IX

 

Dün gece Leon’la birlikte yurda döndüğümüzde ona olanları anlattım, ama Ariel’i aramadım. Nasılsa ertesi gün doktora beraber gideceğimiz için en azından Ariel ve Fin gece rahat uyusun istemiştim, ama elbette iş Ariel’e ve benim ona anlatmakta geciktiğim önemli olaylara gelince işler o kadar sorunsuz gitmiyor.

Sabah ofisi arayıp Larkin’in sekreterine bugün öğlenden sonraya kadar ofiste olmayacağımı tekrar hatırlattıktan sonra Ariel ve Fin geldiler. Ben onları karşıma oturtup dün gece olanları anlatarak Larkin’in bana ne söylediğini de tane tane tekrarladıktan sonra Ariel’in tepesi attı.

“Ve bunu en son ben öğreniyorum, öyle mi?”

“Ariel, uyuyordun—“

“Sen de ağlıyordun!”

“Yapacağın bir şey yoktu, uyudum, şimdi iyiyim, hadi çıkalım, geç kalacağız.”

Ariel çıkmasına çıktı, ama ilk önce arabayı kullanmama izin vermedi, sonra da Leon arabayı kullanıp, Fin onun yanında otururken beni arka koltuğa atıp yanıma geçti.

“Şimdi beni iyi dinle Vivian.”

Evet, bir de Vivian olmuş olmam var ki bütün olanların en vahimi o.

“O Larkin Brent denen dengesiz adam sana ne söylediyse unut. Eğer gerçekten ben yaptım diyorsan sen yapmışsındır. Sana ne yapıp yapmayacağını ancak annen, baban ve ben söyleyebilirim.”

Doğru söze ne denir. Başımı salladım.

“O yüzden şimdi doktora gittiğimizde gayet pozitif bir şekilde bütün testleri yaptırıp bu işi bilen birinden asıl cevabı alacağız, o zamana kadar somurtmak yok.”

Ariel beni güldürüp Leon’u da onu aramadığı için bir güzel tartakladıktan sonra yolda bir kaza yapmadan hastaneye varabildik.

Saat 11’e çeyrek var, Doktor Mendel birazdan muayene odasından çıkıp beni çağırmak üzeredir. Ona Cumartesi gecesi olanlardan bahsettiğimde en az benim kadar heyecanlandı ve rutin kontrollerime daha bir ay olmasına rağmen en yakın tarihe bir randevu verdi.

Otis Mendel’le ilk tanıştığımda yedi yaşındaydım, o da yirmi yedi yaşında, lisansını henüz almış genç bir ruh okuyucu ve aynı zamanda doktordu. Kendinden neredeyse 12 asır önce yaşamış bir bilim adamının, genetiğin babası olan Gregor Mendel’in ismini gururla taşıyordu, o yüzden de benimle tanıştıktan sonra kendini genetik araştırmalara daha da büyük bir heyecanla adadı.

Geçtiğimiz aylarda, 2017’de yaşanan ve insanlık nüfusunun üçte birini Dünya üzerinden silen büyük felaketin 1000. yıldönümü şeferine birçok bilim dergisinde en ünlü araştırma yazısı basıldı. Yazının konusu 2017’den sonra uzayda kolonileşen insanların 2214 yılında okyanus üzerindeki yüzen şehirlere transfer edilmeden önce yaşadıkları genetik değişimlerin şimdiki insanlığa olan etkileri.

Otis Mendel bütün bu özel güçleri inceleyen ve bunların insanlığı nasıl etkilediğini araştırıp bilim dünyasını besleyen nadide insanlardan birisi. Aynı zamanda bir aile dostu ve benim kimseyle paylaşmadığım çok kişisel sırlarımı bilen tek insan.

Küçükken güçsüz olduğum için okuldaki arkadaşlarım benimle dalga geçtiğinde Doktor Mendel’in yanında saatlerce ağlardım. Annemin ya da babamın yanındayken bile o kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Onlar benim sorunuma bir çözüm bulamayacakları için daha çok üzülebilirlerdi, ama Doktor Mendel bana yardım edebilir diye düşünür, aklımda ne varsa bazen bağırıp çağırarak, bazen de ciddiyetle anlatıp onunla paylaşırdım. Hala da aynı dengeyi sürdürüyoruz.

“Viva?”

Doktor Mendel’in tanıdık sesini duyduğum anda elimdeki dergiyi Ariel’in kucağına bırakıp ayağa kalkıyorum. Bekleme odasında bizden başka kimse olmadığı için rahatça gidip Doktor’a sarılıyorum. Boyu benimle hemen hemen aynı, siyah saçlı, ve yeşil gözlü, çok şakacı bir adam Doktor Mendel.

“Boyun uzamış senin!”

Gülerek ayağımdaki sivri topuklu ayakkabıları gösteriyorum. “Hile yapıyorum!”

Doktor da göbeğine hafifçe vurarak gözünü kırpıyor. “Ben de korse takıyorum.”

