VIII

 

Pazartesi günleriyle ilgili genel olarak bir problemim yoktur, ama bugün ofiste o kadar cehennem gibi geçiyor ki tek avuntum geçirdiğim muhteşem haftasonunun anıları.

Fin’in doğum günü partisi Leon geldikten sonra tam olarak kontrolden çıktı. Daha önce hiç bu kadar sarhoş olduğumu hatırlamıyorum. Bir ara salondaki koltukların birinin üzerine çıkmış Ariel’le birlikte şarkı söylüyordum, ama tam olarak hangi şarkı olduğunu hatırlamıyorum. Sadece çılgınlar gibi eğlendiğimi biliyorum.

Doğum günü partisi hakkında hatırlamadığım bir diğer şey de Larkin’in ne zaman aramızdan ayrıldığı. Bana onu aldatmışım gibi bakıp, sonra deli gibi mutlu bir tablo sergiledikten sonra onu bir daha adam akıllı göremedim. Gecenin büyük bir kısmını Leon’un sırtında ya da Ariel’e yapışık olarak geçirdiğim için çok fazla diğer insanların ne yaptığını takip edemedim. Bunda Leon’un gelişinden birkaç saat sonra düz çizgide yürüyemez hale gelmemin de büyük bir etkisi var, itiraf etmeliyim.

Pazar sabahı uyandığımda da yatağımda yalnız değildim. Leon yanımda uyuyordu ama ikimiz de önümüzü görmekten aciz olduğumuz için birbirimizi soymaya bile üşenmiş olmalıyız çünkü kotumun tek bir düğmesi bile açık değildi ve sarı bluzum bütün şaşkınlığıma rağmen hala üzerimdeydi.

Gece uslu uslu uyumuş olmamız sabah kalktığımızda yaptığımız şeylerin zihnimde bıraktığı güzel görüntülerini elbette gölgelemiyor. Görüntülerin detayını değil belki, ama erkeklerin işine yarayacak önemli noktaları Troy’un bir sonraki sayısında yayınlanmak üzere editöre sunmayı düşünüyorum. Yazının genel fikir şu olmalı: eğer ilk aşkınızla dünyanın en iyi seksini nasıl yapacağınızı merak ediyorsanız iki senenizi okyanusları turlamak üzere bir gemide geçirin.

Leon yaptığı şeyleri nereden ve kiminle öğrendi bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, ama burada kalacağı süre boyunca üzerimde uygulamasına itirazım yok. Görünen o ki daha üç hafta gemileri okyanusa açılamayacak ve ben o üç uzun hafta boyunca her gün Leon’u görebileceğim. Tıpkı eskisi gibi olacak. Dördümüz, iki güzel çift, dört iyi arkadaş, üç hafta boyunca beraber olacağız.

Bu fantastik dörtlü planı şu anda içimi ısıtsa da üç hafta bittiğinde Leon’u gönderecek gücü tekrar kendimde bulabilir miyim emin değilim.

Ben Leon’u nasıl tekrar denizlere yollayacağımı düşünürken birisi önüme kalın bir dosya bırakıyor. Saat pek de kalın dosyalara uygun bir zaman değil, çünkü yarım saat sonra mesai bitecek ve benim Leon’la randevum var.

“Bu nedir?”

“Troy’un gelecek sayı taslağı. Son onay verilip bu gece baskıya yollanacak.”

“Ve?”

O kadar garip bir soru sormuş olmalıyım ki dosyayı getiren genç adam bana nesli tükenmiş bir hayvan görmüş gibi bakıyor. “Ve siz son onayı vereceksiniz Bayan Royd?”

“Ben mi?”

Ben. Bir derginin yeni sayısı için baskı onayı vereceğim. Ben. Vivian Royd. Bir aylık ikinci asistan.

“Emin misiniz? Normalde bu işleri editör yapmıyor mu?”

“Bayan Brent bütün sayıları baskıya gitmeden önce görmek ister. Taslak editörden onaylı, siz sadece baskı onayı vereceksiniz. Bayan Brent ve Bay Markel şehir dışında olduğu için bu işlerde imza yetkisi sizde.”

Tekrar önümdeki dosyaya bakıyorum, ama işin o kadar kolay olduğundan emin değilim.

“İncelemem gerekiyor mu?”

