeyse 12 asır önce yaşamış bir bilim adamının, genetiğin babası
olan Gregor Mendel’in ismini gururla taşıyordu, o yüzden de benimle tanıştıktan
sonra kendini genetik araştırmalara daha da büyük bir heyecanla adadı.
Geçtiğimiz aylarda, 2017’de yaşanan ve insanlık nüfusunun üçte birini
Dünya üzerinden silen büyük felaketin 1000. yıldönümü şeferine birçok bilim
dergisinde en ünlü araştırma yazısı basıldı. Yazının konusu 2017’den sonra
uzayda kolonileşen insanların 2214 yılında okyanus üzerindeki yüzen şehirlere
transfer edilmeden önce yaşadıkları genetik değişimlerin şimdiki insanlığa olan
etkileri.
Otis Mendel bütün bu özel güçleri inceleyen ve bunların insanlığı nasıl
etkilediğini araştırıp bilim dünyasını besleyen nadide insanlardan birisi. Aynı
zamanda bir aile dostu ve benim kimseyle paylaşmadığım çok kişisel sırlarımı
bilen tek insan.
Küçükken güçsüz olduğum için okuldaki arkadaşlarım benimle dalga
geçtiğinde Doktor Mendel’in yanında saatlerce ağlardım. Annemin ya da babamın
yanındayken bile o kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Onlar benim sorunuma bir
çözüm bulamayacakları için daha çok üzülebilirlerdi, ama Doktor Mendel bana
yardım edebilir diye düşünür, aklımda ne varsa bazen bağırıp çağırarak, bazen
de ciddiyetle anlatıp onunla paylaşırdım. Hala da aynı dengeyi sürdürüyoruz.
“Viva?”
Doktor Mendel’in tanıdık sesini duyduğum anda elimdeki dergiyi Ariel’in
kucağına bırakıp ayağa kalkıyorum. Bekleme odasında bizden başka kimse olmadığı
için rahatça gidip Doktor’a sarılıyorum. Boyu benimle hemen hemen aynı, siyah
saçlı, ve yeşil gözlü, çok şakacı bir adam Doktor Mendel.
“Boyun uzamış senin!”
Gülerek ayağımdaki sivri topuklu ayakkabıları gösteriyorum. “Hile
yapıyorum!”
Doktor da göbeğine hafifçe vurarak gözünü kırpıyor. “Ben de korse
takıyorum.”
Ben gülerken Doktor Mendel arkamdaki Ariel’e elini uzatıyor. “Sen
nasılsın Ariel?”
Ariel, Doktor’un elini tutarken diğer eliyle de benim belimi
çimdiriyor. “Ben çok iyiyim, ama bu deli beni korkutuyor.”
“Ne o? Geceleri gelip kolunu falan mı kemiriyor?”
Ariel gülerek gözlerini devirirken Doktor Mendel, arkada Fin’le
bekleyen Leon’u görüyor ve gözlerini kısarak ona yaklaşıyor. “Ben seni bir
yerden tanıyorum...”
“Leon Boyd, iki sene önce Viva’yla birlikte birkaç kez yanınıza
gelmiştik—“
“Denizci olan, evet! Nereden çıktın sen?”
Leon kısaca nereden geldiğini ve ne yaptığını anlatırken Doktor Mendel
ilgiyle dinliyor, sonra Fin’in de elini sıkarak tekrar bana dönüyor. “Gel
bakalım Viva, şu işi bir an önce halledelim.”
Ben de aynı fikirde olduğumu söyleyerek Doktor’un önünden muayene odasına
giriyorum. Kapı kapandığında bütün şakalar ve gülücükler dışarıda kalıyor ve
Doktor Mendel masasının başına değil, benim oturduğum koltuğun karşısına oturup
beyaz önlüğünün önünü açarak bana bakıyor. “Pazar günü konuştuğumuzdan beri
nasılsın? Tekrar bir şey oldu mu?”
Başımı iki yana sallıyorum. “Olmadı, ama size sormak istediğim bir şey
var Doktor.”
Doktor Mendel başını sallayarak sormamı işaret ediyor.
“Bir insanın başka birisiyle güçlerini paylaşabilmesi kesinlikle
imkansız olan bir şey mi?”
“Bana göre kesinlikle imkansız olan hiçbir şey yoktur Viva, neden
soruyorsun?”
“Ama şu anda, şu yaşadığımız devirde imkansız, değil mi?”
Doktor Mendel ısrarlı sorum üzerine iyice meraklanarak kaşlarını
çatıyor. “Kesin bir cevap veremem, eğer sen böyle bir şeye tanık olduysan demek
ki imkanlı.”