Ben gülerken Doktor Mendel arkamdaki Ariel’e elini uzatıyor. “Sen nasılsın Ariel?”

Ariel, Doktor’un elini tutarken diğer eliyle de benim belimi çimdiriyor. “Ben çok iyiyim, ama bu deli beni korkutuyor.”

“Ne o? Geceleri gelip kolunu falan mı kemiriyor?”

Ariel gülerek gözlerini devirirken Doktor Mendel, arkada Fin’le bekleyen Leon’u görüyor ve gözlerini kısarak ona yaklaşıyor. “Ben seni bir yerden tanıyorum...”

“Leon Boyd, iki sene önce Viva’yla birlikte birkaç kez yanınıza gelmiştik—“

“Denizci olan, evet! Nereden çıktın sen?”

Leon kısaca nereden geldiğini ve ne yaptığını anlatırken Doktor Mendel ilgiyle dinliyor, sonra Fin’in de elini sıkarak tekrar bana dönüyor. “Gel bakalım Viva, şu işi bir an önce halledelim.”

Ben de aynı fikirde olduğumu söyleyerek Doktor’un önünden muayene odasına giriyorum. Kapı kapandığında bütün şakalar ve gülücükler dışarıda kalıyor ve Doktor Mendel masasının başına değil, benim oturduğum koltuğun karşısına oturup beyaz önlüğünün önünü açarak bana bakıyor. “Pazar günü konuştuğumuzdan beri nasılsın? Tekrar bir şey oldu mu?”

Başımı iki yana sallıyorum. “Olmadı, ama size sormak istediğim bir şey var Doktor.”

Doktor Mendel başını sallayarak sormamı işaret ediyor.

“Bir insanın başka birisiyle güçlerini paylaşabilmesi kesinlikle imkansız olan bir şey mi?”

“Bana göre kesinlikle imkansız olan hiçbir şey yoktur Viva, neden soruyorsun?”

“Ama şu anda, şu yaşadığımız devirde imkansız, değil mi?”

Doktor Mendel ısrarlı sorum üzerine iyice meraklanarak kaşlarını çatıyor. “Kesin bir cevap veremem, eğer sen böyle bir şeye tanık olduysan demek ki imkanlı.”

“Aslında tanık olmadım, ama Cumartesi gecesi ben şişeleri devirirken yanımda olan bir arkadaşım gücünü benimle paylaştığı için onları devirebildiğimi söyledi. Yani bir bakıma o bana yardım etmiş.”

Doktor küçük bir ses çıkararak çenesini sıvazlıyorken ben onun kısılmış yeşil gözlerinin içine bakıyorum. “Böyle bir şey gerçekten olabilir mi?”

“Daha önce hiç karşılaşmadım, ama ona bakarsan senin gibi bir insanla da daha önce hiç karşılaşmamıştım.”

“Ama kayıtlarda benim gibi olan insanlar vardı, sadece siz o sırada bilmiyordunuz. Benim türüm bilinmeyen bir şey değil Doktor. Öyle olsaydı şimdi bütün dünyanın beni tanıması gerekiyordu. Ama gücünü bir başkasıyla paylaşabilen bir insan daha önce hiç olmamış. Yanılıyor muyum?”

Doktor Mendel hafifçe dudağını bükerek başını iki yana sallıyor. “En azından benim ulaşabildiğim kayıtlarda yok ve ben oldukça fazla tıbbi kayıda ulaşabiliyorum Viva. Bunu sana söyleyen arkadaşının ismini verirsen belki—“

“Vermemem daha iyi olur Doktor.”

Doktor anlayışla başını sallıyor ve gülümsüyor. “Elbette, anlıyorum. O halde o arkadaşını şimdilik bir kenara bırakıp sana dönelim.”

Derin bir nefes alarak Doktor Mendel’in masada duran kalın dosyaya uzanmasını izliyorum. O benim dosyamı alıp en yakın tarihteki test sonuçlarımı açarken ben de dudağımı kemirerek ona bakıyorum.

“Eğer birazdan yapacağım kan testinin sonucu en son yaptığımızdan farklı bir şey verirse diğer testlere geçeriz, ama aynı kalırsa—“

“Hala güçsüz olduğum belli olacak, biliyorum Doktor.”

Doktor Mendel dosyayı kapatıp bir doktor gibi değil de, ikinci bir babaymış gibi bana gülümsüyor. “Aynı kalmayabilir Viva.”

“Ama kalabilir de.”

Doktor başını sallıyor ve beni olduğumdan daha fazla heyecanlandırmadan dosyayı bırakıp kanımı almak için yerinden kalkıyor. Ben gömleğimin sol kolunu kıvırıyorken Doktor Mendel eldivenlerini takıp küçük bir tüp ve turnike aldıktan sonra yanımda yere çöküyor. Turnike dirseğimin biraz üzerinde bağlanıp hafifçe sıkıldıktan sonra Doktor kendi eliyle de işaret ederek parmaklarımı birkaç kez açıp kapatmamı söylüyor.

