VII
Süpriz bir partinin ilk şartı parti sahibinin olaydan haberi
olmamasıdır. O yüzden mekan önceden ayarlanır, süsler yerleştirilir, konuklara
haber verilir ve kapı açılmadan önce herkes bir yere saklanıp içeri girene
küçük bir kalp krizi geçirtecek kadar yüksek sesle “Sürpriz!” diye bağırmak
için bekler. Oldukça basit bir formül. Ama birine kendi evinde, hem de
Cumartesi günü nasıl sürpriz bir parti verilir?
İmkansız görev için gerekli direktifleri Cuma sabahı Ariel’den gelen
destansı bir e-maille aldım. Yazdığı şeyleri okuyup anlamak ve hatasız
yapabileceğime inanmak o kadar zamanımı aldı ki Dina’nın olmadığı ilk gün göz
açıp kapayıncaya kadar geçti.
Ya insanlar beni Ariel’in yazdığı çarşaftan bozma e-maili okur
gördükleri zaman çok meşgul sanıp yanıma yanaşmadılar, ya da gerçekten
yapılacak öyle çok bir şey yoktu. O yüzden ben de bütün gün boyunca Cumartesi
sabahı, yani bugün yapacağım ajanlıkları ezberledim.
Fin elbette bugün için bir şeyler planladığımızın farkında, ama evini
kullanacağımızı ve Morina’da tanıdığı ne kadar insan varsa bir gece için iki
odalı ufak yuvasına sıkıştıracağımızı bilmiyor. O yüzden saat 11 gibi çıkıp onu
evden uzaklaştırmam gerek.
Uzun süredir spor yapmadığımız için Ariel onu alıp bir koşuya
götürmemin iyi fikir olacağını düşünmüş, ben de aynen uygulamak için evden
çıkıyorum. Arabamı Fin’in sokağının başına park edip eşofmanlarım ve spor
ayakkabılarımla son derece enerjik bir şekilde sabah havasını içime çekerek
Fin’in evine yürüyorum. Ariel dün gece orada kaldı. Lojistik olarak her şey
tamam. Ben kendime düşen kısmı yapmak için kapı ziline basıyorum. Fin’in
rengarenk kişiliğine ters düşecek kadar tekdüze bir sesle kapı çalıyor ve çok
geçmeden iki plastik su şişesiyle birlikte en az benim kadar enerjik görünen
bir Fin kapıda beliriyor.
“Bu spor aşkı bir anda nereden çıktı bilmiyorum, ama eğer evden
çıkmazsam Ariel canıma kast edecek. Şişeleri al ve uzaklaş.”
Gülerek iki şişeyi de alıp kapıdan uzaklaşıyorum. Fin o sırada içeri
dönüp son bir kez Ariel’e sesleniyor. “Ben çıkıyorum Ari!”
“Viva’nın poposu Yasmin gibi olana kadar gelmeyin!”
“Beş sene sonra görüşürüz o zaman! Ben yokken başkasına aşık olma!”
Ariel’in kahkahası dışarılara kadar geliyorken ben Fin’in belini
çimdiriyorum. Aslında ayak bileğine tekmeyi basmak isterdim, ama sakatlanıp da
evde kalması gerekirse Ariel de beni sakatlar. Bu seferlik hafif bir cezayla
affedip benden iki kafa uzun olan arkadaşımla birlikte hızlı bir tempoyla
yürümeye başlıyorum.
“Merkezdeki parka mı yoksa okul tarafına mı koşalım?”
“Bence sizin eve koşalım, o popo ancak erir.”
Bu sefer uzanıp kafasına bir tane geçiriyorum. “O kadar da değil! Gayet
güzel bir popom var benim.”
“Ben fikir beyan edemiyorum, Ariel ne derse o olur.”
“Kılıbık.”
“Avanak.”
Gülerek Fin’e omuz atıp hafiften koşmaya başlıyorum. Ben koşarken Fin
hala hızla yürümeye devam ediyor. Onun bacak boyuna göre oldukça normal bir
durum.