“Aslında tanık olmadım, ama Cumartesi gecesi ben şişeleri devirirken
yanımda olan bir arkadaşım gücünü benimle paylaştığı için onları
devirebildiğimi söyledi. Yani bir bakıma o bana yardım etmiş.”
Doktor küçük bir ses çıkararak çenesini sıvazlıyorken ben onun kısılmış
yeşil gözlerinin içine bakıyorum. “Böyle bir şey gerçekten olabilir mi?”
“Daha önce hiç karşılaşmadım, ama ona bakarsan senin gibi bir insanla
da daha önce hiç karşılaşmamıştım.”
“Ama kayıtlarda benim gibi olan insanlar vardı, sadece siz o sırada
bilmiyordunuz. Benim türüm bilinmeyen bir şey değil Doktor. Öyle olsaydı şimdi
bütün dünyanın beni tanıması gerekiyordu. Ama gücünü bir başkasıyla
paylaşabilen bir insan daha önce hiç olmamış. Yanılıyor muyum?”
Doktor Mendel hafifçe dudağını bükerek başını iki yana sallıyor. “En
azından benim ulaşabildiğim kayıtlarda yok ve ben oldukça fazla tıbbi kayıda
ulaşabiliyorum Viva. Bunu sana söyleyen arkadaşının ismini verirsen belki—“
“Vermemem daha iyi olur Doktor.”
Doktor anlayışla başını sallıyor ve gülümsüyor. “Elbette, anlıyorum. O
halde o arkadaşını şimdilik bir kenara bırakıp sana dönelim.”
Derin bir nefes alarak Doktor Mendel’in masada duran kalın dosyaya
uzanmasını izliyorum. O benim dosyamı alıp en yakın tarihteki test sonuçlarımı
açarken ben de dudağımı kemirerek ona bakıyorum.
“Eğer birazdan yapacağım kan testinin sonucu en son yaptığımızdan
farklı bir şey verirse diğer testlere geçeriz, ama aynı kalırsa—“
“Hala güçsüz olduğum belli olacak, biliyorum Doktor.”
Doktor Mendel dosyayı kapatıp bir doktor gibi değil de, ikinci bir
babaymış gibi bana gülümsüyor. “Aynı kalmayabilir Viva.”
“Ama kalabilir de.”
Doktor başını sallıyor ve beni olduğumdan daha fazla heyecanlandırmadan
dosyayı bırakıp kanımı almak için yerinden kalkıyor. Ben gömleğimin sol kolunu
kıvırıyorken Doktor Mendel eldivenlerini takıp küçük bir tüp ve turnike
aldıktan sonra yanımda yere çöküyor. Turnike dirseğimin biraz üzerinde bağlanıp
hafifçe sıkıldıktan sonra Doktor kendi eliyle de işaret ederek parmaklarımı
birkaç kez açıp kapatmamı söylüyor.
Söylediğini yapıyorum ve birazdan Doktor hafifçe şişkinleşmiş damarımın
üzerinde iğneyle minik bir delik açarak tüpü kıpkırmızı kanla dolduruyor. Kan
alınma işi bittikten sonra derin bir nefes alıyorum ve doktorun verdiği pamuğu
koluma bastırırken onun bütün sorularımın cevabı olan kanımla birlikte
makinelere gitmesini izliyorum.
Doktor Mendel bana sık sık geçmişte kan testlerinin ne kadar çok zaman
aldığından bahsedip şu anda aslında ne kadar şanslı olduğumuzu söylerdi. Bugün
ise az önce benim doldurduğum küçük bir tüp kanla bile bir insanın bütün sağlık
durumunu detaylarıyla veren çok kapsamlı testler sadece birkaç dakika içinde
yapılabiliyor.
“Birazdan sorumuzun cevabını öğreneceğiz.”
Doktor Mendel tüpü makineye yerleştirip kapağı kapatıyor ve küçük bir
düğmeye bastıktan sonra önündeki çekmeceden bir tane lolipop çıkarıp bana
uzatıyor. “Artık eskisi kadar çok küçük hastam yok, lolipoplar burada öylece
bekliyor.”
Gülümseyerek kırmızı lolipopu doktorun elinden alıp paketini açıyorum.
Ben çilekli şekeri yerken Doktor Mendel dosyama bir şeyler not alıyor ve
birazdan makine sonuçların hazır olduğunu söyleyen sinyal sesini verdiğinde
ikimiz de kalkarak yazıcıdan çıkan sonuç kağıdını bekliyoruz.
Doktor Mendel kağıdı alıp sayılara şöyle bir bakarken ben de göz ucuyla
inceliyorum, ama ne acıdır ki kendi test sonuçlarımı yorumlayacak kadar bile
bir şey bilmiyorum, o yüzden sadece Doktor’un son kararını bekliyorum.
“Bir değişiklik var mı?”