Söylediğini yapıyorum ve birazdan Doktor hafifçe şişkinleşmiş damarımın üzerinde iğneyle minik bir delik açarak tüpü kıpkırmızı kanla dolduruyor. Kan alınma işi bittikten sonra derin bir nefes alıyorum ve doktorun verdiği pamuğu koluma bastırırken onun bütün sorularımın cevabı olan kanımla birlikte makinelere gitmesini izliyorum.

Doktor Mendel bana sık sık geçmişte kan testlerinin ne kadar çok zaman aldığından bahsedip şu anda aslında ne kadar şanslı olduğumuzu söylerdi. Bugün ise az önce benim doldurduğum küçük bir tüp kanla bile bir insanın bütün sağlık durumunu detaylarıyla veren çok kapsamlı testler sadece birkaç dakika içinde yapılabiliyor.

“Birazdan sorumuzun cevabını öğreneceğiz.”

Doktor Mendel tüpü makineye yerleştirip kapağı kapatıyor ve küçük bir düğmeye bastıktan sonra önündeki çekmeceden bir tane lolipop çıkarıp bana uzatıyor. “Artık eskisi kadar çok küçük hastam yok, lolipoplar burada öylece bekliyor.”

Gülümseyerek kırmızı lolipopu doktorun elinden alıp paketini açıyorum. Ben çilekli şekeri yerken Doktor Mendel dosyama bir şeyler not alıyor ve birazdan makine sonuçların hazır olduğunu söyleyen sinyal sesini verdiğinde ikimiz de kalkarak yazıcıdan çıkan sonuç kağıdını bekliyoruz.

Doktor Mendel kağıdı alıp sayılara şöyle bir bakarken ben de göz ucuyla inceliyorum, ama ne acıdır ki kendi test sonuçlarımı yorumlayacak kadar bile bir şey bilmiyorum, o yüzden sadece Doktor’un son kararını bekliyorum.

“Bir değişiklik var mı?”

“Maalesef Viva,” Doktor dönüp masadaki dosyayı açarak önceki test sonuçlarına tekrar baktıktan sonra bu sefer kesin olarak başını iki yana sallıyor. “Bir değişiklik yok. Çok ufak kaymalar var elbette, ama hiçbiri durumu değiştirecek kadar kritik değil.”

Elimdeki lolipopu sağa sola çevirerek başımı sallıyorum.

“Eğer bir kez olduysa tekrar olacaktır, o zaman geldiğinde tekrar bakarız, lütfen üzülme.”

Buruk da olsa bir gülümsemeyle Doktor’a bakıyorum. “Biliyorum, ama umutlanmadan edemiyorum.”

Doktor Mendel başını sallayıp gülümseyerek bana sarılıyor ve benim kahrolası gözlerim yine doluyor. “Belki de artık vazgeçmem gerek Doktor, ne dersiniz?”

Bu söylediğimin Doktor’u öfkelendireceğini bilmeme rağmen kendimi tutamıyorum ve nitekim Doktor Mendel de birazdan beni omuzlarımdan tutarak gözlerimin içine bakıyor. “Asla. Bir daha öyle bir şey duymayacağım. Ben hayatta olduğum sürece anlaştığımız gibi görüşeceğiz ve ben seni test edeceğim. İmkansız diye bir şey yoktur Viva.”

Yaşlı gözlerle gülümseyerek başımı sallıyorum. “İmkansız diye bir şey yoktur.”

 

*

 

Doktorun yanından ayrılmam çok vakit almadığı için Ariel işlerin benim istediğim gibi gitmediğini anlamış olmalı ki yol boyunca güçlerle ya da testlerle ilgili tek kelime etmedi, kimseyi de konuşturmadı. Leon arabayı dün gece aldığı yere, şirketin önüne park ettikten sonra ben hepsiyle akşam görüşeceğimi söyleyerek ve biraz da gülümsemeye çalışarak binaya girdim.

Larkin bugün bütün gün dışarda olacağı için rahatım, ama bir yandan da geri dönmesini istiyorum çünkü ona sormam gereken çok fazla şey var. Dün gece bana söyledikleri eğer doğruysa, ki testlerden sonra şu anda oldukça gerçekçi geliyor, neden benim üzerimde gücünü kullandığını açıklamasını isteyeceğim. Küresel yasalara göre gücü ne olursa olsun karşısındakinin rızası olmadan bir insanın gücünü kullanması kesinlikle yasak.

Tabii benim şu anda yasaları ne kadar umursadığım tartışılır. Elbette kalkıp Larkin’i polise şikayet edecek değilim, ama yine de bana bir açıklama borçlu olduğunu bilmesi gerek.

Belki de dün ağlayarak onun yanından kaçmasaydım anlatacaktı...

“Viva, ne oldu?”

Yasmin’in sesini duyunca elimi gözlerimden çekerek başımı kaldırıp ona bakıyorum. “Hiçbir şey?”