“Neden beni öğlene kadar uyuyabileceğim bir Cumartesi gününde, hem de
doğum günümde evimden kaçırıyorsunuz?”
“Ben fikir beyan edemiyorum, Ariel ne derse o olur.”
Fin keyifle bir kahkaha atıyor. “Şah mat Vivian, şah ve mat.”
“Sen şimdi şahı da matı da boşver, hangi filme gitmek istersin onu
söyle.”
Fin etkilenmiş bir ifadeyle kaşlarını kaldırıp beni baştan aşağı
süzüyor. “Sen gerçekten poponun güzel olduğuna inanıyorsun değil mi?”
“Eğer kafanı kaldırıma çarpıp seni sonsuz bir uykuya göndermemi
istemiyorsan düzgün cevap ver.”
Az da olsa kırıldığımı anlamış olacak ki hemen gülümseyip beni omzumdan
tutarak kendine yapıştırıyor. “Tamam, tamam kızma. Sen hangi filmi görmek
istersin?”
“Hangi filmlerin geldiğini bilmiyorum ki! Oturup sinema programlarını
takip edecek vaktim olmadı.”
“Oraya gidelim, o zaman düşünürüz.”
“Tamam, ama arabayı almayalım. Koşmayacaksak bile yürüyelim.”
“Popon gayet güzel Viva.”
“O yüzden demedim, sus!”
Fin susuyor, ama sırıtmadan da edemiyor. İkimiz yan yana yürüyüp
adımlarımızla saçma sapan oyunlar oynarak yarım saat sonra sinemaya varıyoruz.
Burası Morina’nın en büyük ve güzel sineması. Kampüse çok yakın olduğu
için iyi iş yapıyor. Gece ya da gündüz, bizim gibi öğrenciler yürüyerek bile
buraya gelebiliyor. Etrafında binbir çeşit cafe ve restoran var. Kısacası bütün
günü geçirebilmek için ideal ve iş sinema olunca Fin ve ben yemeğe ihtiyaç
duymuyoruz.
“Şu nasıl? Kanlı, korkunç bir şeye benziyor.”
Koyu kırmızılardan ve dehşet içinde bakan insan suratlarından oluşmuş
film afişine bakıyorum. “Aslında iyi fikir, Ariel yokken aradan çıkaralım.”
“Biraz daha bakalım, belki daha rezil ve beyin yoksunu bir şey
buluruz.”
Aynı fikri paylaşarak sinemanın daire şeklindeki geniş lobisinde
yürümeye ve afişlere bakmaya devam ediyoruz. Öpüşen ya da baygın baygın
birbirine bakan insanları konu alan filmler bize göre değil. Onlar Ariel’in
sevdiği ve bir paket kağıt mendili bitirmeden salondan çıkmayı reddedeceği
türden çok değerli filmler. Biz daha çok saçma sapan olaylar görüp belden aşağı
şakalarla seviyesiz vakit geçirmek istiyoruz.
“Fin, şuna bak. Kesin buna giriyoruz.”
Fin ona gösterdiğim afişi görünce elimi sıkıp beni alnımdan öpüyor ve
başka bir şey söylemeden biletleri almak için uzaklaşıyor. Afişte en arkada bir
fil, onun önünde sarı yağmurluklarıyla iki gözlüklü adam duruyor, onların
önünde de büyük memeli ve sarışın bir kız yere uzanmış, elindeki fizik kitabını
tersten okumaya çalışıyor. Filmin adı “Yerçekimi”. Kısacası tamamen
anlamsız ve muhtemelen tam da bizim istediğimiz gibi bir film.
Biletler alındıktan sonra Fin beni afişin önünden alıp patlamış mısır
satılan standa götürüyor. Ben cebime sıkıştırdığım parayı çıkarıp en büyük
boyundan iki mısır isterken yanımdan başka bir kadın daha gelip iki küçük boy
istiyor. Sağıma şöyle bir bakıyorum ve bakar bakmaz öylece kalakalıyorum.
“Larkin?”
