VII

 

Süpriz bir partinin ilk şartı parti sahibinin olaydan haberi olmamasıdır. O yüzden mekan önceden ayarlanır, süsler yerleştirilir, konuklara haber verilir ve kapı açılmadan önce herkes bir yere saklanıp içeri girene küçük bir kalp krizi geçirtecek kadar yüksek sesle “Sürpriz!” diye bağırmak için bekler. Oldukça basit bir formül. Ama birine kendi evinde, hem de Cumartesi günü nasıl sürpriz bir parti verilir?

İmkansız görev için gerekli direktifleri Cuma sabahı Ariel’den gelen destansı bir e-maille aldım. Yazdığı şeyleri okuyup anlamak ve hatasız yapabileceğime inanmak o kadar zamanımı aldı ki Dina’nın olmadığı ilk gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Ya insanlar beni Ariel’in yazdığı çarşaftan bozma e-maili okur gördükleri zaman çok meşgul sanıp yanıma yanaşmadılar, ya da gerçekten yapılacak öyle çok bir şey yoktu. O yüzden ben de bütün gün boyunca Cumartesi sabahı, yani bugün yapacağım ajanlıkları ezberledim.

Fin elbette bugün için bir şeyler planladığımızın farkında, ama evini kullanacağımızı ve Morina’da tanıdığı ne kadar insan varsa bir gece için iki odalı ufak yuvasına sıkıştıracağımızı bilmiyor. O yüzden saat 11 gibi çıkıp onu evden uzaklaştırmam gerek.

Uzun süredir spor yapmadığımız için Ariel onu alıp bir koşuya götürmemin iyi fikir olacağını düşünmüş, ben de aynen uygulamak için evden çıkıyorum. Arabamı Fin’in sokağının başına park edip eşofmanlarım ve spor ayakkabılarımla son derece enerjik bir şekilde sabah havasını içime çekerek Fin’in evine yürüyorum. Ariel dün gece orada kaldı. Lojistik olarak her şey tamam. Ben kendime düşen kısmı yapmak için kapı ziline basıyorum. Fin’in rengarenk kişiliğine ters düşecek kadar tekdüze bir sesle kapı çalıyor ve çok geçmeden iki plastik su şişesiyle birlikte en az benim kadar enerjik görünen bir Fin kapıda beliriyor.

“Bu spor aşkı bir anda nereden çıktı bilmiyorum, ama eğer evden çıkmazsam Ariel canıma kast edecek. Şişeleri al ve uzaklaş.”

Gülerek iki şişeyi de alıp kapıdan uzaklaşıyorum. Fin o sırada içeri dönüp son bir kez Ariel’e sesleniyor. “Ben çıkıyorum Ari!”

“Viva’nın poposu Yasmin gibi olana kadar gelmeyin!”

“Beş sene sonra görüşürüz o zaman! Ben yokken başkasına aşık olma!”

Ariel’in kahkahası dışarılara kadar geliyorken ben Fin’in belini çimdiriyorum. Aslında ayak bileğine tekmeyi basmak isterdim, ama sakatlanıp da evde kalması gerekirse Ariel de beni sakatlar. Bu seferlik hafif bir cezayla affedip benden iki kafa uzun olan arkadaşımla birlikte hızlı bir tempoyla yürümeye başlıyorum.

“Merkezdeki parka mı yoksa okul tarafına mı koşalım?”

“Bence sizin eve koşalım, o popo ancak erir.”

Bu sefer uzanıp kafasına bir tane geçiriyorum. “O kadar da değil! Gayet güzel bir popom var benim.”

“Ben fikir beyan edemiyorum, Ariel ne derse o olur.”

“Kılıbık.”

“Avanak.”

Gülerek Fin’e omuz atıp hafiften koşmaya başlıyorum. Ben koşarken Fin hala hızla yürümeye devam ediyor. Onun bacak boyuna göre oldukça normal bir durum.

“Neden beni öğlene kadar uyuyabileceğim bir Cumartesi gününde, hem de doğum günümde evimden kaçırıyorsunuz?”

“Ben fikir beyan edemiyorum, Ariel ne derse o olur.”

Fin keyifle bir kahkaha atıyor. “Şah mat Vivian, şah ve mat.”

“Sen şimdi şahı da matı da boşver, hangi filme gitmek istersin onu söyle.”

Fin etkilenmiş bir ifadeyle kaşlarını kaldırıp beni baştan aşağı süzüyor. “Sen gerçekten poponun güzel olduğuna inanıyorsun değil mi?”

“Eğer kafanı kaldırıma çarpıp seni sonsuz bir uykuya göndermemi istemiyorsan düzgün cevap ver.”

Az da olsa kırıldığımı anlamış olacak ki hemen gülümseyip beni omzumdan tutarak kendine yapıştırıyor. “Tamam, tamam kızma. Sen hangi filmi görmek istersin?”

“Hangi filmlerin geldiğini bilmiyorum ki! Oturup sinema programlarını takip edecek vaktim olmadı.”

“Oraya gidelim, o zaman düşünürüz.”

“Tamam, ama arabayı almayalım. Koşmayacaksak bile yürüyelim.”

“Popon gayet güzel Viva.”

“O yüzden demedim, sus!”

Fin susuyor, ama sırıtmadan da edemiyor. İkimiz yan yana yürüyüp adımlarımızla saçma sapan oyunlar oynarak yarım saat sonra sinemaya varıyoruz.

Burası Morina’nın en büyük ve güzel sineması. Kampüse çok yakın olduğu için iyi iş yapıyor. Gece ya da gündüz, bizim gibi öğrenciler yürüyerek bile buraya gelebiliyor. Etrafında binbir çeşit cafe ve restoran var. Kısacası bütün günü geçirebilmek için ideal ve iş sinema olunca Fin ve ben yemeğe ihtiyaç duymuyoruz.

“Şu nasıl? Kanlı, korkunç bir şeye benziyor.”

Koyu kırmızılardan ve dehşet içinde bakan insan suratlarından oluşmuş film afişine bakıyorum. “Aslında iyi fikir, Ariel yokken aradan çıkaralım.”

“Biraz daha bakalım, belki daha rezil ve beyin yoksunu bir şey buluruz.”