“Sabah geldim, doktorda olduğunu söylediler, iyi misin?”

“İyiyim, önemli bir şey değil, rutin kontroller.”

Ağzım Yasmin’e cevap veriyor, ama aklımda tilkiler dönüyor. Acaba Yasmin dün gece Larkin’in neden bahsettiğini biliyor mudur? Çok yakın arkadaş değiller mi, elbette biliyordur.

“Viva, seninle biraz konuşabilir miyiz? Özel olarak...”

Biliyor.

“Tabii, sen toplantı odasına geç ben de telefonumu alıp geliyorum.”

Yasmin önden giderken ben sadece birkaç saniye sürecek olan telefon alma eylemini geciktirdikçe geciktiriyorum. En kötü ne olabilir? “Larkin sana yalan söyledi Viva, o aslında deli.” diyebilir.

Konuşacağımız şeyin ne olduğunu bilmeden ve korktuğumu belli etmemeye çalışarak toplantı odasına giriyorum ve kapıyı kapattığım anda Yasmin konuşmaya başlıyor.

“Larkin seninle adam gibi konuşacak cesareti bir daha ne zaman bulur bilmiyorum, ama Viva, dün akşam sana söylenenler doğru.”

Tek bir adım daha atamadan orada öylece durup Yasmin’e bakıyorum. Bana söylenenler doğruymuş. Larkin gerçekten güçlerini paylaşabiliyormuş. O şişeleri ben devirmemişim. Ama nasıl?

“Nasıl?”

“Larkin’in durumu çok özel Viva. Özel ve gizli. Eğer Larkin’in güçlerini paylaşabildiği basına sızarsa—“

“Yasmin ne basını, ne sızması? Ben daha kendim bile inanamıyorum, bir de basına mı sızdıracağım? Beni susturmak için mi bunları bana anlatıyorsun?”

Yasmin başını hızla iki yana sallıyor. “Hayır, elbette hayır! Sadece Larkin’in deli olduğunu düşünmeni istemiyorum, o da istemiyor.”

Elim hala kapının kolundayken Yasmin’e bakıyorum. “Dün gece Larkin’in bana söylediği şey imkansız Yasmin—“

“Değil.”

Yasmin’in kelimesi o kadar kesik çıkıyor ki devamında bir şey olduğunu biliyorum, ama o anlatmakta tereddüt ediyor gibi duruyor. “Bunları sana benim anlatmamam gerek, ama Larkin dün geceden sonra aklını kaçıracak gibiydi Viva—“

Bir anda içimi korkunç bir telaş kaplıyor. Yasmin’in tereddütü ve beni alıp özel olarak konuşması, yüzündeki endişe...

“Larkin’e bir şey mi oldu yoksa?”

“Hayır, iyi, şu anda evde—“

“Evde mi? Bugün tonlarca toplantısı vardı Yasmin? Evdeyse iyi değil demektir, ne oldu?”

Yasmin benim daha da telaşlanıp korktuğumu görünce yerinden kalkıp yanıma geliyor. “Paris onunla birlikte. İyi, gerçekten, ama çok fazla düşünmesi gereken şey var. Larkin’in özel durumundan çok fazla insan haberdar değil.”

“Tabii ki değil! Burada bütün kuralları alt üst eden bir insandan bahsediyorsun, eğer söyledikleri gerçekten, gerçekten doğruysa...”

Yasmin tekrar kendinden emin bir şekilde başını sallıyor ve bana inanmaktan başka bir seçenek kalmıyor. “Larkin şu ana kadar görülmemiş bir tür demektir...”

“Öyle ve bunu çok sınırlı sayıda insanların dışında kimse bilmiyor.”

Kalbim kulaklarımda atıyor. Larkin Brent, güçlerini başkalarıyla paylaşabilen ilk insan, tek insan. Ben ne kadar güçsüzsem Larkin o kadar güçlü. Ben ne kadar önemsizsem Larkin yaşadığımız dünyada o kadar önemli.

“Viva, sormak istediğin tonlarca soru olduğunu biliyorum ve senden bir arkadaşın olarak rica ediyorum, lütfen Larkin’le konuş.”

“Efendim?”

“Larkin ona inanmadığını, ondan korktuğunu sanıyor. Sana söyledikleri bir şekilde yayılırsa onu tekrar Rivka’ya göndereceklerinden—“

Yasmin cümlesini bitirmeden aniden susuyor, ama duyduklarım gözlerimi faltaşı gibi açmam için yeterli oluyor. “Rivka için söylenenler doğruydu! Yasmin!”

Yasmin işaret parmağını dudaklarına bastırarak susmamı işaret ediyor ve ben sesimi kesiyorum, ama ağzım hala açık kalıyor.

“Hepsi doğru değil! Bak Viva, bunları sana ben anlatamam, Larkin’den duyman daha iyi. Şu anda çıkabilir misin?”

“Yasmin!”

“Biliyorum! Çıkabilir misin?”

Elimi ağzıma kapatarak başımı sallıyorum. Daha önce ışınlanmayı hiç bu kadar çok istememiştim.