“Maalesef Viva,” Doktor dönüp masadaki dosyayı açarak önceki test
sonuçlarına tekrar baktıktan sonra bu sefer kesin olarak başını iki yana
sallıyor. “Bir değişiklik yok. Çok ufak kaymalar var elbette, ama hiçbiri
durumu değiştirecek kadar kritik değil.”
Elimdeki lolipopu sağa sola çevirerek başımı sallıyorum.
“Eğer bir kez olduysa tekrar olacaktır, o zaman geldiğinde tekrar
bakarız, lütfen üzülme.”
Buruk da olsa bir gülümsemeyle Doktor’a bakıyorum. “Biliyorum, ama
umutlanmadan edemiyorum.”
Doktor Mendel başını sallayıp gülümseyerek bana sarılıyor ve benim
kahrolası gözlerim yine doluyor. “Belki de artık vazgeçmem gerek Doktor, ne
dersiniz?”
Bu söylediğimin Doktor’u öfkelendireceğini bilmeme rağmen kendimi
tutamıyorum ve nitekim Doktor Mendel de birazdan beni omuzlarımdan tutarak
gözlerimin içine bakıyor. “Asla. Bir daha öyle bir şey duymayacağım. Ben
hayatta olduğum sürece anlaştığımız gibi görüşeceğiz ve ben seni test edeceğim.
İmkansız diye bir şey yoktur Viva.”
Yaşlı gözlerle gülümseyerek başımı sallıyorum. “İmkansız diye bir şey
yoktur.”
*
Doktorun yanından ayrılmam çok vakit almadığı için Ariel işlerin benim
istediğim gibi gitmediğini anlamış olmalı ki yol boyunca güçlerle ya da
testlerle ilgili tek kelime etmedi, kimseyi de konuşturmadı. Leon arabayı dün
gece aldığı yere, şirketin önüne park ettikten sonra ben hepsiyle akşam
görüşeceğimi söyleyerek ve biraz da gülümsemeye çalışarak binaya girdim.
Larkin bugün bütün gün dışarda olacağı için rahatım, ama bir yandan da
geri dönmesini istiyorum çünkü ona sormam gereken çok fazla şey var. Dün gece
bana söyledikleri eğer doğruysa, ki testlerden sonra şu anda oldukça gerçekçi
geliyor, neden benim üzerimde gücünü kullandığını açıklamasını isteyeceğim.
Küresel yasalara göre gücü ne olursa olsun karşısındakinin rızası olmadan bir
insanın gücünü kullanması kesinlikle yasak.
Tabii benim şu anda yasaları ne kadar umursadığım tartışılır. Elbette
kalkıp Larkin’i polise şikayet edecek değilim, ama yine de bana bir açıklama
borçlu olduğunu bilmesi gerek.
Belki de dün ağlayarak onun yanından kaçmasaydım anlatacaktı...
“Viva, ne oldu?”
Yasmin’in sesini duyunca elimi gözlerimden çekerek başımı kaldırıp ona
bakıyorum. “Hiçbir şey?”
“Sabah geldim, doktorda olduğunu söylediler, iyi misin?”
“İyiyim, önemli bir şey değil, rutin kontroller.”
Ağzım Yasmin’e cevap veriyor, ama aklımda tilkiler dönüyor. Acaba
Yasmin dün gece Larkin’in neden bahsettiğini biliyor mudur? Çok yakın arkadaş
değiller mi, elbette biliyordur.
“Viva, seninle biraz konuşabilir miyiz? Özel olarak...”
Biliyor.
“Tabii, sen toplantı odasına geç ben de telefonumu alıp geliyorum.”
Yasmin önden giderken ben sadece birkaç saniye sürecek olan telefon
alma eylemini geciktirdikçe geciktiriyorum. En kötü ne olabilir? “Larkin sana yalan söyledi Viva, o aslında deli.” diyebilir.
Konuşacağımız şeyin ne olduğunu bilmeden ve korktuğumu belli etmemeye
çalışarak toplantı odasına giriyorum ve kapıyı kapattığım anda Yasmin konuşmaya
başlıyor.
“Larkin seninle adam gibi konuşacak cesareti bir daha ne zaman bulur
bilmiyorum, ama Viva, dün akşam sana söylenenler doğru.”
Tek bir adım daha atamadan orada öylece durup Yasmin’e bakıyorum. Bana
söylenenler doğruymuş. Larkin gerçekten güçlerini paylaşabiliyormuş. O şişeleri
ben devirmemişim. Ama nasıl?
“Nasıl?”
“Larkin’in durumu çok özel Viva. Özel ve gizli. Eğer Larkin’in
güçlerini paylaşabildiği basına sızarsa—“
“Yasmin ne basını, ne sızması? Ben daha kendim bile inanamıyorum, bir
de basına mı sızdıracağım? Beni susturmak için mi bunları bana anlatıyorsun?”