“İsterseniz bir göz atabilirsiniz.”

İstersem bir göz atabilirmişim, tabii. Çok yardımcı oldunuz gerçekten.

“Peki, bu biraz bende kalsın.”

“Gece 11’e kadar onaylanması gerekiyor, teşekkürler.”

Ben daha ağzımı açamadan dosyayı getiren eleman dönüp uzaklaşıyor, ben de Troy taslağıyla baş başa kalıyorum.

Sabahtan beri ufak şeyleri imzalayıp anında geri gönderiyorum. İnsanlarla telefonda konuşup sorularını bildiğim kadarıyla yanıtlıyorum ve şu ana kadar Dina’ya hiçbir şey sorma ihtiyacı hissetmedim, ama bu sefer iş biraz ciddi görünüyor.

Dosyayı açıp editörün aldığı notlara ve ona göre yapılmış değişikliklerin öncesine ve sonrasına bakıyorum. Bazıları o kadar küçük şeyler ki işaretlemeseler değiştiğini bile anlamayacağım.

Ben imza atıp atmamayı düşünürken birisi masama ellerini bastırıp yüzümün önüne eğiliyor. Şirkette bana bu kadar aniden yaklaşabilen tek insana bakıyorum.

“Ne oldu Larkin?”

“Bu akşam boş musun?”

“Hayır?”

Pek memnun olmuş gibi görünmüyor ve tek eliyle çenesini sıvazlarken önümdeki dosyaya bakıyor. “Taslak mı?”

“Evet. Baskı için onaylamam gerekiyormuş, ama ne yapacağımı pek bilmiyorum.”

Larkin uzanıp taslağı önümden alıyor ve kendine çevirip şöyle bir göz atıyor. Bazı yerlerde küçük sesler çıkarıp bazılarına başını sallıyor, sonra dosyayı kapatıp elime bir kalem veriyor. “Onaylayabilirsin, ters bir şey yok gibi görünüyor.”

Kaşlarımı kaldırarak kalemi alıyorum ve dosyanın üzerinde imza bekleyen formun gerekli yerine imzamı attıktan sonra tekrar Larkin’e bakıyorum. “Neden akşam boş olup olmadığımı sordun?”

“Üzerinden geçmem gereken bir proje teklifi var, ama kırk sayfaya yakın olduğu için ikinci bir çift göz işime yarar diye düşünüyordum.”

Bunu duyunca bütün benliğim bir anda ikiye ayrılıyor. Bir tarafım üç hafta sonra gidecek olan deniz tanrısı Leon’un yanına koşup bu garip adamı o kırk sayfayla yalnız bırakmam gerektiğini söylüyor. Diğer tarafımsa bunu benden isteyen Dina Brent olsaydı asla hayır diyemeyecek olduğumu hatırlatıyor ve sorumlulukların üzerine atlamam için beni dürtüyor. Bu iki parçanın ortasında kalmış küçük kırıntılar da Larkin’i bütün gece tek başına kırk sıkıcı sayfayı okurken hayal ediyor ve üzülüyor.

“İkiye bir kazandın. Tamam, yardım ederim, ama yarın erken çıkacağım.”

Larkin benim skor tutuşumdan bir şey anlamıyor, ama ben de onun bana bakışlarını ve dokunuşlarını çözemediğim için açıklamıyorum, ödeşiyoruz.

“Eğer çok önemli bir işse—“

“Çok önemli olsa tamam demezdim Larkin. Kalmamı istiyor musun, istemiyor musun?”

Yüzü aydınlanarak gülümsediğinde onun yalnızlığına üzülen kırıntılarım karnımda el çırpmaya başlıyorlar ve ben de gülümsüyorum. “Leon’a haber vermem gerek, sonra toplantı odasında görüşürüz.”

Leon’un ismi kırıntıları da, Larkin’i de biraz durultuyor, ama çok üzerinde durmadan telefonumu alıp masadan kalkıyorum. Leon’un numarasını listeden bulup aradığımda ilk çalışta telefon açılıyor.

“Viva, neredesin?”

“Son anda bir işim çıktı, yemeği yarın akşama ertelesek olur mu?”

“Gece dönecek misin?”

“Tabii döneceğim.”

“Güzel...”