“Tamam, gel, şirketin şoförü bizi götürür. Ama önce yüzünün ifadesini düzelt, hayalet görmüş gibisin.”

Hayalet görsem daha az dehşete kapılacağım kesin. Derin bir nefes alıp yavaşça veriyorum. “Tamam, iyiyim, gidelim.”

Yasmin’e başka bir şey söylemesi için fırsat vermeden kapıyı açıyorum ve masama gidip çantamı alırken Larkin’in sekreterine de gittiğimi söyleyip telefonumu işaret ediyorum, o gülümseyerek başını salladığında ben de aynı şekilde gülümseyip Yasmin’le dışarı çıkana kadar da gülümsemeye devam ediyorum.

Ofisten çıkıp asansöre bindiğimizde gülümsemem silinip yerini yine o derin endişe alıyor. Neden ve kimin için endişelendiğimi tam olarak bilmiyorum, ama bir gün Larkin Brent yüzünden kalp krizi geçirip ölürsem birilerinin aileme yüklü bir tazminat ödeyeceğini umuyorum.

 

*

 

Şehir dışındaki Brent malikanesine varmamız neredeyse bir saat sürüyor. Şoför bahçeye girip üç katlı evin önünde durduğu anda ben kendimi arabadan dışarı atıyorum. Daha önce bu eve hiç gelmemiş, hatta önünden bile geçmemiş olmama rağmen merdivenleri hızla tırmanıp açık kapının önünde bekleyen uşak görünümlü adama bakıyorum, ama ben daha bir şey söylemeden o beni içeri davet ediyor. “Buyrun Bayan Royd.”

Hiç tereddüt etmeden buyuruyorum, ama buyurduğum anda nereye gideceğimi bilemiyorum. Hemen karşımda iki yandan yukarı doğru çıkan merdivenler duruyor ve ben yukarı çıkıp çıkmayacağımı bile bilemezken Yasmin imdadıma yetişiyor. “İkinci katta, beni takip et.”

Yasmin’i takip ederek merdivenleri çıkarken duvarlardaki mutlu aile resimleri beni karşılıyor. Larkin’in her yaştan resimleri, Anne Brent, Baba Brent, hatta büyük anne ve büyük baba bile burada.

Brentlerin aile tabloları bittiğinde merdivenler de bitiyor, bu sefer uzun bir koridorda yürümeye başlıyoruz. Yasmin bir iki odayı geçtikten sonra sağda bir kapıya vuruyor. “Larkin, biz geldik.”

Az önce korkusuzca merdivenlere atılan ben, şimdi karşımdaki kapı açılıp içerden Larkin’in görünmesi fikriyle neredeyse titreyecek haldeyim. Burası onun evi ve her şey o kadar farklı, o kadar gerçek dışı ki bir an neden buraya gelmeyi kabul ettiğimi sorgulamadan edemiyorum. Benim küçük sorgumda henüz karar verilmemişken kapı açılıyor ve korkularımın aksine uykulu bir Paris görünüyor. “Viva?”

Ben başımı sallarken Yasmin, Larkin’in nerede olduğunu soruyor. Paris uzun saçlarını elleriyle toparlaren koridorun diğer ucundaki bir başka merdiveni işaret ediyor. “Arka bahçede. Bir saat kadar önce indi, ben uyuyakalmışım.”

“Larkin hiç uyudu mu?”

Paris başını iki yana sallıyor ve Yasmin bunu duyunca iç çekerek bana dönüyor. “Seni onun yanına götüreyim.”

Uysallıkla başımı sallayarak Yasmin’i takip ederken bir anda Ariel ve Fin’le olan arkadaşlığıma dışardan bakıyormuş gibi hissediyorum. Larkin’in yerinde ben olsam aynı şeyleri Ariel ve Fin’in de yapacağını tahmin edebiliyorum.

Bütün gece uyumadan beni dinlemek, sonra beni rahatlatabilmek için, olmadık bir şekilde çok gizli sırrımı paylaşıp sonra da arkasına bile bakmadan yanımdan kaçan deliyi bulup bana getirmek.

Dün geceyi hatırlayınca korkunç bir utanç dalgası içime yayılıyor. Larkin’e söylediğim, daha doğrusu suratına haykırdığım her şey bir bir aklıma geliyor. Ona yalancı olduğunu söyleyişim, bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi elimi ondan çekişim, ofisten koşturarak çıkarken yüzüne bile bakmayışım...

Ben dün yaptığım ve söylediğim her şey için pişman olmakla meşgulken Yasmin bir kapıyı açıp beni dünya üzerinde var olduğunu bilmediğim bir cennete çıkarıyor. Sık ağaçlar, onların arasından giden patikalar, bir süs havuzu ve adını bile bilmediğim bir sürü çiçekle süslenmiş büyüleyici bir bahçe burası.