Aynı fikri paylaşarak sinemanın daire şeklindeki geniş lobisinde yürümeye ve afişlere bakmaya devam ediyoruz. Öpüşen ya da baygın baygın birbirine bakan insanları konu alan filmler bize göre değil. Onlar Ariel’in sevdiği ve bir paket kağıt mendili bitirmeden salondan çıkmayı reddedeceği türden çok değerli filmler. Biz daha çok saçma sapan olaylar görüp belden aşağı şakalarla seviyesiz vakit geçirmek istiyoruz.

“Fin, şuna bak. Kesin buna giriyoruz.”

Fin ona gösterdiğim afişi görünce elimi sıkıp beni alnımdan öpüyor ve başka bir şey söylemeden biletleri almak için uzaklaşıyor. Afişte en arkada bir fil, onun önünde sarı yağmurluklarıyla iki gözlüklü adam duruyor, onların önünde de büyük memeli ve sarışın bir kız yere uzanmış, elindeki fizik kitabını tersten okumaya çalışıyor. Filmin adı “Yerçekimi”. Kısacası tamamen anlamsız ve muhtemelen tam da bizim istediğimiz gibi bir film.

Biletler alındıktan sonra Fin beni afişin önünden alıp patlamış mısır satılan standa götürüyor. Ben cebime sıkıştırdığım parayı çıkarıp en büyük boyundan iki mısır isterken yanımdan başka bir kadın daha gelip iki küçük boy istiyor. Sağıma şöyle bir bakıyorum ve bakar bakmaz öylece kalakalıyorum.

“Larkin?”

Larkin ikimizin arasında duran bir başka kadının yanından eğilip benimle göz göze geliyor ve şaşkınlıkla gülümsüyor. “Viva! Bu ne güzel sürpriz.”

Hem de nasıl. Ben salak salak sırıtırken Fin ve Larkin selamlaşıyorlar ve çok geçmeden işin içine az önce iki küçük boy patlamış mısır isteyip beni daha en baştan kötü gösteren çıtı pıtı hanımefendi de giriyor.

Bu bayan da en az Yasmin kadar hoş. Beyaz tenli, yeşil gözlü, siyah saçlı ve ince. Şu son bir ayda o kadar ince kadınlar gördüm ki cidden kendimi obez sanmaya başlayacağım. Yemin ederim ki popom o kadar büyük değil, ama bu kadar biçimli de değil. Her şey ince olmakla bitmiyor.

Benim rengi solmaya başlamış eşofmanlarımın ve tepemde kuş yuvası gibi toplanmış saçlarımın aksine bu porselen bebek gıcır gıcır bir kot pantolon ve askıda beş para etmeyecek gibi dursa da şu anda bu kadının üzerine özel dikilmiş gibi oturan bir tişört giyiyor.

“Viva, Fin, arkadaşım Paris Slevin. Paris, Vivian Royd ve Finley Kemp.”

Fin ve Paris el sıkışırken benim jetonum düşüyor. Slevin. Yori Slevin. Morina’nın en çok izlenen televizyon kanalının sahibi. Doğal olarak da Brentlerin çok yakın arkadaşı.

Yori Slevin bekar bir baba ve en son hatırladığım haberlere göre kızı Atlantik okyanusunun kuzeyinde, Antartika’nın kalıntıları arasında nesli tükenen hayvanlara yardım eden bir doğa gönüllüsü. Çok fazla magazin ya da doğa bilimi dergisi takip etmediğim için yüzünü hemen tanımamış olmam doğal, ama şimdi hatırlıyorum.

“Memnun oldum Vivian.”

“Viva, lütfen.”

Porselen bebek inci gibi dişleriyle gülümsüyor. “O halde ben de Paris. Bayan Slevin dedikleri zaman irkilmeden edemiyorum.”

Elbette irkiliyorsundur. Prenses Slevin demeleri gerekiyordu, değil mi? Herkes gülümsüyor, ama ben bir anda içime dolan nefretin nereden geldiğini bilmiyorum. Sadece Paris’in yüzündeki o kusursuz gülümsemeyi silip atmak istiyorum. Umarım o korku filmine gidiyorlardır da korkudan ne yapacağını şaşırır.

“Hangi filme gidiyorsunuz? Biz Yerçekimi’ne giriyoruz.”

Benim iyi niyetli arkadaşım Fin hemen güzel güzel sorular soruyor, girişken Paris de cevaplıyor. “Biz de ona gidiyoruz, ne tesadüf!”

Ben daha korku filmi planımın yıkılışına yeteri kadar üzülememişken Paris, Larkin’in ellerini tutup beline sarıyor ve sırtını ona yaslarken bekleyen mısırları da eline alıp bana küçük çaplı bir beyin sarsıntı verdikten sonra konuşuyor:

“Yakın oturuyorsak şimdiden özür dilerim çünkü ben böyle filmlerde çok konuşurum. Dalga geçmek seyretmekten daha eğlenceli.”

Ben hala Larkin ve Porselen Bebek Paris’in duruşlarını algılamaya çalışıyorken Fin keyifle gülüyor. “Biz de aynı türdeniz, problem değil. Hatta yakın oturursak küçük bir referandum bile yaparız, fena olmaz.”

Paris ve Fin orada ne hakkında olduğunu bilmediğim bir referandumdan bahsediyorken ben Larkin’in onların sohbetini dinleyip gülümsemesini izliyorum.

Bu adam ne zaman kendine bir sevgili buldu? Yoksa bu da mı yakın arkadaşı? Hani daha önce kalabalık bir grupla dışarı çıkmamıştı? Ne ara Paris’le tanıştı? Çocukluktan beri tanışıyorlar mı? Belki de çoktan evlenme planları yapıyorlardır.

Ne saçmalıyorum ben!?

“Film başlamak üzeredir, salona gidelim mi? Fin?”

Fin mısırları alıp tekrar yanıma geliyor, ikimiz dönüp önden giderken arkadakiler de mırıl mırıl bir şeyler konuşarak bizi takip ediyorlar.

Birisi bana bugün en yapmak istemediğin şey nedir diye sorsa aynen şu durumu ona tarif ederdim. Bugünün benim suç ortağım Fin’le beraber geçirdiğim rahat ve beyin gücü gerektirmeyen bir gün olması gerekiyordu. Onun yerine hem Larkin Brent’le aynı sinema salonundayım hem de daha önce hiç görmediğim bir başka ünlü güzelle dünyanın, belki de kainatın en salak filmini izlemek üzereyim.