Leon’un sesi o kadar sinsi çıkıyor ki gülmeden edemiyorum. “Ama elimi kaldıracak halim olacağını garanti edemem.”

“Senin elini kaldırmana ne gerek var tatlım? Benim ellerim ikimize de yeter.”

Suratım olgun bir pancara dönmeden önce Leon’a gitmem gerektiğini söyleyip gece döneceğime tekrar söz verdikten sonra telefonu kapatıp toplantı odasının olduğu tarafa bakıyorum. Kırk sayfa proje teklifi ve bir adet Larkin Brent beni bekliyor.

 

*

 

Dört bardak kahve ve on sayfa sonunda gözlerim yavaş kapanmaya başlıyor ve bir an yalnız olduğumu sanıp rahat rahat esniyorum.

“Ben de öyle.”

Larkin’in sesini duyduğum anda ağzımı hızla kapatıp ona bakıyorum, ama onun yüzünde gerine gerine esneyen bir genç kadını tasvip etmeyen bakışların yerine geniş bir gülümseme beliriyor ve elindeki kağıtları bir kenara koyup oturduğu yerden kalkıyor. “Sıkıldım. Hadi kalk, biraz dolaşalım.”

“Nereyi dolaşıyoruz?”

“Ofisi?”

Ben masada oturmuş dik dik ona bakarken Larkin gömleğinin kol düğmelerini açıp manşetlerini kıvırıyor. “Hadi.”

“Sen ciddi misin?”

Başını sallıyor, ama benim anlama hızım oldukça düştüğü için tekrar soruyorum:

“Hani bu antlaşma çok önemliydi, hemen incelenmesi gerekiyordu?”

Bu sefer de gülerek omuzlarını silkiyor. “O, antlaşmayı 16 yaşında bir veledin yazdığına kendi gözlerimle tanık olmadan önceydi.”

Bunu duyunca kaşlarımı iyice kaldırarak elimdeki kağıtlara bakıyorum. Bünyemdeki yüksek kafein deposuyla bile anlayamadığım kelimeleri 16 yaşında bir çocuk mu yazmış?

“Bunları 16 yaşında bir çocuk mu yazmış?”

“IQ’su dünya nüfusunun yüzde ikilik bir diliminde. Hadi kalk.”

Ben kağıtları bırakıp söyleneni yapmaya programlanmış bir robot gibi kalkarken Larkin yine bana dokunmak için bir mazeret buluyor ve beni elimden tutarak toplantı odasından çıkarıyor. O kadar yorgunum ki Larkin Brent’in bir anda ortaya çıkan neşeli enerjisini ya da şu anda elimin onun eli içinde nasıl kaybolduğunu sorgulayacak enerjim yok.

Larkin beni tatlı tatlı çekiştiriyorken ben de kolumdaki saate bakıyorum. Saat 9! Ben on sayfa okuyana kadar üç saat geçmiş olamaz!

“Larkin saat dokuz olmuş!”

“Olmasın mı?”

Kaşlarımı çatarak bir anda 22 yaşında bir iş adamından 12 yaşındaki küçük bir erkek çocuğuna dönmüş olan adamı izliyorum, ama aynı zamanda ayağımdaki topuklu ayakkabılar o kadar canımı yakıyor ki Larkin’in garipliğine bir kulp bulamadan elimi kendime çekerek onu da durduruyorum.

“Ofiste tur atacak kadar rahat ayakkabılar giymedim—“

“Çıkar o zaman.”

“Efendim?”

“Ayakkabıların,” elimi bırakmadan başıyla ayaklarımı işaret ediyor. “Çıkar.”

Ben ayakkabılarıma bakıp düşünüyorken Larkin benden önce davranıp kendi ayakkabılarını çıkarıyor ve bilekleri siyah, uçları rengarenk şeritli bir çorapla karşımda duruyor. Bir an gerçekten 12 yaşında olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kolları özensizce kıvrılmış açık mavi bir gömlek, saatlerdir oturmaktan buruşmuş bir pantolon ve renkli çoraplarla Larkin Brent bana bakıyorken tek yapabildiğim şey gülerek onun ayaklarını işaret etmek oluyor.

“Çorapların...”

Başını eğip çoraplarına bakıyor, sonra da gülüyor. “Renkleri hoşuma gidiyor.”