Larkin ikimizin arasında duran bir başka kadının yanından eğilip
benimle göz göze geliyor ve şaşkınlıkla gülümsüyor. “Viva! Bu ne güzel
sürpriz.”
Hem de nasıl. Ben salak salak sırıtırken Fin ve Larkin selamlaşıyorlar
ve çok geçmeden işin içine az önce iki küçük boy patlamış mısır isteyip beni
daha en baştan kötü gösteren çıtı pıtı hanımefendi de giriyor.
Bu bayan da en az Yasmin kadar hoş. Beyaz tenli, yeşil gözlü, siyah
saçlı ve ince. Şu son bir ayda o kadar ince kadınlar gördüm ki cidden kendimi
obez sanmaya başlayacağım. Yemin ederim ki popom o kadar büyük değil, ama bu
kadar biçimli de değil. Her şey ince olmakla bitmiyor.
Benim rengi solmaya başlamış eşofmanlarımın ve tepemde kuş yuvası gibi
toplanmış saçlarımın aksine bu porselen bebek gıcır gıcır bir kot pantolon ve
askıda beş para etmeyecek gibi dursa da şu anda bu kadının üzerine özel
dikilmiş gibi oturan bir tişört giyiyor.
“Viva, Fin, arkadaşım Paris Slevin. Paris, Vivian Royd ve Finley Kemp.”
Fin ve Paris el sıkışırken benim jetonum düşüyor. Slevin. Yori Slevin.
Morina’nın en çok izlenen televizyon kanalının sahibi. Doğal olarak da
Brentlerin çok yakın arkadaşı.
Yori Slevin bekar bir baba ve en son hatırladığım haberlere göre kızı
Atlantik okyanusunun kuzeyinde, Antartika’nın kalıntıları arasında nesli
tükenen hayvanlara yardım eden bir doğa gönüllüsü. Çok fazla magazin ya da doğa
bilimi dergisi takip etmediğim için yüzünü hemen tanımamış olmam doğal, ama
şimdi hatırlıyorum.
“Memnun oldum Vivian.”
“Viva, lütfen.”
Porselen bebek inci gibi dişleriyle gülümsüyor. “O halde ben de Paris.
Bayan Slevin dedikleri zaman irkilmeden edemiyorum.”
Elbette irkiliyorsundur. Prenses Slevin demeleri gerekiyordu, değil mi?
Herkes gülümsüyor, ama ben bir anda içime dolan nefretin nereden geldiğini
bilmiyorum. Sadece Paris’in yüzündeki o kusursuz gülümsemeyi silip atmak
istiyorum. Umarım o korku filmine gidiyorlardır da korkudan ne yapacağını
şaşırır.
“Hangi filme gidiyorsunuz? Biz Yerçekimi’ne giriyoruz.”
Benim iyi niyetli arkadaşım Fin hemen güzel güzel sorular soruyor,
girişken Paris de cevaplıyor. “Biz de ona gidiyoruz, ne tesadüf!”
Ben daha korku filmi planımın yıkılışına yeteri kadar üzülememişken
Paris, Larkin’in ellerini tutup beline sarıyor ve sırtını ona yaslarken
bekleyen mısırları da eline alıp bana küçük çaplı bir beyin sarsıntı verdikten
sonra konuşuyor:
“Yakın oturuyorsak şimdiden özür dilerim çünkü ben böyle filmlerde çok
konuşurum. Dalga geçmek seyretmekten daha eğlenceli.”
Ben hala Larkin ve Porselen Bebek Paris’in duruşlarını algılamaya
çalışıyorken Fin keyifle gülüyor. “Biz de aynı türdeniz, problem değil. Hatta
yakın oturursak küçük bir referandum bile yaparız, fena olmaz.”
Paris ve Fin orada ne hakkında olduğunu bilmediğim bir referandumdan
bahsediyorken ben Larkin’in onların sohbetini dinleyip gülümsemesini izliyorum.
Bu adam ne zaman kendine bir sevgili buldu? Yoksa bu da mı yakın arkadaşı?