En azından grubun en uzak ucunda oturmak üzere bilette gösterilen sıranın en sonuna ilerliyorum. Arkamdan Fin gelip yanıma oturacak ve sıra o şekilde devam edecek sanarken Fin önümden geçip sağıma oturuyor ve soluma da Larkin oturunca ben Fin’in kolunu çekiştirip biletini istiyorum. Yırtık kağıt parçasını elime alınca her şeyin doğru olduğunu fark edip oturduğum yere biraz daha çöküyorum.

Yerleşim tamamlandıktan sonra sıra en kritik anlardan birine geliyor: koltuğun koluna önce kim kolunu koyacak? Sağ tarafımda sorun yok, istersem kolumu Fin’in kafasına bile koyabilirim, ama sol taraf oldukça zor bir seçim.

Dirseğimin ucunu temkinli bir şekilde mısır ısıtıcısının arkasına koyuyorum, elimdeki mısırı da ısıtıcının içine bırakıp yerimi belli ettikten sonra gayet rahat bir şekilde perdeyi izlemeye başlıyorum.

Saniyeler akıp gidiyor ama kolum hiçbir şeye değmiyor. Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Soluma dönüp baktığımda Larkin’in kendi soluna yaslanıp Paris’le bir şeyler fısıldaştığını görünce içimden gelen ilk şey huysuz bir köpek gibi hırlamak oluyor, ama yapmıyorum.

Kolluk için savaşmayacağımızı anlayınca ben de iyice yayılıyorum. O sırada ışıklar sönüyor ve fragmanlar başlıyor.

İkinci fragmandan sonra görüş alanım kısıtlandığı için bir süre Larkin’i unutup Fin’le birlikte Ariel’in seveceği filmleri birbirimize işaret edip kimin hangisine gitmek zorunda olduğunu tartışıyoruz. Bol sevişme sahneli olanlar nişanlılara özel, ölüm ya da ayrılık olup ağlatacak olanlar da benim alanım. Biz filmleri paylaştıktan sonra asıl film başlıyor ve bir süre sinema tamamen sessizleşiyor.

Filmin ilk yarım saati son derece sıkıcı ve ben o sırada sıcak mısırımı yarılayıp rahat rahat dişimin arasında kalanları dilimle ayıklamaya başlıyorum. Ben tam karanlıktan istifade ederek işin içine parmağımı da sokacakken sol tarafımdan bir fısıltı duyup ellerimi koltuğun iki yanına bastırıyorum.

“İçecek bir şeyler almaya gidiyorum, bir şey ister misiniz?”

Başımı Larkin’e çevirmeden iki yana sallıyorum. O kalkıp giderken ben ellerimi bacaklarımın altından çıkarıp parmaklarıma kan gitmesini sağlıyorum, o sırada sağ yanımdaki Fin kulağıma eğiliyor. “Fil ne zaman gelecekmiş?”

“Bilmem, sormadım.”

Fin sırıtıp bir avuç daha mısırı ağzına atarken ben de gülümseyip önüme dönüyorum. Hemen sonra aklıma iki solumda oturan Paris geliyor. Başımı çevirip ona bakınca o da bana dönüp gülümsüyor. O kadar güzel ki elimi savurup suratına bir tokat çakmak istiyorum, ama yapmıyorum.

Ben ne zaman bu kadar saldırgan ve garip bir insan oldum bilmiyorum ve yavaş yavaş kendimden korkmaya başlıyorum. Ben psikolojik gidişatımı sorgularken Larkin elinde iki büyük boy içecekle gelip yerine oturuyor. En azından onları büyük aldığına memnun olup en arka dişlerimin arasında hala sinirimi bozan mısırlarla birlikte dikkatimi tekrar filme vermeye çalışıyorum, zaten o sırada da fil geliyor ve herkes mutlu oluyor.

Film aslında oldukça eğlenceli. Afişteki gözlüklü adamlar bir makine yapıp dünya üzerindeki en güzel, ama en aptal kızı evlerine ışınlayıp onu yanlarında yaşaması gerektiğine ikna etmeye çalışıyorlar. Maalesef işler ters gidiyor ve kızla birlikte bir de fil geliyor. Bizim gözlüklüler fili geldiği yere geri göndermeye çalışıyorlar, ama zavallı hayvan ışınlanamıyor. Bu noktada insanların gözlüklü adamların acısıyla eğlenmesi gerekiyor, ama ben ışınlanamayan fille duygusal bir bağ kuruyorum.

“Filin ne hissettiğini çok iyi anlıyorum.”

Fin benim fısıltımı duyunca ağzındaki mısırları neredeyse püskürterek gülüyor, ben de elimi ekrana uzatarak güya filin kafasını okşuyorum. Beni gören Larkin hayatımda duyduğum en hafif ve güzel sesle gülüyor ve koluma dokunarak benim zaten onda olduğunu fark ettiğim dikkatimi çekiyor. “Fil senin kadar güzel de değil, zavallı hayvan ne yapsın?”

Dev ekrandaki gözlüklü adamlar bir şeye şaşırıp dramatik bir müzikle birbirlerine bakıyorken ben de aldığım iltifatla ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Kafam süper bir bilgisayar gibi bir sürü işlemi bir arada yapmaya çalışıyor, ama ben daha ışınlanmayı bile başaramadığım için her şey birbirine karışıyor.

En sonunda yapabildiğim şey Larkin’in o güzel gülüş sesine karşılık horlar gibi bir ses çıkararak gülmek oluyor. Ses çıktığı anda elimi ağzıma kapatıyorum, ama çok geç. Fin de benden çıkan garip sesi duyunca gülmeye başlıyor. O gülünce onun yanındaki insanlar da gülüyor. Kahkahalar yavaş yavaş yayılırken ben ekrana bakıp orada komik bir şey arıyorum ama hayır, herkes benden çıkan sese gülüyor. Neyseki çok geçmeden fil uzun burnuyla birine hasar veriyor ve dikkatler o tarafa dönüp kahkahaların yönü değişiyor.

O dakikadan sonra ben film bitene kadar çıt bile çıkarmadan put gibi izliyorum. Tam olarak bir saat kırk iki dakika sonra işkence bitiyor ve ışıklar açıldığı anda ben ayağa fırlayıp Fin’i de kaldırıyorum. Tabii ki benim sırık arkadaşımın içimde kopan fırtınalardan haberi yok, ama yine de şansım yaver gidiyor ve Fin diğerlerine de dönerek Ariel’i araması gerektiğini söylüyor. Ben de gülümsüyorum ve onu işaret edip takip edecekken Larkin kolumu tutup beni tekrar eski yerime alıyor ve bütün kişisel alanımı bir anda işgal edip kulağıma eğiliyor.