O kadar basit, o kadar masum ve art niyetsizce söylüyor ki bir an uzanıp ona sarılmak istiyorum. Sanki ben ayakkabılarımı çıkarmazsam, ona hayır deyip tekrar toplantı odasına götürürsem dünyanın en büyük kötülüğünü yapacak gibi hissettiğim için de daha fazla düşünmeden ayakkabılarımı çıkarıp en az beş santim kısalarak Larkin’in yanına geçiyorum.

“Nereye gidiyoruz?”

Masmavi gözleri kurnaz bir çocuğunkiler gibi parlayarak elindeki optik kimlik kartını gösteriyor. “Bütün kapılar bize açık.”

O kadar iştahla ve istekle kartı sallıyor ki ben de onun oyununa dahil olmadan duramıyorum ve gözlerimi kocaman açıp heyecanlı bir gülümsemeyle başımı sallıyorum. “Yerel gazeteye girelim!”

“Ben önce Alize’ye girmek istiyorum—“

“Olmaz, önce gazete—“

“Gazete en sıkıcısı, önce Alize—“

“Alize de ne göreceksin!? Her yer elbise dolu!”

“Sen kız değil misin? Kızlar elbiseleri sever sanıyordum—“

“Sen o kartı bana versene!”

Uzanıp Larkin’in elinden kartı kapmaya çalışıyorum, ama şu anda bu adamın beyin yaşı benden 10 yaş küçük olduğu için hareketleri de 10 kat daha hızlı oluyor ve kartı elinde sıkıştırdığı gibi beni arkada bırakıp ofisten dışarı fırlıyor. O gülerek merdivenlerden inerken ben de çıplak ayaklarıma aldırmadan onun arkasından koşturuyorum.

Harika, patronumla gecenin bir körü kovalamaca oynamak için bana para ödüyorlar!

“Larkin, dur!”

Larkin durmuyor ve Alize’nin kapısını açıp tutarak beni de içeri davet ediyor.

“Güvenlik görevlileri bizi izliyordur, birazdan gelip dışarı atacaklar!”

Kapı arkamdan kapanırken Larkin yine elimi tutuyor. “Yanlış bir şey yapmıyoruz, sadece dolaşıyoruz, gel...”

Gitmeme gibi bir seçeneğim yok çünkü hala elimden çekiştiriliyorum. İtiraz ediyor muyum? Hayır.

“Nereye gidiyoruz?”

“Sürpriz.”

“Kahvende ilaç mı vardı senin?”

Ben onun gerçekten delirip delirmediğini anlamaya çalışırken Larkin içtenlikle bir kahkaha atıyor. Sesi o kadar güzel çıkıyor ki eğer gerçeketen deliyse bile bir daha akıllanmamasını tercih ederim.

“Soru sormadan beş dakika duramaz mısın Viva?”

“Duramam. Nereye gidiyoruz?”

Bunu duyunca Larkin bana dönüp o mavi gözlerinden birini kırpıyor, sonra tekrar elimden çekiştirip devasa bir odaya sokuyor.

Burası fotoğraf çekimlerinin yapıldığı oda. Daha önce Yasmin’le geldiğimiz zamanlardan hatırlıyorum, çekimlerin temasına göre odanın duvarları istenen görüntüyü üç boyutlu olarak verebiliyor, böylece tek bir mekanda her türlü zaman ve mekanda çekim gerçekleşebiliyor.

İtiraf etmeliyim, gerçekten de şirketin en eğlenceli ve sihirli yeri burası. Larkin’in gazete ofisine gitmemesi şimdi daha mantıklı geliyor. Yine de gününün yarısından fazlasını sürekli iş görüşmeleri arasında geçiren bu kadar zeki ve özel bir adamın ayaklarında rengarenk çorapları görmek ne kadar şaşırtıcıysa, eğlenmek için burayı seçmesi de bir o kadar şaşırtıcı ve garip bir şekilde sevimli.

“Sen burada bekle.”

Başımı sallayarak bembeyaz odanın ortasında çıplak ayaklarımla beklerken Larkin elimi bırakıp arkadaki sistem bölmesine giriyor. Ben onu göremiyorum, ama birazdan etraf kararıp dört bir yanımı muhteşem bir gece manzarası aldığında irkilmeden edemiyorum.