Binbir çeşit koku, rüzgarla birbirine karışıp benim ciğerlerime doluyorken Yasmin biraz ilerde bir ağacın altına oturmuş olan Larkin’e sesleniyor ve ben de o anda burada oluş sebebimi tekrar hatırlıyorum.

Larkin adını duyduğu anda başını kaldırıp bizi görünce ayağa fırlıyor. Onun ani hareketinden ve yüzündeki korkudan gerçekten de anlatılanların doğru olduğunu anlıyorum. Dün yaptıklarım bu adamı bu kadar üzmüş ve korkutmuş olduğu için neredeyse kendimden nefret edecek bir haldeyim. Oysa o kar tanelerini dilimizle yakalamaya çalışırken her şey ne kadar da basit ve eğlenceliydi. Lanet olası telefonum ve onun hatırlatma alarmı!

“Viva, burada ne arıyorsun?”

“Larkin, dün yaptıklarım için—“

“Yasmin, neden onu buraya getirdin?”

Lafım yarıda kesilince şaşkınlıkla önce Larkin’e sonra da Yasmin’e bakıyorum. Yasmin benim kadar şaşkın görünmüyor.

“Bunu konuşman gereken kişi ben ya da Paris değil Larkin.”

Yasmin öyle bir ses tonuyla bunu Larkin’e söylüyor ki buraya getirilmemin bambaşka ve benim düşündüklerimin çok ötesinde bir sebebi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Neler döndüğünü sormak ve kesin cevaplar almak istiyorum, ama ikisinin arasına girmekten de korkuyorum.

“Viva’yı yeteri kadar üzdüm, başka bir şey bilmesi gerekmiyor—“

“Evet, gerekiyor.”

Demek ki o kadar da korkmuyormuşum. Beynim yine benden habersiz ağzımla iş birliği yapmaya başladı.

“Bugün doktora gittim ve şişeleri benim devirmediğim kesin olarak anlaşılmış oldu. Bana uzun bir açıklama borçlusun Larkin.”

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır derler, ama benim şu andaki tonum Larkin’i korkudan bir deliğe sokacak kadar sert çıkıyor. Yine kendime kızarak Larkin koşarak kaçmadan önce tekrar konuşuyorum. “Dün geceden beri düşünüyorum ve bilmek istediğim o kadar çok şey var ki...”

Doğru notalara bastığımı biliyorum, çünkü Larkin’in ifadesi rahatlıyor.

“Buraya gelmeden önce Yasmin’in söyledikleri iyice kafamı karıştırdı. Neye inanacağımı bilmiyorum, o yüzden senden duymam gerekiyor Larkin. Lütfen...”

Larkin bana bakıyorken Yasmin yanımızdan uzaklaşıyor, bahçe kapısı açılıp kapandığında ben derin bir nefes alarak Larkin’le yalnız kalma fikrinin beni korkutmamasına çalışıyorum.

“Hala benden korkuyorsun.”

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırıyorum. “Aklımı da okuyabiliyor musun?”

Başını iki yana sallıyor. “Hayır.”

Ben soruyu sorarak korktuğumu itiraf etmiş oluyorum.

“Korkuyorum, ama korku filmlerinde insanların arkasından koşturan canavarlardan korktuğum gibi değil.”

Az önce sesimin tonunu ayarlayamıyordum, şimdi de kurduğum cümlelerin yaş sınırını. Ben nasıl olur da 6 yaşından daha büyük bir insanın kurabileceği cümleleri kurarım diye düşünüyorken Larkin iç çekerek tekrar ağacın altına oturuyor ve bana yanını işaret ediyor.

“Ben anlatırken ayakta durmak istemezsin. Hikayem uzun ve ayakkabıların uygun değil...”

Hafifçe gülümseyerek başımı sallıyorum ve onun hemen yanına çöküp oturuyorum. Kollarımız yine birbirine değiyor, ama bu sefer uzaklaşmak yerine ona daha çok sokulmak istiyorum. Elimi omzundan atıp sarılmak, saçlarını okşayıp her şeyin geçtiğini söylemek...

Larkin Brent bende olmadık zamanlarda ortaya çıkan garip bir şefkat duygusu yaratıyor. Şu anda da o kadar sakin, duru ve yorgun ki, onu konuşturmak yerine uyutmak istiyorum, ama merakım beni engelliyor.

“Ben güçlerimi diğer insanlarla paylaşıp onların güçlerini de istediğim zaman kullanabiliyorum.”

Tam duyacağım şeye hazır olduğumu düşünürken yeni bir tanesi gelip anında içime oturuyor. “Başkalarının güçlerini mi kullanıyorsun?”

Usulca başını sallıyor. “Evet. Dünyada bunu benden başka yapabilen ikinci bir insan daha yok. O yüzden 12 yaşından beri Rivka’daki özel bir okulda eğitim alıyorum.”

“Larkin, Rivka’da gerçekten işkence mi yapıyorlar?”

Mavi gözleri hafifçe kısılarak gülümsüyor. “Hayır...”