O kadar hazırlıksız yakalanıyorum ki elimi uzatıp omzuna tutunuyorum, o ise aldırmadan usul bir sesle soruyor:

“Fin’in partisine Paris’i de davet etmek istiyorum, sorun olur mu?”

Larkin’in sorusuyla ben de kaybettiğim dengemi bulup elimi çekiyorum ve gülümseyerek geriliyorum. “Tabii, çok memnun oluruz.”

O arada Paris’le göz göze gelip hafifçe el sallayarak sonra görüşeceğimizi söylüyorum ve çoktan dışarı çıkmış Fin’in arkasından neredeyse koşar adımlarla yetişip kendimi sinema salonun dışına atıyorum. Hayatım boyunca yaşadığım en korkunç sinema deneyimi buydu.

“Fin? Neredesin?”

Sağ taraftan Fin bana seslenip el sallıyor. İnsanları yararak onun yanına gidip koluna yapışıyorum.

“Telefonu bana da ver.”

Fin yine binbir çeşit ifadelerinden birini seçip, sanki yolda bir haydut koluna yapışıp parasıyla canı arasında bir seçim yapmasını istemiş gibi telefonu bana uzatıyor.  Ben de aleti aldığım gibi kuytu bir köşeye uzaklaşıyorum ve telefonda beni bekleyen Ariel’e adeta isyan ediyorum. “Yer değişelim! Sen insanların arasına karış ben yemekleri yapayım!”

“Yine ne oldu!?”

“Ariel birisi bana büyü yaptı galiba.”

“Viva, neler oluyor?”

Ariel’e gökten meleklerin inip partiye geleceğini söylesem ona da inanır, birbirimize o kadar çok güveniyoruz.

“Larkin Brent yanında fıstık gibi bir kızla sinemadaydı.”

“Yasmin mi?”

“Yasmin olsa adını söylerim değil mi? Yasmin değil, Paris Slevin.”

Ben kızın ismini söylediğim anda Ariel çığlığı basıyor. Magazin basınından daha çok şey bilen arkadaşım hemen soruları sıralıyor. “Gerçekten çok mu güzel? Neredeymiş? Niye bu kadar uzun sürmüş? Larkin’le nereden tanışıyorlarmış? Ne kadar zamandır beraberlermiş!? Neler öğrendin Viva?”

“O soruların hiçbirini sormadım.”

“Sorsan şaşardım.”

Sesi o kadar hayal kırıklığına uğramış gibi çıkıyor ki bir an için kendime kızıyorum, ama hemen sonra kendime geliyorum. “Ariel rezil oldum diyorum. Salak gibi davranıyorum, neler oluyor bana? Bu adam Paris’le birlikte akşam partiye de gelecek. Orada da deli gibi davranırsam bir daha itibarımı nasıl toplayıp ayağa kaldırırım bilmiyorum.”

“Paris Slevin buraya mı geliyor!? Neden daha önce söylemedin!?”

Ve o andan sonra Ariel’i kaybediyorum. Bundan sonra ne söylesem Paris Slevin gibi bir ünlünün o eve adım atması gerçeğinden daha önemli olamaz.

“Telefonu kapat ve Fin’i evden uzak tut!” diyor ve hemen ardından telefonu çat diye suratıma kapatıyor. Onu çok iyi tanıdığım için suçlayamıyorum. Kafası tamamen kusursuz bir sürpriz hazırlamakta ve ben de üzerine eve ikinci bir ünlünün geleceğini söyleyip ateşi körüklediğim için bundan sonra Ariel’in bana hiçbir faydası yok.

Elimde telefonla birlikte Fin’in yanına dönüyorum. O telefonu alıp tekrar cebine atarken ben de etrafımı gözetliyorum.

“Az önce çıktılar, rahatlayabilirsin.”

Fin hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünür, ama gözleri her şeyi görür. Bana öyle bir bakıyor ki az önceki dünyadan bihaber görünen sırık arkadaşımın yerini yine suç ortağım alıyor. “Viva iyi misin? Bir ara Paris’in üzerine atlayacaksın sandım. Aranızda bir şey mi geçti?”

“Kızı daha yeni gördüm Fin.”

“Ben de onu diyorum.”

Fazla zeki arkadaşıma bir surat yapıp koluna yapıştığım gibi onu çekiştiriyorum. “Yürü, başka bir filme gideceğiz. Bunu sevmedim.”

Gülüyor. “Larkin’le Paris’i gözetlemekten izleyemedim desene sen şuna.”

Yol ortasında aniden duruyorum ve şokla kafamı kaldırıp Fin’in suratına bakıyorum. “Öyle bir şey yapmadım!”

“Ne zaman bir şey söylemek için dönsem gözün onlardaydı.”

Sadece bir kez baktım!

Tamam, belki filmden çok onları izlemiş olabilirim, ama akşam Ariel’e rapor vermem gerekiyordu.

...

Evet, gözetledim ve pişman değilim.

“Olabilir.”

Fin sırıtıp beni gişelere götürüyor ve başka hiçbir yorum yapmadan ilk gördüğümüz korku filmine iki bilet istiyor. Her şey eski düzenine dönerken ben de rahatlıyorum ve doğum günü çocuğunu cüzdanına uzanmadan önce durdurup bu seferkinin parasını ben veriyorum. Larkin Brent’siz bir filme iki bilet lütfen, teşekkürler.

 

*

 

İki film ve sinemanın hemen yanındaki oyun salonunda geçirilen 6 saatten sonra gözlerimiz kan çanağına dönmüş bir şekilde çıkıyoruz. Saat sekize çeyrek var. Konuklara yolladığımız davetiye e-mailinde herkese en geç sekizde evde olmalarını söylemiştik. Ariel her şeyi hazırlamış, gelenleri nereye saklanacaklarına dair özenle bilgilendiriyor olmalı.

“Evet Finley, artık eve dönebiliriz.”

Fin gözlerini ovuşturarak başını sallıyor. “Acıktım.”