Tıpkı eski Dünya’daki gibi upuzun bir kumsalın üzerindeyim ve arkamda göz alıcı bir dolunay denizi aydınlatıyor. İşin en ilginç yanıysa başımı eğip ayaklarıma baktığımda kuma gömülmüş olduklarını görüyorum.

Ben zevkle hafifçe kıkırdayarak gerçek gibi görünen kumların arasında yürüyorken birazdan  burnuma bir şey düştüğünde başımı kaldırıp odanın tavanına bakıyorum. Yıldızlarla bezenmiş açık gökyüzünden kar taneleri düşüyor.

“Larkin? Ne yapıyorsun?”

Soruma cevap olarak elim tekrar tutulduğunda başımı çevirip yanıma gelmiş olan Larkin’e bakıyorum.

“Daha önce hiç kumsalda kar yağdığını gördün mü?”

Elbette görmedim. Ona bakarsak ben daha önce hiç gerçek bir kumsal da görmedim. Suda yüzen şehirler modelinde gerçek kumsallar yok. Tatil köylerimiz ve özel plajlarımız var, ama hiçbirinde kum yok. 5-6 sene öncesine kadar Pasifik okyanusunun kuzeyindeki küçük şehirlerde kumsallar vardı, ama küresel sağlık düzenlemelerine aykırı olduğu gerekçesiyle onlar da kaldırıldı.

“Sen daha önce hiç kumsal gördün mü?”

Larkin yüzüne düşen kar taneleriyle gözlerini kırpıştırıyorken başını iki yana sallıyor. “Sen?”

Ben de görmediğimi söyleyip başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Herşey sadece ışık oyunlarından ve özel efektlerden ibaret. Burnumuzun ucuna değen kar taneleri odanın içinde dolaşan milyonlarca ışık hüzmesinin katı bir yüzeye isabet ettiği anda aniden sıcaklık değiştirip soğumasıyla bize gerçekmiş gibi hissetiriyor, ama aslında hiçbiri orada değil.

Ben yukardan düştükçe büyüyen kar tanelerinin nasıl bu kadar gerçek görünebildiğini düşünürken yanımdaki Larkin ağzını açıp dilini çıkarıyor ve kar tanelerini diliyle yakalamaya çalışıyor.

“Ne yapıyorsun Larkin?”

Dili hala dışardayken cevap veriyor. “Tağ taneleğini takağamağa tağısıyoğum...”

Tam o sırada kar tanelerinden bir tanesi diline isabet edince heyecanla bir ses çıkarıyor. “Takağadım!”

Bu sefer ciddi ciddi soruyorum. “Larkin, sen deli misin?”

Dili dışardayken bana gülümseyip başını iki yana sallıyor ve diğer eliyle uzanıp çenemi hafifçe aşağı çekiştirirken ağzımı açmamı işaret ediyor. İlk önce yapmak istemiyorum, ama sonra pes edip gülerek ben de başımı kaldırıp dilimi çıkarıyorum.

Bir süre ikimiz de sağa sola dönerek kar tanelerini yakalamaya çalışıyoruz, ama beyaz parçalar daha çok gözüme girdiği için ben hiçbir şey beceremiyorum. Biraz sonra ikimiz de tam ters yönlerdeki iki büyük parçaya uzanırken hala el ele tutuştuğumuz için aniden gerilip sonra tekrar küçülen bir lastik gibi bir an iki yana açılıp sonra sendeleyerek tam ortada yere düşüyoruz.

Ben bir yandan gülüp bir yandan acıyan omzumu tutarken Larkin kahkahalarla yere yatıyor. Gülüşü o kadar bulaşıcı ki çok geçmeden ben de ona gülmeye başlayarak hemen yanında kumlara uzanıyorum.

“Bu gece ikimizden biri yaralanmadan bitmeyecek!”

“Bir şey olmaz—hey, büyük tane!”

Larkin tepeden yavaş yavaş bize doğru süzülen devasa bir kar tanesini işaret edince ikimiz de dillerimizi çıkarıp hızla başımızı o tarafa uzatıyoruz ve bu sefer de kafalarımız birbirine çarpınca kar tanesini unutup yine kahkahalara boğuluyoruz.