Yasmin başını hızla iki yana sallıyor. “Hayır, elbette hayır! Sadece
Larkin’in deli olduğunu düşünmeni istemiyorum, o da istemiyor.”
Elim hala kapının kolundayken Yasmin’e bakıyorum. “Dün gece Larkin’in
bana söylediği şey imkansız Yasmin—“
“Değil.”
Yasmin’in kelimesi o kadar kesik çıkıyor ki devamında bir şey olduğunu
biliyorum, ama o anlatmakta tereddüt ediyor gibi duruyor. “Bunları sana benim
anlatmamam gerek, ama Larkin dün geceden sonra aklını kaçıracak gibiydi Viva—“
Bir anda içimi korkunç bir telaş kaplıyor. Yasmin’in tereddütü ve beni
alıp özel olarak konuşması, yüzündeki endişe...
“Larkin’e bir şey mi oldu yoksa?”
“Hayır, iyi, şu anda evde—“
“Evde mi? Bugün tonlarca toplantısı vardı Yasmin? Evdeyse iyi değil
demektir, ne oldu?”
Yasmin benim daha da telaşlanıp korktuğumu görünce yerinden kalkıp
yanıma geliyor. “Paris onunla birlikte. İyi, gerçekten, ama çok fazla düşünmesi
gereken şey var. Larkin’in özel durumundan çok fazla insan haberdar değil.”
“Tabii ki değil! Burada bütün kuralları alt üst eden bir insandan
bahsediyorsun, eğer söyledikleri gerçekten, gerçekten doğruysa...”
Yasmin tekrar kendinden emin bir şekilde başını sallıyor ve bana inanmaktan
başka bir seçenek kalmıyor. “Larkin şu ana kadar görülmemiş bir tür
demektir...”
“Öyle ve bunu çok sınırlı sayıda insanların dışında kimse bilmiyor.”
Kalbim kulaklarımda atıyor. Larkin Brent, güçlerini başkalarıyla
paylaşabilen ilk insan, tek insan. Ben ne kadar güçsüzsem Larkin o kadar güçlü. Ben ne kadar önemsizsem
Larkin yaşadığımız dünyada o kadar önemli.
“Viva, sormak istediğin tonlarca soru olduğunu biliyorum ve senden bir
arkadaşın olarak rica ediyorum, lütfen Larkin’le konuş.”
“Efendim?”
“Larkin ona inanmadığını, ondan korktuğunu sanıyor. Sana söyledikleri
bir şekilde yayılırsa onu tekrar Rivka’ya göndereceklerinden—“
Yasmin cümlesini bitirmeden aniden susuyor, ama duyduklarım gözlerimi
faltaşı gibi açmam için yeterli oluyor. “Rivka için söylenenler doğruydu!
Yasmin!”
Yasmin işaret parmağını dudaklarına bastırarak susmamı işaret ediyor ve
ben sesimi kesiyorum, ama ağzım hala açık kalıyor.
“Hepsi doğru değil! Bak Viva, bunları sana ben anlatamam, Larkin’den
duyman daha iyi. Şu anda çıkabilir misin?”
“Yasmin!”
“Biliyorum! Çıkabilir misin?”
Elimi ağzıma kapatarak başımı sallıyorum. Daha önce ışınlanmayı hiç bu
kadar çok istememiştim.
“Tamam, gel, şirketin şoförü bizi götürür. Ama önce yüzünün ifadesini
düzelt, hayalet görmüş gibisin.”
Hayalet görsem daha az dehşete kapılacağım kesin. Derin bir nefes alıp
yavaşça veriyorum. “Tamam, iyiyim, gidelim.”
Yasmin’e başka bir şey söylemesi için fırsat vermeden kapıyı açıyorum
ve masama gidip çantamı alırken Larkin’in sekreterine de gittiğimi söyleyip
telefonumu işaret ediyorum, o gülümseyerek başını salladığında ben de aynı
şekilde gülümseyip Yasmin’le dışarı çıkana kadar da gülümsemeye devam ediyorum.
Ofisten çıkıp asansöre bindiğimizde gülümsemem silinip yerini yine o
derin endişe alıyor. Neden ve kimin için endişelendiğimi tam olarak bilmiyorum,
ama bir gün Larkin Brent yüzünden kalp krizi geçirip ölürsem birilerinin aileme
yüklü bir tazminat ödeyeceğini umuyorum.
*
Şehir dışındaki Brent malikanesine varmamız neredeyse bir saat sürüyor.