Doğum günü çocuğunun kolunu okşayarak onu eve doğru yürütmeye başlıyorum.  Eminim şu anda beni bırakıp ışınlanmak istiyor, ama yine de sesini çıkarmıyor. Böyle anlarda sevildiğimi hissedip mutlu oluyorum. “Mamalar hazır küçük Finley, az kaldı.”

İkimiz sabah olduğu kadar enerjik olmasa da yine de eğlenerek ve havadan sudan konuşarak eve yürüyoruz. O sırada Ariel’den her şeyin tamam olduğunu belirten bir işaret bekliyorum, ama gelmiyor. Ben de Fin’i biraz daha oyalamak için bir alt sokaktan sokup, bir de arabama uğruyorum. Küçük sırt çantamı alıp tekrar yola çıktığımızda Ariel telefonumu bir kez çaldırıyor. Her şey tamam. Ben de cevap olarak iki kez çaldırıyorum. Çok yakınız, saklanın demiş oluyorum.

Birazdan bütün ışıkları kapalı olan evin önüne geldiğimizde Fin sırıtıyor, ben de gülerek onun yanında kapının önüne geçip zili çalıyorum. İçerden çıt bile çıkmayınca Fin abartılı bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıyor. “Herkes nereye gitmiş olabilir, aman tanrım!”

Uzun boylu şebek arkadaşım kapı kolunu çevirip karanlık eve girdiği anda ışıklar açılıp bir sürü insan koltukların arkasından ve masanın altından fırlayıp bağırıyor. “SÜRPİİİZ!”

Ben bile irkiliyorum, ama Fin her zaman benden daha oyuncu ve hazır cevap olduğu için bir anda küçük bir kız çocuğu gibi tiz bir çığlık atıp ellerini yüzünün iki yanına kapatıyor. “İnanmıyorum!”

Odadaki kalabık bu sefer de kahkahalarla gürlerken onların arasından Ariel çıkıp ikimize doğru koşturuyor ve Fin’in üzerine atlayıp dudaklarından öpüyor. Ben yanaklarıma kramplar girecek kadar kocaman bir gülümsemeyle ikisini izleyip alkışlıyorken birileri müziği açıyor.

Birazdan insanlar sırayla gelip Fin’i kutlamaya başlarken ben de üzerimi değiştirmek için sırt çantamla birlikte bana ait olan küçük yatak odasına yöneliyorum, ama Ariel önüme atlayıp yolumu kesiyor.

“Yatağının üzerine giymen için bir şeyler bıraktım.”

“Ben giysilerimi getirmiştim—“

“Olmaz. Benim koyduklarımı giyeceksin, ama ondan önce ben bak dediğim zaman soluna dönüp mutfağın girişine doğru bakacaksın.”

Başımı sallıyorum ve birazdan Ariel sol omzumdaki bir şeyi alır gibi yaparken bakmamı söylüyor. Ben omzuma bakar gibi yapıp Ariel’in söylediği yere baktığımda kapının eşiğine yaslanmış, neredeyse burun buruna sohbet eden Paris ve Larkin’i görüyorum.

Larkin koyu renk bir kot ve üzerine açık kahverengi spor bir gömlek giymiş. Kumral saçları gözlerinin daha çok öne çıkmaya ihtiyaçları varmış gibi arkaya doğru taranmış. Onun karşısındaki Paris ise dizlerine kadar uzanan tiril tiril, siyah üzerine beyaz puantiyeli bir elbise giymiş. Siyah saçlarını da sıkı bir at kuyruğuyla toplamış ve sevimli sevimli gülümsüyor.

“Tamam, yeteri kadar baktın, bana dön.”

Ariel ne diyorsa onu yapıyorum ve önüme dönünce rahat bir ifade takınıp, ifademin tam tersi bir ses tonuyla fısıldıyorum. “İkisi hakkında ne biliyorsun?”

“Çocukluk arkadaşı oldukları dışında pek bir şey yok. Prens Brent Rivka’dayken, Porselen Bebek fokları kurtarıyordu.”

Porselen Bebek benzetmesine şaşırmıyorum, çünkü Ariel’le kafalarımız aynı çalışıyor. Hatta o kadar aynı çalışıyor ki Ariel daha ben ima bile etmeden başıyla odamı işaret edip konuşuyor:

“Bu akşam şaşkın olmak yok ve yataktakileri görünce itiraz etmek yasak.”

“Ne koydun Ariel?”

“İtiraz etmek yasak dedim, o kadar. Şimdi git giyin, saçlarını da aç. Sana da sürprizlerim var.”

Yüzüm endişeyle öyle bir hal alıyor ki Ariel beni görünce gözlerini deviriyor. “Sen bana güven, gerisini düşünme, hadi.”

Sırtımdan ve popomdan odaya doğru itiliyorum, içeri düşünce kapı üzerime kapanıyor ve ben yatağın üzerinde gördüklerimle küçük çaplı bir metabolik sarsıntı geçiriyorum.

En son iki sene önce içine girebildiğim düşük belli siyah kotum ve üzerinde Ariel’in zoruyla alıp sadece bir kez giydiğim, sırtı olmayan sarı saten bir bluz duruyor.

Bluz boyundan bağlamalı ve yanlışlıkla rüzgar alıp uçurmasın diye de sırtından incecik bir örgüsü var. Kot konusunda o kadar rahatsız değilim, bir aydır şirket ve okul arasında mekik dokuyup sürekli koşturduğum için onun içine sığabilecek kadar kilo verdim, ama bluz. O sarı bluzle ne yapacağımı bilemiyorum.

Yatağa ilerleyip parmaklarımın arasından dökülecekmiş gibi duran kumaş parçasını kaldırıp üzerime tutuyorum. Tam bunu asla sütyensiz giyemem diyecekken gözüm kotun yanındaki özel bantlara takılıyor. Ariel bu akşam beni bu kıyafetin içine sokmak için her şeyi düşünmüş. İtiraz etmenin yersiz olduğunu bildiğim için üzerimdekileri çıkarıp eşofmanları bir kenara atıyorum.

Bütün parçaları giyip saçlarımı kuş yuvası modelinden kurtardıktan sonra aynada kendime bakıyorum. Hiç fena değil. Bluzun kumaşı dökümlü olduğu için göğüslerim dışında hiçbir kıvrımım belli olmuyor. Ön tarafı onaylayıp arkamı döndüğüm anda nefesim kesiliyor.