Biz aslında orada olmayan kumların üzerinde yatıp kar gibi üzerimize yağan ışıklara gülüyorken cebimdeki telefon titrediğinde ben Larkin’e doğru dönüp pantolonumun arka cebindeki telefonu çıkarıyorum. Larkin’in nefesi saçlarımdayken ben telefonu ikimizin arasında tutup ne için titrediğine bakıyorum. Yarın için bir hatırlatma mesajı.

Doktor randevusu, saat 11, unutma!

Ben alarmı kapatıp telefonu tekrar cebime koyarken Larkin soruyor. “Önemli bir şey mi?”

Başımı iki yana sallıyorum. “Yarın doktora gideceğim, onun hatırlatması. Saatini yanlış ayarlamışım. Yarın sabah 9 buçukta çalması gerekiyordu.”

“Neden doktora gidiyorsun?”

Larkin’in sesi endişeyle çıkınca ben gülümseyerek ona dönüyorum. “Önemli bir şey değil, rutin kontroller. Çocukluğumdan beri gidiyorum, belki bir gün ben de ‘güçlü’ olur muyum diye kontrol ediyorlar.”

 Benim parmaklarımla yaptığım şakacı tırnak işareti Larkin’i pek eğlendirmişe benzemiyor. Az önce diliyle kar tanesi yakalayan çocuk adam şimdi yüzü düşmüş bir şekilde bana bakıyor.

“Neden güçlü olmayı bu kadar çok istiyorsun Viva?”

Nasıl cevap vereceğimi bilmediğim sorular sormakta üzerine yok. Yine bir an için boş boş bakıyorum. “Ne demek istiyorsun?”

“Güçlerin olmadan da oldukça mutlu yaşıyorsun, neden ışınlanabilmek ya da elini uzatınca tuzluğun sana gelmesi bu kadar önemli?”

Bir an acaba yanlış bir şey mi istediğimi düşünmeden edemiyorum, ama hemen sonra kendime geliyorum. “Benim yerimde olmadan anlayabileceğin bir şey değil bu Larkin—“

“Seni her gün görüyorum. Işınlanmadan da her şeyi bu ofisteki çoğu insandan daha çabuk ve iyi hallediyorsun.”

“Demek ki ışınlanabilsem buradaki herkesten daha iyi olacağım—“

“Neden?”

Sinirle gülüyorum. “Ne demek neden? Çünkü öyle istiyorum, ben de normal olmak istiyorum.”

“Doktorlar sana her seferinde normal olamayacağını söylediğinde üzülmüyor musun?”

“Ne demek istediğini anlamıyorum...”

Bu konu yabancılarla konuşup nedenlerimi uzun uzun açıklamak istediğim bir konu değil, o yüzden Larkin’i bırakıp yerden kalkıyorum ve üzerime yapışmış gibi duran kumlara aldırmadan kapıya ilerliyorum.

“Viva, özür dilerim—“

“Özür dilenecek bir şey yok. Geç oldu Larkin, şu antlaşmayı bitirip eve gitmek istiyorum.”

Sesimin normalden daha sert çıktığının farkındayım, ama kendime engel olamıyorum. Beni yeterince tanımayan insanlar bana neden diğer insanlar gibi olmak istediğimi sorduğunda hep böyle oluyorum. Benim durumumun bacağını kırıp dışarıda oynayan arkadaşlarını ancak pencereden izleyebilen bir çocuktan farkı yok. Dışarıda oynayanlar elbette ayağı kırık çocuğun üzüntüsünü anlayamıyorlar, ta ki onlar da bir yerlerini incitip izleyen olmak zorunda kalana kadar.

Ben kapıda beklerken Larkin sistemi kapatıyor ve oda tekrar beyaza döndüğünde yanıma geliyor. İkimiz de bir şey söylemeden çıkışa ilerlerken sessizlik o kadar içime dokunuyor ki bir açıklama yapma ihtiyacını hissediyorum.

“Cumartesi gecesi, Fin’in doğum günü partisinde, o şişeleri ben devirdim Larkin. Daha dokunmadan hepsini yerle bir ettim.”