Şoför bahçeye girip üç katlı evin önünde durduğu anda ben kendimi arabadan
dışarı atıyorum. Daha önce bu eve hiç gelmemiş, hatta önünden bile geçmemiş
olmama rağmen merdivenleri hızla tırmanıp açık kapının önünde bekleyen uşak
görünümlü adama bakıyorum, ama ben daha bir şey söylemeden o beni içeri davet
ediyor. “Buyrun Bayan Royd.”
Hiç tereddüt etmeden buyuruyorum, ama buyurduğum anda nereye gideceğimi
bilemiyorum. Hemen karşımda iki yandan yukarı doğru çıkan merdivenler duruyor
ve ben yukarı çıkıp çıkmayacağımı bile bilemezken Yasmin imdadıma yetişiyor.
“İkinci katta, beni takip et.”
Yasmin’i takip ederek merdivenleri çıkarken duvarlardaki mutlu aile
resimleri beni karşılıyor. Larkin’in her yaştan resimleri, Anne Brent, Baba
Brent, hatta büyük anne ve büyük baba bile burada.
Brentlerin aile tabloları bittiğinde merdivenler de bitiyor, bu sefer
uzun bir koridorda yürümeye başlıyoruz. Yasmin bir iki odayı geçtikten sonra
sağda bir kapıya vuruyor. “Larkin, biz geldik.”
Az önce korkusuzca merdivenlere atılan ben, şimdi karşımdaki kapı
açılıp içerden Larkin’in görünmesi fikriyle neredeyse titreyecek haldeyim.
Burası onun evi ve her şey o kadar farklı, o kadar gerçek dışı ki bir an neden
buraya gelmeyi kabul ettiğimi sorgulamadan edemiyorum. Benim küçük sorgumda
henüz karar verilmemişken kapı açılıyor ve korkularımın aksine uykulu bir Paris
görünüyor. “Viva?”
Ben başımı sallarken Yasmin, Larkin’in nerede olduğunu soruyor. Paris
uzun saçlarını elleriyle toparlaren koridorun diğer ucundaki bir başka
merdiveni işaret ediyor. “Arka bahçede. Bir saat kadar önce indi, ben
uyuyakalmışım.”
“Larkin hiç uyudu mu?”
Paris başını iki yana sallıyor ve Yasmin bunu duyunca iç çekerek bana
dönüyor. “Seni onun yanına götüreyim.”
Uysallıkla başımı sallayarak Yasmin’i takip ederken bir anda Ariel ve
Fin’le olan arkadaşlığıma dışardan bakıyormuş gibi hissediyorum. Larkin’in
yerinde ben olsam aynı şeyleri Ariel ve Fin’in de yapacağını tahmin
edebiliyorum.
Bütün gece uyumadan beni dinlemek, sonra beni rahatlatabilmek için,
olmadık bir şekilde çok gizli sırrımı paylaşıp sonra da arkasına bile bakmadan
yanımdan kaçan deliyi bulup bana getirmek.
Dün geceyi hatırlayınca korkunç bir utanç dalgası içime yayılıyor.
Larkin’e söylediğim, daha doğrusu suratına haykırdığım her şey bir bir aklıma
geliyor. Ona yalancı olduğunu söyleyişim, bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi
elimi ondan çekişim, ofisten koşturarak çıkarken yüzüne bile bakmayışım...
Ben dün yaptığım ve söylediğim her şey için pişman olmakla meşgulken
Yasmin bir kapıyı açıp beni dünya üzerinde var olduğunu bilmediğim bir cennete
çıkarıyor. Sık ağaçlar, onların arasından giden patikalar, bir süs havuzu ve
adını bile bilmediğim bir sürü çiçekle süslenmiş büyüleyici bir bahçe burası.
Binbir çeşit koku, rüzgarla birbirine karışıp benim ciğerlerime
doluyorken Yasmin biraz ilerde bir ağacın altına oturmuş olan Larkin’e
sesleniyor ve ben de o anda burada oluş sebebimi tekrar hatırlıyorum.
Larkin adını duyduğu anda başını kaldırıp bizi görünce ayağa fırlıyor.
Onun ani hareketinden ve yüzündeki korkudan gerçekten de anlatılanların doğru
olduğunu anlıyorum. Dün yaptıklarım bu adamı bu kadar üzmüş ve korkutmuş olduğu
için neredeyse kendimden nefret edecek bir haldeyim. Oysa o kar tanelerini
dilimizle yakalamaya çalışırken her şey ne kadar da basit ve eğlenceliydi.
Lanet olası telefonum ve onun hatırlatma alarmı!
“Viva, burada ne arıyorsun?”
“Larkin, dün yaptıklarım için—“
“Yasmin, neden onu buraya getirdin?”
Lafım yarıda kesilince şaşkınlıkla önce Larkin’e sonra da Yasmin’e
bakıyorum. Yasmin benim kadar şaşkın görünmüyor.