Hani daha önce kalabalık bir grupla dışarı çıkmamıştı? Ne ara Paris’le tanıştı?
Çocukluktan beri tanışıyorlar mı? Belki de çoktan evlenme planları
yapıyorlardır.
Ne saçmalıyorum ben!?
“Film başlamak üzeredir, salona gidelim mi? Fin?”
Fin mısırları alıp tekrar yanıma geliyor, ikimiz dönüp önden giderken
arkadakiler de mırıl mırıl bir şeyler konuşarak bizi takip ediyorlar.
Birisi bana bugün en yapmak istemediğin şey nedir diye sorsa aynen şu
durumu ona tarif ederdim. Bugünün benim suç ortağım Fin’le beraber geçirdiğim
rahat ve beyin gücü gerektirmeyen bir gün olması gerekiyordu. Onun yerine hem
Larkin Brent’le aynı sinema salonundayım hem de daha önce hiç görmediğim bir
başka ünlü güzelle dünyanın, belki de kainatın en salak filmini izlemek
üzereyim.
En azından grubun en uzak ucunda oturmak üzere bilette gösterilen
sıranın en sonuna ilerliyorum. Arkamdan Fin gelip yanıma oturacak ve sıra o
şekilde devam edecek sanarken Fin önümden geçip sağıma oturuyor ve soluma da
Larkin oturunca ben Fin’in kolunu çekiştirip biletini istiyorum. Yırtık kağıt
parçasını elime alınca her şeyin doğru olduğunu fark edip oturduğum yere biraz
daha çöküyorum.
Yerleşim tamamlandıktan sonra sıra en kritik anlardan birine geliyor:
koltuğun koluna önce kim kolunu koyacak? Sağ tarafımda sorun yok, istersem
kolumu Fin’in kafasına bile koyabilirim, ama sol taraf oldukça zor bir seçim.
Dirseğimin ucunu temkinli bir şekilde mısır ısıtıcısının arkasına
koyuyorum, elimdeki mısırı da ısıtıcının içine bırakıp yerimi belli ettikten
sonra gayet rahat bir şekilde perdeyi izlemeye başlıyorum.
Saniyeler akıp gidiyor ama kolum hiçbir şeye değmiyor. Sevinsem mi
üzülsem mi bilemiyorum. Soluma dönüp baktığımda Larkin’in kendi soluna yaslanıp
Paris’le bir şeyler fısıldaştığını görünce içimden gelen ilk şey huysuz bir
köpek gibi hırlamak oluyor, ama yapmıyorum.
Kolluk için savaşmayacağımızı anlayınca ben de iyice yayılıyorum. O
sırada ışıklar sönüyor ve fragmanlar başlıyor.
İkinci fragmandan sonra görüş alanım kısıtlandığı için bir süre
Larkin’i unutup Fin’le birlikte Ariel’in seveceği filmleri birbirimize işaret
edip kimin hangisine gitmek zorunda olduğunu tartışıyoruz. Bol sevişme sahneli
olanlar nişanlılara özel, ölüm ya da ayrılık olup ağlatacak olanlar da benim
alanım. Biz filmleri paylaştıktan sonra asıl film başlıyor ve bir süre sinema
tamamen sessizleşiyor.
Filmin ilk yarım saati son derece sıkıcı ve ben o sırada sıcak mısırımı
yarılayıp rahat rahat dişimin arasında kalanları dilimle ayıklamaya başlıyorum.
Ben tam karanlıktan istifade ederek işin içine parmağımı da sokacakken sol
tarafımdan bir fısıltı duyup ellerimi koltuğun iki yanına bastırıyorum.
“İçecek bir şeyler almaya gidiyorum, bir şey ister misiniz?”
Başımı Larkin’e çevirmeden iki yana sallıyorum. O kalkıp giderken ben
ellerimi bacaklarımın altından çıkarıp parmaklarıma kan gitmesini sağlıyorum, o
sırada sağ yanımdaki Fin kulağıma eğiliyor. “Fil ne zaman gelecekmiş?”