En azından bunu duymak beni rahatlatıyor ve derin bir nefes alarak arkamdaki ağacın gövdesine yaslanıyorum, Larkin anlatmaya devam ediyor.

“Rivka’daki çoğu okulun Morina’daki ya da başka bir şehirdeki okullardan farkı yok, ama benim okulum biraz değişik.”

“Ne gibi?”

“Morina’daki gibi normal okullar insanlara güçlerini nasıl kullanacaklarını öğretip sınırları aşmalarına yardım ediyorlar, ama benim okulum tam tersi, güçlerimizi nasıl bastıracağımızı öğretiyor.”

Başımı sallıyorum, ama başka bir soru sormuyorum, Larkin yerden birkaç tane ot koparıp parmaklarının arasında kıvırırken anlatmaya devam ediyor. “İşkence yapmıyorlar, ama rahat da bırakmıyorlar. Sürekli sağlık kontrollerinden geçip geceleri başımızda nöbetçilerle uyuyoruz.”

“Senin gibi olan başkaları da mı var?”

“Gücü benimle eş olan başka birisi yok, ama benzer durumda olanlar var.”

Anladığımı söyleyerek başımı sallıyorum. Şu anda diğerleri beni zerre kadar ilgilendirmiyor. “Canınızı yakıyorlar mıydı?”

“İsteyerek değil, ama karşı koyma egzersizlerinde hem zihinsel, hem de fiziksel olarak çok yoruluyordum. Tekrar yapmak isteyeceğim şeyler değil.”

“Oraya geri dönmekten o yüzden bu kadar korkuyorsun.”

Küçük bir çocuk gibi başını sallıyor ve ben dayanamayarak uzanıp onun ensesindeki saçları hafifçe okşuyorum. Larkin ne hissediyor bilmiyorum, ama ben ona dokunduğum anda tüylerim diken diken oluyor. O elektrik, o güç her neyse yine içime yayılıyor.

“Bugün doktoruma senden bahsettim.”

Mavi bakışlar aniden bana dönüyor, ama ben onu sakinleştirmek için açıklıyorum. “İsim vermeden.”

“Doktorunun adı nedir?”

“Otis Mendel. İsim vermedim Larkin—“

“Versen de önemli değilmiş, Doktor Mendel beni tanıyor.”

İşte şimdi gerçekten şaşırıyorum. Elimi onun saçlarından çekip oturduğum yerde dikleşiyorum. “Doktor Mendel’i tanıyor musun?”

“Doktor Mendel’i herkes tanıyor Viva. Adam çağımızın en iyi genetikçisi.”

Doğru. Doktor Mendel’i o kadar uzun zamandır tanıyorum ve ona o kadar yakınım ki sanki benden başka bir hastası olmayacakmış gibi geliyor.

“Bana hiçbir şey söylemedi.”

“Bana da seninle ilgili bir şey söylemedi.”

“Doktor Mendel’le benim hakkımda mı konuştun?”

Artık şaşırmaya bile tenezzül etmiyorum, sürekli bir şaşkınlık halindeyim. Rahatlamam hataydı.

“Seninle tanıştıktan sonraki gün konuştuk.”

“Neden?”

Larkin bana öyle bir bakıyor ki sanki cevabını bildiğim bir soruyu gereksizce sormuş gibi hissediyorum, ama yine de ne olduğunu bulamıyorum.

“Çünkü sen de farklısın. O gün asansöre birlikte bindiğimizden beri farkındayım.”

“Ve bana hiçbir şey söylemedin!”

“Sen zaten kendinin ne olduğunu biliyorsun, ne söyleyebilirdim?”

“Bilmem...Herhangi bir şey!”

Larkin gülümseyerek düğüm yaptığı otları bir kenara atıp yenilerini alıyor. “Söylemezdim. Şimdi bile ne yapacağını şaşırıyorsun—“

“En azından şişeleri devirdiğim zaman gereksizce umutlanmazdım.”

Az önceki gülümseme derhal silinip yerini pişmanlık alıyor ve bu sefer ben uzanıp Larkin’in elini tutuyorum. “Ama olan oldu, artık biliyorum.”

Larkin de başını sallıyor ve diğer elini benim elimin üzerine kapatıyor. “Sana dokunduğum zaman rahatsız mı oluyorsun?”

Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Bana dokunmasını sevip sevmediğime kendim bile karar vermiş değilim. “Bilmiyorum.”

“Eminim bu kadar çok dokunduğum için garip bir adam olduğumu sanıyorsun.”

“Biraz...”

Dürüstlüğüm onu gülümsetince ben de gülümsüyorum. “Ama şikayet ettiğimi söyleyemem.”

Bunun üzerine beş saniyeden daha fazla bakamadığım mavi bakışlar bana dönüyor ve ben yutkunuyorum. “Bana dokunmanın özel bir sebebi mi var?”

Mavi gözler yukarı aşağı hareket ediyor. Larkin başını sallıyor olmalı, ama ben fazla dikkat edemiyorum.

“Sana dokunduğum zaman rahatlıyorum.”