Bunu söyleyince Larkin aniden bana bakıyor ve yine elimi tutup beni durduruyor, ama bu sefer oyunlara vaktim yok, bir çırpıda aklıma ne gelirse sıralıyorum. “Hayatım boyunca yaşamadığım bir duygu olduğu için farklı olduğunu biliyorum ve her ne kadar herkes bana umutlanmamamı söylese de ben yine de bir şeyler çıkmasını bekliyorum. O yüzden bıkmadan, usanmadan düzenli bir şekilde doktora gidip bir sürü test yaptırıyorum. Her seferinde de aynı heyecanla bana iyi bir şey söylenmesini bekliyorum. Olmayınca elbette üzülüyorum—“

“Viva, o akşam şişeleri deviren sen değildin.”

“Elbette bendim, görmedin mi?”

Soruyu soruyorum, ama kelimeler ağzımdan çıktığı anda Larkin’in ne söylediğini de anlıyorum. “Efendim?”

“Şişeleri sen devirmedin. Ben devirdim.”

“Ama...Ben uzandım...”

Durumu olduğu gibi açıklamaya ve her şeyi benim yaptığımı ispatlayacak kelimeler, bahaneler bulmaya çalışıyorum, ama sanki benliğimin bir köşesi bu anı bekliyormuş gibi bana bağırıyor. “Ben demiştim! Larkin olduğunu söylemiştim! Ariel de öyle olduğunu söyledi, ama inanmadın! Al bakalım!”

Bir şakaymış gibi başımı iki yana sallıyorum. “Hayır, ben yaptım Larkin. O anda içimden bir şey geçti, hissettim, buzluğa ben uzandım, o yüzden masadan savruldu, o yüzden şişeler devrildi—“

“Hepsi benim yüzümden.”

Başımı şiddetle itiraz ederek iki yana sallıyorum. “Ariel mi böyle söylemeni istedi!?”

“Ariel’le o geceden beri konuşmadım bile Viva—“

“O zaman neden beni vazgeçirmeye çalışıyorsun!?”

“Vazgeçirmeye çalışmıyorum, açık açık söylüyorum, o şişeleri benim yüzümden devirdin!”

“Nasıl!? Sen arkamdaydın, dokunmuş olman imkansız ve kimse güçlerini başkasıyla paylaşamaz Larkin! Öyle bir şey yok!”

“Ben paylaşabiliyorum!”

“Yalan söylüyorsun!”

Larkin şaşkınlıkla gerilerken ben de elimi hızla onun elinden çekiyorum. “Hiç kimse güçlerini başkasıyla paylaşamaz.”

“Ama ben yapabiliyorum. Sana neden yalan söyleyeyim Viva? Diğerleri gibi olmanın senin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum, böyle bir şeyi elinden almak ister miyim?”

Hayır! Ben yaptım! Ben yapmış olmalıyım! Ben yapmak istiyorum!

Larkin’in sorusuna anlamlı ve olgun bir cevap vermek yerine sadece ağlamak istiyorum. Gözlerim doluyor, boğazıma bir şey takılıp nefesimi kesermiş gibi canımı yakıyor. Dudaklarımı birbirine bastırıp kendimi tutmaya çabalıyorum, çünkü ağzımı açarsam konuşamayacağım.

O gece o şişeleri ben devirdim. Ben, sadece ben. Kimse güçlerini başkasıyla paylaşamaz. Yalan söylüyor. Bu adam gerçekten deli. Deli!

Larkin yine bana uzanıp dokunmaya çalışıyor, ama istemiyorum. Önce bir iki adım geriliyorum, sonra dönüp koşar adımlarla Alize’nin kapısına asılıyorum ve o anda kartımı yukarda bıraktığımı fark ediyorum. Olduğum yerde ayağımı yere vurarak dudaklarımı ısırıyorum, ama hemen sonra kapı küçük bir sinyal sesiyle açılınca Larkin’e bakmadan kendimi dışarı atıp merdivenlere koşturuyorum.

Öfke, hayal kırıklığı ve korku, şu anda hepsini bir arada yaşıyorum. 50. kattaki ofise girdiğim gibi ayakkabılarımı yerden kapıp kendi masama koşturuyorum. Birisi arkamdan kovalıyormuş gibi çantamı kaptığım gibi koşarak kendimi tekrar dışarı atıyorum. Asansörün düğmesine birkaç kez basıp sanki bu onu daha da hızlandıracakmış gibi tek ayağımın üzerinde rahatsızca kıpırdanarak kapıların açılmasını bekliyorum. Birazdan kabinin kapıları açılıp kendimi o küçük kutunun içine attığımda bütün kalelerim yıkılıyor. Bir köşeye kıvrılıp sarsılarak ağlıyorum.