Üzerimde bir şey olduğunu bilmesem kendimi çıplak zannedeceğim. Beyaz tenli olduğum için sarı ince örgü yokmuş gibi görünüyor ve eminim ki aynadan biraz uzaklaşınca gerçekten yok olacak. Neyseki kot belimi sıkıp etlerimi kabartmıyor. Kilo verdiğime seviniyorum, ama çıplağım!

En sonunda vücudumda göremediğim yerlerin var olmadığına kendimi inandırıp uzun saçlarımı biraz kamufle etmesi umuduyla sırtıma bırakarak odadan çıkıyorum. Yatak odaları dışında evin hiçbir yerinde halı olmadığı için ayağımdaki sivri topuklar tahta döşemede ses çıkarıyor, ama onlar da yüksek sesli müziğin içinde kaybolup gidiyorlar.

Ben önümden geçen insanlara gülümserken yatak odasının kapısını kapatıyorum. Şimdi ihtiyacım olan ilk şey biraz içki. Herkesin elinde rengarenk ya da tamamen renksiz içkilerle dolu şeffaf plastik bardaklar var. Cam gibi göründüklerini fark edip mutlu oluyorum. Tam Ariel’in istediği gibi.

“Viva, harika görünüyorsun.”

Bundan sonra beynimi asla plastik bardaklar gibi saçma sapan şeylere yormayacağıma ve 7 gün 24 saat uyanık olacağıma yemin ederek Larkin’e dönüyorum. Yüzümden önce sırtımı görmüş olması ayrıntısına takılmamaya çalışarak gülümsüyorum. “Teşekkür ederim, sen de öyle. Paris nerelerde?”

Duyan da Paris’i göremezsem yaşayamayacağım falan sanacak.

“Ariel’le sohbet ediyorlar. Ben seni görünce merhaba demek istedim.”

Bu sefer gerçekten gülümsüyorum, çünkü on dakikaya kadar Ariel bana ikisi arasında olan her şeyi kapsamlı bir rapor halinde sunacak. Bir anda keyfim yerine geliyor.

“Ben de içecek bir şey almaya gidiyordum, gelir misin?”

Larkin memnuniyetle beni takip ediyor, ama ben onu arkama aldığım anda çıplak olduğumu hatırlıyorum. Sırtım kasılıyor, ama belli etmemeye çalışarak insanların arasından yürüyorum. Tam mutfağa girecekken biri aceleyle çıkıyor, ben hızla geri adım atıyorum ve o anda sırtıma iki sıcak el bastırıyor. Larkin’in elleri.

O anda hissettiklerimi anlatmak biraz zor. Daha önce de çıplak tenime dokunanlar oldu, ama bu seferki çok farklı. Sanki bütün hücrelerimi uyandıran bir elektrik akımı içime yayılıyor gibi hissediyorum.

İnsanlar mutfaktan çıkıp kapıyı boş bıraktıklarında yutkunarak bir adım ileri atıyorum ve sırtımdaki elektik akımı da yok oluyor. Bardakları ve içkileri görüyorum, ama ne yapmak için buraya geldiğimi hatırlamak biraz vaktimi alıyor.

“Bu kadar büyük bir parti vermek için oldukça küçük bir ev.”

“Herkes yeteri kadar içki alınca bahçeye de akacaklar. Yan evlerle de öğrenciler var, o yüzden sorun değil. Bütün sokak bizim sayılır.”

İkimiz de gülümseyerek birbirimize dokunmadan içkilerimizi dolduruyoruz.

Şu anda Larkin’in yanında durmak restoranda garsonun sıcak olduğunu söyleyip dokunma dediği tabağa bakmak gibi. Sıcak olduğunu biliyorum, dokunursam parmaklarım yanacak, farkındayım, ama yine de deli gibi merak ediyorum. Kendim bilerek dokunmazsam sıcak olduğuna inanmayacak gibiyim. Ama Larkin bir tabak değil, kanlı canlı bir insan, o yüzden ellerime hakim oluyorum.

Şeffaf bir bardağa biraz votka koyuyorum, ama kafam başka bir yerde olduğundan elimin ölçüsü kaçıyor ve bardak neredeyse yarısına kadar votka doluyor. Larkin’in ne yaptığına bakmadan biraz buz almak için masanın diğer köşesine uzanıyorum, ama o anda Larkin de arkamdan geçmek için yine elini sırtıma koyuyor ve ne oluyorsa o anda oluyor.

Sırtıma dokunan eli hissettiğim anda uzandığım buz kabı sanki birisi tekmelemiş gibi masadan savrulup uçuyor ve beraberinde şişlerin yarısını da yere düşürüyor.  Cam parçaları ve buzlar etrafa saçılırken Larkin beni kırıklardan korumak için belime sarılıp geri çekiyor.

Ben şokla parmağımın ucunun bile değmediği şeylerin yarattığı rezaleti izlerken kırılma sesini duyanlar mutfağa koşuyor, en önde Ariel var. “Ne oldu Viva, iyi misin?”

Başımı sallıyorum, ama pek emin değilim. O sırada Larkin beni Ariel’in kollarına bırakıp yanımdan uzaklaşıyor. Ben onun gidişini izlerken Ariel birilerine ortalığı temizlemesini söylüyor. Kulaklarım uğulduyor, ellerim titriyor. “Ariel ben o şişelere dokunmadım.”

“Tamam tatlım önemli değil, gel üzerinde kırık var mı ona bakayım...” Ariel beni mutfaktan çıkarıp odama götürüyor. İçeri girip kapı kapandığında ben gidip yatağa oturuyorum.

“Larkin bana dokundu, sonra bir anda buzluk uçtu.”

Ariel başını sallıyor, ama şu anda hikayemi dinlemekten çok, bir tarafıma cam parçası saplanıp saplanmadığına bakıyor. “Başını eğ.”

Başımı eğiyorum, Ariel saçlarımı öne alıp silkeliyor. Birkaç küçük parça cam yere düşünce şişelerin sadece düşmediğini, neredeyse patladığını anlıyorum.

“Tamam, kaldır başını.”

Ben tekrar doğrulurken Ariel önümde diz çöküyor. “Şimdi anlat.”

“Ne anlatacağım bilmiyorum.”

“Şişelere dokunmadım dedin. Ne demek o?”