“Efendim?”

Söylediği şeyi sapıkça bir saplantı olarak algılamamaya çalışarak tekrar ellerimize bakıyorum ve o açıklıyor. “Benim gücüm, o bastırmaya çalıştığım güç için benim bedenim çok küçük geliyor. Sana dokunduğum zaman sen farkında olmasan da gücü paylaşıyoruz ve ben rahatlıyorum.”

“Çünkü ben boş bir kutuyum...”

Şimdi anlıyorum. Bütün o rastgele dokunuşlar aslında rastgele değilmiş. Bakışlarımı tekrar onun yüzüne kaldırarak gözlerine bakıyorum. “Gücünün fazlasını ben alıyorum, çünkü benim içim boş.”

“İçin boş değil—“

“Ne demek istediğimi anladın. Ben güçsüzüm, sen güçlü, bende bir sürü boş yer var, sende yok.”

Gülümsüyor ve başını sallıyor.

“Bana söyleyebilirdin Larkin. İlk gün değil belki, ama sonra.”

“Seni zor durumda bırakacağımı hiç düşünmemiştim. Bunu başkasıyla paylaşmak benim için çok kolay bir şey değil Viva.”

“Peşinde birileri mi var? Neden bu kadar korkuyorsun?”

“Bilirlerse olabilir. İçi dolu bir silah gibiyim, ne zaman patlayacağım belli değil, sen de biliyorsun.”

Cumartesi gecesi, Fin’in partisi, şişeler...

“O gece gücünü kontrol edemedin. Bana dokunduğunda...”

Başını sallıyor. “Sen de çok gergindin ve bluzün...”

Aman tanrım, hep o sarı bluz yüzünden! Ariel ne yaptığını bilse kafasını duvarlara vururdu.

“Bluzden bahsetmeyelim lütfen.”

Gülümsüyor. “Aslında orada gücümü paylaşmak için dokunmamıştım, ama ne olduysa sen sanki bir anda onu içimden çektin, sonrasını da biliyorsun.”

Başımı sallıyorum. Üç gündür başıma bela olan şeyi elbette biliyorum.

“Eğer kontrol edemezsen gerçekten tekrar Rivka’ya dönme tehliken var mı?”

“Bilmiyorum, ama öyle bir şey tekrar yaşanırsa ve buna başkası tanık olursa babamın durumdan pek memnun olacağını sanmıyorum.”

Larkin bunu söyledikten sonra bir anda beynimde bir şimşek çakıyor. Dün gece olanların hepsini Ariel, Fin ve Leon da biliyor!

“Larkin ben çok kötü bir şey yaptım!”

Larkin kaşlarını çatınca ben de bir çırpıda söyleyiveriyorum. “Dün gece bana söylediklerini Ariel’e, Fin’e ve Leon’a da anlattım! Ama kimseye söylemezler, söz veriyorum! Hatta hemen şimdi arayıp söyleyeceğim!”

Ben çantamın içine balıklama dalacakmış gibi telefonumu ararken Larkin ellerimi tutup beni durduruyor. “Önemli değil, söylemeyeceklerine eminim—“

“Ama sır olduğunu bilmiyorlar, tesadüfen söylerlerse—“

“Akşam eve döndüğünde konuşursun—“

“Hayır, en azından mesaj atmama izin ver. İçim rahat etmeyecek Larkin.”

Larkin gülümseyerek ellerimi bırakıyor ve ben telefonumu bulup tek bir mesaj yazıp üç kişiye birden yolluyorum.

Bugün Larkin hakkında söylediklerimi HİÇ KİMSEYE söylemeyin. Sakın. Akşam konuşuruz.

“Tamam, güvendeyiz.”

“Seni bu sorumluluğun altına soktuğum için üzgünüm Viva.”

Hala biraz sarsılmış bir haldeyim, ama bu tutamayacağım bir sır değil. “Üzgün olacak bir şey yok. İkimiz de hala tek parçayız, değil mi? Hem şirkette neler olduğunu bilen birinin daha olması kötü bir şey değil. Bu ay gölgen olarak yaşamayacak mıydım zaten?”

Konuşmaya başladığımızdan beri ilk defa rahatça, korkmadan, geniş geniş gülümsüyor. Gözleri kısılıyor, dudakları inceliyor, bir anda dünyanın en sevimli adamı olup çıkıyor.

“Sırrın benimle güvende Larkin, söz veriyorum.”

Başını sallıyor. “Biliyorum Viva.”

Bu gün başlarken bunların olacağını tahmin bile edemezdim, ama şu anda Brentlerin malikanesinde, onların cennet gibi olan arka bahçelerinde, Larkin Brent’le onun en büyük sırrını paylaşıyorum. Hala güçlerim olmayabilir, ama birkaç saat önce yaşadığım hayal kırıklığının yerini şimdi daha hafif bir duygu alıyor. Henüz adını koyamıyorum, ama özel hissediyorum ve mutlu oluyorum...

 

* * *