Omuzlarım sarsılıyor ve yüzüm kimbilir nasıl bir şekilde acıyla kıvrılıyor, ama ben aldırmıyorum. Burada kimse beni göremez, kimse bana neyi yapıp neyi yapmayacağımı söyleyemez.

Cumartesi gecesinden beri kimseye bir şey söylemiyordum, bu konuda tek kelime etmiyordum, ama o kadar umutluydum, o kadar inanmıştım ki şimdi gerçekten canım yanıyor.

Larkin’in söylediği şey tamamen saçmalık, imkansız, gerçek dışı, ama yine de benim bir şeylere dokunmadan hareket ettirebilmemden daha inandırıcı gibi geliyor. En çok da bu canımı acıtıyor. Ben bile kendime yeteri kadar inanmıyorum.

Asansörün kapıları lobiye açıldığında yere tutunarak ayağa kalkıyorum ve o sırada resepsiyonda bekleyen görevli kadın da beni görüyor.

“Bayan Royd! İyi misiniz?”

O yerinden kalkıp koşturarak yanıma gelirken ben gülümsemeye çalışıyorum, ama hiçbir işe yaramayacağının da farkındayım. Ayakkabılarım yok, saçlarım dağılmış, yüzüm ağlamaktan kızarmış ve şişmiş, bu halde değil gülümsemek, kendi etrafımda dönerek dans etsem bile kimseyi iyi olduğuma inandıramam, ama yine de deniyorum.

“İyiyim, teşekkürler.”

“Ağlıyorsunuz—“

“Gerçekten, iyiyim...”

“Size bir taksi çağırayım.”

Taksi lafı geçince arabamı hatırlıyorum ve bu halde kendi başıma kullanamayacağımı da biliyorum, ama taksiye binmek de istemiyorum. Yalnız olmak istemiyorum.

“Hayır, taksiye gerek yok. Ben arkadaşımı arayacağım, beni gelip alacak, teşekkür ederim.”

Görevli kadın bana karşı çıkmıyor ve gülümseyerek beni kapıya kadar götürüyor. Ben bir yandan telefonumu çıkarırken diğer taraftan da ayakkabılarımı giyiyorum ve açılan kapıdan çıkıp temiz havayı içime çektiğimde hattın diğer tarafında Leon cevap veriyor.

“Viva, geliyor musun?”

“Leon?”

Sesim o kadar kısık, o kadar güçsüz çıkıyor ki Leon’un oyuncu sesi bir anda ciddileşiyor.

“Viva, iyi misin? Neredesin?”

“Şirketin önünde, dışardayım. Leon gelip beni alır mısın?”

Cümlemi sesim kısılarak bitirmeyi başarabiliyorum, ama sonrası yine gözyaşı.

“Hemen geliyorum, bir yere ayrılma.”

Telefon kapandıktan saniyeler sonra Leon yolun karşısında beliriyor ve beni gördüğü anda koşarak karşıya geçiyor. “Viva, ne oldu?”

Cevap vermek yerine ağlayarak ona sarılıyorum, o da beni sarıp sımsıkı tutuyor.

“Ne oldu tatlım? Viva?”

Cevap vermeden başımı iki yana sallıyorum ve hafifçe geri çekilip çantamın içinden arabanın anahtarlarını çıkarıyorum. Leon ne istediğimi anlayıp anahtarları elimden alıyor ve birlikte yolun kenarında duran arabama yürüyoruz. Ben sağ tarafa geçip ön koltuğa otururken Leon da arabanın önünden dolaşıp soldan girerek direksiyonun başına geçiyor.

“Yaralı mısın en azından onu söyle.”

Gülümseyerek başımı iki yana sallıyorum, Leon biraz olsun rahatlıyor. “Tamam, geçti. Eve gidiyoruz. Emniyet kemerini tak.”

Leon arabayı çalıştırırken ben kemerimi takıyorum ve başımı arkaya yaslayarak gözlerimi kapatırken arabam yavaşça yola çıkıyor, eve gidiyoruz.

 

* * *