“Bilmem, sormadım.”
Fin sırıtıp bir avuç daha mısırı ağzına atarken ben de gülümseyip önüme
dönüyorum. Hemen sonra aklıma iki solumda oturan Paris geliyor. Başımı çevirip
ona bakınca o da bana dönüp gülümsüyor. O kadar güzel ki elimi savurup suratına
bir tokat çakmak istiyorum, ama yapmıyorum.
Ben ne zaman bu kadar saldırgan ve garip bir insan oldum bilmiyorum ve
yavaş yavaş kendimden korkmaya başlıyorum. Ben psikolojik gidişatımı
sorgularken Larkin elinde iki büyük boy içecekle gelip yerine oturuyor. En
azından onları büyük aldığına memnun olup en arka dişlerimin arasında hala
sinirimi bozan mısırlarla birlikte dikkatimi tekrar filme vermeye çalışıyorum,
zaten o sırada da fil geliyor ve herkes mutlu oluyor.
Film aslında oldukça eğlenceli. Afişteki gözlüklü adamlar bir makine
yapıp dünya üzerindeki en güzel, ama en aptal kızı evlerine ışınlayıp onu
yanlarında yaşaması gerektiğine ikna etmeye çalışıyorlar. Maalesef işler ters
gidiyor ve kızla birlikte bir de fil geliyor. Bizim gözlüklüler fili geldiği
yere geri göndermeye çalışıyorlar, ama zavallı hayvan ışınlanamıyor. Bu noktada
insanların gözlüklü adamların acısıyla eğlenmesi gerekiyor, ama ben ışınlanamayan
fille duygusal bir bağ kuruyorum.
“Filin ne hissettiğini çok iyi anlıyorum.”
Fin benim fısıltımı duyunca ağzındaki mısırları neredeyse püskürterek
gülüyor, ben de elimi ekrana uzatarak güya filin kafasını okşuyorum. Beni gören
Larkin hayatımda duyduğum en hafif ve güzel sesle gülüyor ve koluma dokunarak
benim zaten onda olduğunu fark ettiğim dikkatimi çekiyor. “Fil senin kadar
güzel de değil, zavallı hayvan ne yapsın?”
Dev ekrandaki gözlüklü adamlar bir şeye şaşırıp dramatik bir müzikle
birbirlerine bakıyorken ben de aldığım iltifatla ne düşüneceğimi şaşırıyorum.
Kafam süper bir bilgisayar gibi bir sürü işlemi bir arada yapmaya çalışıyor,
ama ben daha ışınlanmayı bile başaramadığım için her şey birbirine karışıyor.
En sonunda yapabildiğim şey Larkin’in o güzel gülüş sesine karşılık
horlar gibi bir ses çıkararak gülmek oluyor. Ses çıktığı anda elimi ağzıma
kapatıyorum, ama çok geç. Fin de benden çıkan garip sesi duyunca gülmeye
başlıyor. O gülünce onun yanındaki insanlar da gülüyor. Kahkahalar yavaş yavaş
yayılırken ben ekrana bakıp orada komik bir şey arıyorum ama hayır, herkes
benden çıkan sese gülüyor. Neyseki çok geçmeden fil uzun burnuyla birine hasar
veriyor ve dikkatler o tarafa dönüp kahkahaların yönü değişiyor.
O dakikadan sonra ben film bitene kadar çıt bile çıkarmadan put gibi
izliyorum. Tam olarak bir saat kırk iki dakika sonra işkence bitiyor ve ışıklar
açıldığı anda ben ayağa fırlayıp Fin’i de kaldırıyorum. Tabii ki benim sırık
arkadaşımın içimde kopan fırtınalardan haberi yok, ama yine de şansım yaver
gidiyor ve Fin diğerlerine de dönerek Ariel’i araması gerektiğini söylüyor. Ben
de gülümsüyorum ve onu işaret edip takip edecekken Larkin kolumu tutup beni
tekrar eski yerime alıyor ve bütün kişisel alanımı bir anda işgal edip kulağıma
eğiliyor.