“Bunu konuşman gereken kişi ben ya da Paris değil Larkin.”
Yasmin öyle bir ses tonuyla bunu Larkin’e söylüyor ki buraya
getirilmemin bambaşka ve benim düşündüklerimin çok ötesinde bir sebebi olduğunu
düşünmeden edemiyorum. Neler döndüğünü sormak ve kesin cevaplar almak
istiyorum, ama ikisinin arasına girmekten de korkuyorum.
“Viva’yı yeteri kadar üzdüm, başka bir şey bilmesi gerekmiyor—“
“Evet, gerekiyor.”
Demek ki o kadar da korkmuyormuşum. Beynim yine benden habersiz ağzımla
iş birliği yapmaya başladı.
“Bugün doktora gittim ve şişeleri benim devirmediğim kesin olarak
anlaşılmış oldu. Bana uzun bir açıklama borçlusun Larkin.”
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır derler, ama benim şu andaki tonum
Larkin’i korkudan bir deliğe sokacak kadar sert çıkıyor. Yine kendime kızarak
Larkin koşarak kaçmadan önce tekrar konuşuyorum. “Dün geceden beri düşünüyorum
ve bilmek istediğim o kadar çok şey var ki...”
Doğru notalara bastığımı biliyorum, çünkü Larkin’in ifadesi rahatlıyor.
“Buraya gelmeden önce Yasmin’in söyledikleri iyice kafamı karıştırdı.
Neye inanacağımı bilmiyorum, o yüzden senden duymam gerekiyor Larkin.
Lütfen...”
Larkin bana bakıyorken Yasmin yanımızdan uzaklaşıyor, bahçe kapısı
açılıp kapandığında ben derin bir nefes alarak Larkin’le yalnız kalma fikrinin
beni korkutmamasına çalışıyorum.
“Hala benden korkuyorsun.”
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırıyorum. “Aklımı da okuyabiliyor musun?”
Başını iki yana sallıyor. “Hayır.”
Ben soruyu sorarak korktuğumu itiraf etmiş oluyorum.
“Korkuyorum, ama korku filmlerinde insanların arkasından koşturan
canavarlardan korktuğum gibi değil.”
Az önce sesimin tonunu ayarlayamıyordum, şimdi de kurduğum cümlelerin
yaş sınırını. Ben nasıl olur da 6 yaşından daha büyük bir insanın kurabileceği
cümleleri kurarım diye düşünüyorken Larkin iç çekerek tekrar ağacın altına
oturuyor ve bana yanını işaret ediyor.
“Ben anlatırken ayakta durmak istemezsin. Hikayem uzun ve ayakkabıların
uygun değil...”
Hafifçe gülümseyerek başımı sallıyorum ve onun hemen yanına çöküp
oturuyorum. Kollarımız yine birbirine değiyor, ama bu sefer uzaklaşmak yerine
ona daha çok sokulmak istiyorum. Elimi omzundan atıp sarılmak, saçlarını
okşayıp her şeyin geçtiğini söylemek...
Larkin Brent bende olmadık zamanlarda ortaya çıkan garip bir şefkat
duygusu yaratıyor. Şu anda da o kadar sakin, duru ve yorgun ki, onu konuşturmak
yerine uyutmak istiyorum, ama merakım beni engelliyor.
“Ben güçlerimi diğer insanlarla paylaşıp onların güçlerini de istediğim
zaman kullanabiliyorum.”
Tam duyacağım şeye hazır olduğumu düşünürken yeni bir tanesi gelip
anında içime oturuyor. “Başkalarının güçlerini mi kullanıyorsun?”
Usulca başını sallıyor. “Evet. Dünyada bunu benden başka yapabilen
ikinci bir insan daha yok. O yüzden 12 yaşından beri Rivka’daki özel bir okulda
eğitim alıyorum.”
“Larkin, Rivka’da gerçekten işkence mi yapıyorlar?”
Mavi gözleri hafifçe kısılarak gülümsüyor. “Hayır...”
En azından bunu duymak beni rahatlatıyor ve derin bir nefes alarak
arkamdaki ağacın gövdesine yaslanıyorum, Larkin anlatmaya devam ediyor.
“Rivka’daki çoğu okulun Morina’daki ya da başka bir şehirdeki okullardan
farkı yok, ama benim okulum biraz değişik.”
“Ne gibi?”
“Morina’daki gibi normal okullar insanlara güçlerini nasıl
kullanacaklarını öğretip sınırları aşmalarına yardım ediyorlar, ama benim
okulum tam tersi, güçlerimizi nasıl bastıracağımızı öğretiyor.”