Başımı iki yana sallıyorum. “Şişelere dokunmadım, buzluğa da dokunmadım. Sadece buz almak için uzandım, o anda Larkin de arkamdan geçmek için sırtımdan beni tuttu ve bam!”

Ellerimi havada iki yana savurup pek iyi hatırlamadığım patlamayı taklit ediyorum. Ariel kaşlarını çatmış, beni izliyorken ben onun ne düşündüğünü çok iyi biliyorum.

“Belki de güçlerim ortaya çıkıyordur Ariel? Olamaz mı?”

“Belki...”

“Yemin ederim parmağımın ucu bile değmedi!”

“Larkin yapmış da olabilir—“

“Adam neden durup dururken şişeleri patlatsın!? Ben yaptım, eminim.”

Ariel uzanıp saçlarımı kulaklarımın arkasına alıyor. Yüzündeki ifadeyi tanıyorum. Boşuna umutlanmamamı söyleyecek.

“Viva 21 senedir bir kere bile bir şeyi hareket ettirmedin, şimdi bir anda—“

“Ama olabilir! Bazı çocuklar 10 yaşına kadar doğru düzgün ışınlanamıyorlar, bir dergide okumuştum! Çekinik güçleri olanlar oluyor, belki ben de onlardanımdır?”

Ariel gülümsüyor. “Olabilir. Ben yine de Larkin’e de soralım diyorum—“

“Larkin yapmadı Ariel.”

Ariel daha da gülümseyip başını salladığında ben de heyecanla gülümsüyorum. “Ben de  normale dönüyor olabilirim!”

“Eğer oluyorsa muhteşem bir şey, ama—“

“Biliyorum, biliyorum. Boşuna umutlanmayacağım, ama hala ellerim titriyor, görmüyor musun?”

Ariel ellerimi tutup sesli bir şekilde öpüyor, ben de gülerek ona sarılıyorum. “Lütfen, lütfen düşündüğümüz gibi olsun, lütfen.”

 

*

 

Biz odadan çıktığımızda her şey çoktan toplanmış, insanlar sanki hiçbir şey olmamış gibi eğlenmeye devam ediyorlar. Ariel ve ben etrafa bakınıyorken Fin’in arkadaşları yeni içki şişeleriyle içeri girip her şeyin hallolduğunu söylüyorlar. Ariel mutlulukla parlarken ben onun elini hafifçe sıkarak dışarıyı gösteriyorum. “Larkin’i bulmaya gidiyorum, sen yine ev sahibi olabilirsin.”

Ariel başını sallıyor ve beni omzumdan öpüp tekrar insanlara dönerken ben de sarı bluzumun üzerindeki tek tük lekelere aldırmadan bahçeye çıkıyorum.

Bir tek bizim evin değil, sağ ve soldaki evlerin de kapıları açık, insanlar gülüyorlar, konuşuyorlar, ışınlanıp içkilerini yeniledikten sonra tekrar dönüyorlar. Hava ılık ve müzik güzel.

Yanından geçtiğim insanlara gülümseyip tanıdıklarla minik sohbetler ediyorum, o arada da Larkin’in nerede olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bir kaç merhabadan sonra Larkin’in sonunda görebiliyorum.  Biraz ilerde, yolun karşısında Paris ve Yasmin’le durmuş ciddi bir şeyler konuşuyor.

Bu tip durumlarda dudak okumak gibi işime çok yarayacak yeteneklerim yok, ama Larkin’in ellerini hareket ettirişinden bir şeylere öfkelendiği belli oluyor. O hızla bir şeyler söyledikçe Paris ve Yasmin başlarını iki yana sallayarak reddediyorlar. Larkin sonunda elini saçlarından geçirirken Yasmin onun diğer elini tutuyor, Paris uzanıp hafifçe dudaklarının kenarından öpüyorken ben Ariel’i bu ikisi hakkında sorgulamadığımı hatırlıyorum. Şu anda gördüklerimle sorguya pek gerek yokmuş gibi görünüyor, çünkü Yasmin evi işaret ettiğinde Larkin başını sallıyor ve yanındaki Paris’in dudaklarını öpüp hafifçe gülümsüyor.

“Viva, iyi misin?”

Yasmin’in sesini hemen yanımda duyduğumda bakışlarımı hala yolun karşısında konuşan ikiliden alıp gülümsüyorum. “İyiyim Yasmin.”

“Şişeler öyle bir ses çıkardı ki ikinize de bir şey oldu diye ödüm koptu.”

Başımı iki yana sallıyorum. “Ben çok iyiyim. Larkin’i arıyordum ama...”

Cümlemi bitirmeden elimle onları işaret ediyorum. Yasmin de dönüp o tarafa bakıyor ve elini sallıyor. Larkin bizi gördüğünde Paris de arkasını dönüyor ve hemen sonra gülümseyerek el sallıyor. İkisi el ele bize doğru gelirken ben kendi boş ellerimi kotumun ceplerine sokuşturmaya çalışıyorum.

“Bir şey oldu diye çok korktuk Viva, iyisin değil mi?”

“İyiyim Paris, sağol. Larkin sen nasılsın?”

Larkin gülümseyerek başını sallıyor ve başka bir şey söylemiyor. Paris’le öpüşebildiğine göre iyi olduğunu tahmin ediyorum, ama az önce hararetle ne tartıştıklarını da merak etmeden edemiyorum. Ben açıkça sorup sormamayı düşünürken bir anda müzik susuyor ve evden Ariel’in önderliğinde doğum günü şarkısını söyleyen bir kalabalık çıkıyor.

Fin bahçede bir grup arkadaşıyla konuşurken dev pastayı görünce eve girdiğinde yaptığı gibi bir çığlık atıyor. Herkes bir yandan gülüp bir yandan milli marş gibi doğum günü şarkısını söylüyorken ben de diğerleriyle birlikte o tarafa ilerliyorum.

Ariel pastayı Fin’e doğru tutup göz kırparak bir dilek tutmasını söylüyor. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bir an duruyorlar, hemen sonra Fin derin bir nefes alıp bütün mumları söndürüyor. Fin ne diledi bilmiyorum, ama ben sonsuza kadar ikisinin benim yanımda olmasını diliyorum ve onlar pastanın üzerinden öpüşürken herkesle birlikte alkışlayıp ıslık çalıyorum.

Ariel pastayı kesip servis etmek için, getirdiği kalabalığın iki katıyla eve dönerken ben de Yasmin’i alıp diğerleriyle birlikte yürüyorum. Bir an sonra tam olarak iki senedir görmediğim birinin sesini duyuyorum.