Başımı sallıyorum, ama başka bir soru sormuyorum, Larkin yerden birkaç
tane ot koparıp parmaklarının arasında kıvırırken anlatmaya devam ediyor.
“İşkence yapmıyorlar, ama rahat da bırakmıyorlar. Sürekli sağlık
kontrollerinden geçip geceleri başımızda nöbetçilerle uyuyoruz.”
“Senin gibi olan başkaları da mı var?”
“Gücü benimle eş olan başka birisi yok, ama benzer durumda olanlar
var.”
Anladığımı söyleyerek başımı sallıyorum. Şu anda diğerleri beni zerre
kadar ilgilendirmiyor. “Canınızı yakıyorlar mıydı?”
“İsteyerek değil, ama karşı koyma egzersizlerinde hem zihinsel, hem de
fiziksel olarak çok yoruluyordum. Tekrar yapmak isteyeceğim şeyler değil.”
“Oraya geri dönmekten o yüzden bu kadar korkuyorsun.”
Küçük bir çocuk gibi başını sallıyor ve ben dayanamayarak uzanıp onun
ensesindeki saçları hafifçe okşuyorum. Larkin ne hissediyor bilmiyorum, ama ben
ona dokunduğum anda tüylerim diken diken oluyor. O elektrik, o güç her neyse
yine içime yayılıyor.
“Bugün doktoruma senden bahsettim.”
Mavi bakışlar aniden bana dönüyor, ama ben onu sakinleştirmek için
açıklıyorum. “İsim vermeden.”
“Doktorunun adı nedir?”
“Otis Mendel. İsim vermedim Larkin—“
“Versen de önemli değilmiş, Doktor Mendel beni tanıyor.”
İşte şimdi gerçekten şaşırıyorum. Elimi onun saçlarından çekip
oturduğum yerde dikleşiyorum. “Doktor Mendel’i tanıyor musun?”
“Doktor Mendel’i herkes tanıyor Viva. Adam çağımızın en iyi
genetikçisi.”
Doğru. Doktor Mendel’i o kadar uzun zamandır tanıyorum ve ona o kadar
yakınım ki sanki benden başka bir hastası olmayacakmış gibi geliyor.
“Bana hiçbir şey söylemedi.”
“Bana da seninle ilgili bir şey söylemedi.”
“Doktor Mendel’le benim hakkımda mı konuştun?”
Artık şaşırmaya bile tenezzül etmiyorum, sürekli bir şaşkınlık
halindeyim. Rahatlamam hataydı.
“Seninle tanıştıktan sonraki gün konuştuk.”
“Neden?”
Larkin bana öyle bir bakıyor ki sanki cevabını bildiğim bir soruyu
gereksizce sormuş gibi hissediyorum, ama yine de ne olduğunu bulamıyorum.
“Çünkü sen de farklısın. O gün asansöre birlikte bindiğimizden beri
farkındayım.”
“Ve bana hiçbir şey söylemedin!”
“Sen zaten kendinin ne olduğunu biliyorsun, ne söyleyebilirdim?”
“Bilmem...Herhangi bir şey!”
Larkin gülümseyerek düğüm yaptığı otları bir kenara atıp yenilerini
alıyor. “Söylemezdim. Şimdi bile ne yapacağını şaşırıyorsun—“
“En azından şişeleri devirdiğim zaman gereksizce umutlanmazdım.”
Az önceki gülümseme derhal silinip yerini pişmanlık alıyor ve bu sefer
ben uzanıp Larkin’in elini tutuyorum. “Ama olan oldu, artık biliyorum.”
Larkin de başını sallıyor ve diğer elini benim elimin üzerine
kapatıyor. “Sana dokunduğum zaman rahatsız mı oluyorsun?”
Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Bana dokunmasını sevip
sevmediğime kendim bile karar vermiş değilim. “Bilmiyorum.”
“Eminim bu kadar çok dokunduğum için garip bir adam olduğumu
sanıyorsun.”
“Biraz...”
Dürüstlüğüm onu gülümsetince ben de gülümsüyorum. “Ama şikayet ettiğimi
söyleyemem.”
Bunun üzerine beş saniyeden daha fazla bakamadığım mavi bakışlar bana
dönüyor ve ben yutkunuyorum. “Bana dokunmanın özel bir sebebi mi var?”
Mavi gözler yukarı aşağı hareket ediyor. Larkin başını sallıyor olmalı,
ama ben fazla dikkat edemiyorum.
“Sana dokunduğum zaman rahatlıyorum.”
“Efendim?”
Söylediği şeyi sapıkça bir saplantı olarak algılamamaya çalışarak tekrar
ellerimize bakıyorum ve o açıklıyor. “Benim gücüm, o bastırmaya çalıştığım güç
için benim bedenim çok küçük geliyor. Sana dokunduğum zaman sen farkında
olmasan da gücü paylaşıyoruz ve ben rahatlıyorum.”
“Çünkü ben boş bir kutuyum...”
Şimdi anlıyorum. Bütün o rastgele dokunuşlar aslında rastgele değilmiş.
Bakışlarımı tekrar onun yüzüne kaldırarak gözlerine bakıyorum. “Gücünün
fazlasını ben alıyorum, çünkü benim içim boş.”
“İçin boş değil—“
“Ne demek istediğimi anladın. Ben güçsüzüm, sen güçlü, bende bir sürü
boş yer var, sende yok.”
Gülümsüyor ve başını sallıyor.
“Bana söyleyebilirdin Larkin. İlk gün değil belki, ama sonra.”
“Seni zor durumda bırakacağımı hiç düşünmemiştim. Bunu başkasıyla
paylaşmak benim için çok kolay bir şey değil Viva.”
“Peşinde birileri mi var? Neden bu kadar korkuyorsun?”
“Bilirlerse olabilir. İçi dolu bir silah gibiyim, ne zaman patlayacağım
belli değil, sen de biliyorsun.”
Cumartesi gecesi, Fin’in partisi, şişeler...
“O gece gücünü kontrol edemedin. Bana dokunduğunda...”
Başını sallıyor. “Sen de çok gergindin ve bluzün...”
Aman tanrım, hep o sarı bluz yüzünden! Ariel ne yaptığını bilse
kafasını duvarlara vururdu.
“Bluzden bahsetmeyelim lütfen.”
Gülümsüyor. “Aslında orada gücümü paylaşmak için dokunmamıştım, ama ne
olduysa sen sanki bir anda onu içimden çektin, sonrasını da biliyorsun.”
Başımı sallıyorum. Üç gündür başıma bela olan şeyi elbette biliyorum.
“Eğer kontrol edemezsen gerçekten tekrar Rivka’ya dönme tehliken var
mı?”
“Bilmiyorum, ama öyle bir şey tekrar yaşanırsa ve buna başkası tanık
olursa babamın durumdan pek memnun olacağını sanmıyorum.”
Larkin bunu söyledikten sonra bir anda beynimde bir şimşek çakıyor. Dün
gece olanların hepsini Ariel, Fin ve Leon da biliyor!
“Larkin ben çok kötü bir şey yaptım!”
Larkin kaşlarını çatınca ben de bir çırpıda söyleyiveriyorum. “Dün gece
bana söylediklerini Ariel’e, Fin’e ve Leon’a da anlattım! Ama kimseye
söylemezler, söz veriyorum! Hatta hemen şimdi arayıp söyleyeceğim!”
Ben çantamın içine balıklama dalacakmış gibi telefonumu ararken Larkin
ellerimi tutup beni durduruyor. “Önemli değil, söylemeyeceklerine eminim—“
“Ama sır olduğunu bilmiyorlar, tesadüfen söylerlerse—“
“Akşam eve döndüğünde konuşursun—“
“Hayır, en azından mesaj atmama izin ver. İçim rahat etmeyecek Larkin.”
Larkin gülümseyerek ellerimi bırakıyor ve ben telefonumu bulup tek bir
mesaj yazıp üç kişiye birden yolluyorum.
Bugün Larkin hakkında söylediklerimi HİÇ KİMSEYE
söylemeyin. Sakın. Akşam konuşuruz.
“Tamam, güvendeyiz.”
“Seni bu sorumluluğun altına soktuğum için üzgünüm Viva.”
Hala biraz sarsılmış bir haldeyim, ama bu tutamayacağım bir sır değil.
“Üzgün olacak bir şey yok. İkimiz de hala tek parçayız, değil mi? Hem şirkette
neler olduğunu bilen birinin daha olması kötü bir şey değil. Bu ay gölgen
olarak yaşamayacak mıydım zaten?”
Konuşmaya başladığımızdan beri ilk defa rahatça, korkmadan, geniş geniş
gülümsüyor. Gözleri kısılıyor, dudakları inceliyor, bir anda dünyanın en
sevimli adamı olup çıkıyor.
“Sırrın benimle güvende Larkin, söz veriyorum.”
Başını sallıyor. “Biliyorum Viva.”
Bu gün başlarken bunların olacağını tahmin bile edemezdim, ama şu anda
Brentlerin malikanesinde, onların cennet gibi olan arka bahçelerinde, Larkin
Brent’le onun en büyük sırrını paylaşıyorum. Hala güçlerim olmayabilir, ama
birkaç saat önce yaşadığım hayal kırıklığının yerini şimdi daha hafif bir duygu
alıyor. Henüz adını koyamıyorum, ama özel hissediyorum ve mutlu oluyorum...
* * *