“Aynen bıraktığım gibisin Viviana.”

Sesi duyduğum anda Yasmin’in elini öyle bir sıkıyorum ki o da en az benim kadar merakla arkasını dönüp kimin geldiğine bakıyor.

“Leon?”

“Ta kendisi küçük hanım.”

“Leon!”

Bir anda Yasmin, parti, bahçe, dünya benim için yok oluyor. Ayağımdaki topuklulara aldırmadan çılgınlar gibi koşturup bana gülümseyen sarışın adamın boynuna atlıyorum. O da beni belimden kavrayıp havaya kaldırarak midem bulanana kadar döndürüyor. Elim onun sapsarı uzun saçlarına girerken bile hala burada olduğuna inanamıyorum.

Leon Boyd. Hayatımda ilk defa kalbim yerinden çıkacakmış gibi aşık olduğum, her şeyin ilkini yaşadığım ve iki sene önce hayalindeki iş için okulu bırakıp Morina’dan ayrıldığında beni haftalarca, aylarca ağlatan adam. Şimdi burada, karşımda, kanlı canlı, onu en son hatırladığım halinden iki kat daha kaslı ve güçlü. Gemicilik ona yaramış. Elleri biraz sert, ama o kadar doğru yerlere bastırıyor ki şikayet etmektense ona daha çok sokulmak istiyorum.

Ellerim hala sarı saçlarını sıkarken kulağının hemen yanında konuşuyorum. “Ne zaman döndün? Yoksa temelli mi döndün!?”

Büyük bir heyecanla başımı geri çekip ayaklarım hala havadayken yüzüne bakıyorum. Güneşli bir günde beyaz mı, yoksa mavi mi olduğunu seçemediğim gökyüzünün renginde gözleri var. Benim tanıdığım Leon benim gibi soluk tenliydi, ama şu anda beni tutan adam bütün gün güvertede güneşin altında durmaktan bronzlaşmış, adeta parlıyor.

“Maalesef temelli dönmedim, ama birkaç hafta buradayım. Geminin tamirata ihtiyacı var, en yakın liman burasıydı.”

Bu adamı görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki haftalarca değil, bir saat bile kalsa mutlu olacak gibiyim. “Leon! Döndün! Buradasın!”

İnci gibi dişleri parlayarak bir kahkaha atıp kimseye aldırmadan beni öpüyor ve ben oracıkta eriyorum. Beni ne kadar ağlatsa da, denizi bana tercih etmiş olsa da ona kızamıyorum, çünkü Leon suya ait.

Ben ne kadar normalsem Leon da o kadar özel. Ruh okuyucular gibi onun da diğer insanlardan farklı olan bir özelliği var. Leon Boyd suya hükmedebilen çok nadir insanlardan. Dünya üzerinde onun gücüne sahip olan yüze yakın insan var. İki milyarda yüz.

İki sene önce en büyük denizcilik ticareti şirketlerinden biri ona eğitim ve garantili bir iş için teklif götürdüğünde günlerce beraber karar vermek için uğraştık. Kabul ederse eğitimi bir ay içinde başlayacaktı, ama bundan sonra hep denizde olması gerekiyordu. En sonunda ne ben ailemi ve okulumu bırakabildim, ne de o benim için hayatı boyunca hayal ettiği şeyden vazgeçebildi. İkimiz de birbirimizden vazgeçmek zorunda kaldık ve belki de bir tek ben ağlamadığım için onu şu anda affetmek işten bile değil.

Dudaklarımız sonunda ayrılabildiğinde ben gözlerimi açmadan başımı deniz gibi kokan adamın çenesine yaslıyorum. Leon benim saçlarımı öperken birileri bizim durumumuzu içeriye haber vermiş olacak ki Ariel’in sesi duyuluyor.

“Leon Boyd! Çabuk buraya gel!”

Leon beni bir anda yere bırakırken gülerek çığlık atıyorum. Bir an sonra Ariel ve Leon buluşup sarılırken bir başka köşeden de Fin gülerek bize yaklaşıyor. İki sene sonra ilk defa tekrar dört kişi oluyoruz ve mutluluktan tüylerim diken diken oluyor.

Fin, Ariel ve Leon konuşup tanıdık yüzlerle kaynaşmaya başlayınca ben az önce deli gibi bağırıp koştururken ardımda bıraktığım yeni arkadaşlarıma dönüyorum. Yasmin ve Paris bahçedeki bankların birine çökmüş, sohbet ederek içkilerini içiyorken ben Larkin’in bakışlarıyla karşılaşıyorum. Gülümsüyorum, ama Larkin sanki kalbi kırılmış gibi hala beni izliyor.

Ne yapmaya çalışıyor bu adam?

Sürekli bana dokunması ve bir şeyler arar gibi gözlerimin içine bakması bir yana dursun, şimdi sanki onu aldatmışım gibi bakıyor. Ben kaşlarımı çatıp ona doğru bir adım attığımda da bir anda uykusundan uyanır gibi yüz ifadesi değişiyor. Gülümsüyor, ellerini cebine sokup dünyanın en mutlu adamıymış gibi bakıyor.

Larkin Brent’in ne düşündüğünü ve kafasında ne tür tilkilerin döndüğünü anlamaya çalışmak beynimi acıtıyor. Gerçekten deli mi yoksa, bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Belki de Rivka’daki işkence haberleri doğrudur. O yüzden böyle garip bir insan olup çıkmıştır.

Ben daha Larkin’e bir şey diyemeden Paris ve Yasmin kalkıp iki yanıma geçerek yakışıklı sarışının kim olduğunu soruyorlar. Kendimi lisedeki kızlar tuvaletinde dedikodu çemberine alınmış gibi hissediyorum, ama itiraz etmeden Leon’un kim olduğunu onlara da anlatıyorum. Aylarca ağladığımı elbette hikayeden özenle çıkarıyorum ve daha çok Leon’un ne kadar özel bir insan olduğundan bahsediyorum ve anlattıkça daha da mutlu oluyorum. Leon sanki hala benimmiş gibi, ona sahip olan tek kadın benmişim gibi özel hissediyorum. Şu anda Larkin Brent’in gözleri bile beni bozamaz.

Göz göze gelmediğimiz sürece...

 

* * *