O kadar hazırlıksız yakalanıyorum ki elimi uzatıp omzuna tutunuyorum, o
ise aldırmadan usul bir sesle soruyor:
“Fin’in partisine Paris’i de davet etmek istiyorum, sorun olur mu?”
Larkin’in sorusuyla ben de kaybettiğim dengemi bulup elimi çekiyorum ve
gülümseyerek geriliyorum. “Tabii, çok memnun oluruz.”
O arada Paris’le göz göze gelip hafifçe el sallayarak sonra
görüşeceğimizi söylüyorum ve çoktan dışarı çıkmış Fin’in arkasından neredeyse
koşar adımlarla yetişip kendimi sinema salonun dışına atıyorum. Hayatım boyunca
yaşadığım en korkunç sinema deneyimi buydu.
“Fin? Neredesin?”
Sağ taraftan Fin bana seslenip el sallıyor. İnsanları yararak onun
yanına gidip koluna yapışıyorum.
“Telefonu bana da ver.”
Fin yine binbir çeşit ifadelerinden birini seçip, sanki yolda bir
haydut koluna yapışıp parasıyla canı arasında bir seçim yapmasını istemiş gibi
telefonu bana uzatıyor. Ben de aleti
aldığım gibi kuytu bir köşeye uzaklaşıyorum ve telefonda beni bekleyen Ariel’e
adeta isyan ediyorum. “Yer değişelim! Sen insanların arasına karış ben
yemekleri yapayım!”
“Yine ne oldu!?”
“Ariel birisi bana büyü yaptı galiba.”
“Viva, neler oluyor?”
Ariel’e gökten meleklerin inip partiye geleceğini söylesem ona da
inanır, birbirimize o kadar çok güveniyoruz.
“Larkin Brent yanında fıstık gibi bir kızla sinemadaydı.”
“Yasmin mi?”
“Yasmin olsa adını söylerim değil mi? Yasmin değil, Paris Slevin.”
Ben kızın ismini söylediğim anda Ariel çığlığı basıyor. Magazin
basınından daha çok şey bilen arkadaşım hemen soruları sıralıyor. “Gerçekten
çok mu güzel? Neredeymiş? Niye bu kadar uzun sürmüş? Larkin’le nereden
tanışıyorlarmış? Ne kadar zamandır beraberlermiş!? Neler öğrendin Viva?”
“O soruların hiçbirini sormadım.”
“Sorsan şaşardım.”
Sesi o kadar hayal kırıklığına uğramış gibi çıkıyor ki bir an için
kendime kızıyorum, ama hemen sonra kendime geliyorum. “Ariel rezil oldum
diyorum. Salak gibi davranıyorum, neler oluyor bana? Bu adam Paris’le birlikte
akşam partiye de gelecek. Orada da deli gibi davranırsam bir daha itibarımı
nasıl toplayıp ayağa kaldırırım bilmiyorum.”
“Paris Slevin buraya mı geliyor!? Neden daha önce söylemedin!?”
Ve o andan sonra Ariel’i kaybediyorum. Bundan sonra ne söylesem Paris
Slevin gibi bir ünlünün o eve adım atması gerçeğinden daha önemli olamaz.
“Telefonu kapat ve Fin’i evden uzak tut!” diyor ve hemen ardından
telefonu çat diye suratıma kapatıyor. Onu çok iyi tanıdığım için
suçlayamıyorum. Kafası tamamen kusursuz bir sürpriz hazırlamakta ve ben de
üzerine eve ikinci bir ünlünün geleceğini söyleyip ateşi körüklediğim için
bundan sonra Ariel’in bana hiçbir faydası yok.
Elimde telefonla birlikte Fin’in yanına dönüyorum. O telefonu alıp
tekrar cebine atarken ben de etrafımı gözetliyorum.
“Az önce çıktılar, rahatlayabilirsin.”
Fin hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünür, ama gözleri her şeyi
görür. Bana öyle bir bakıyor ki az önceki dünyadan bihaber görünen sırık
arkadaşımın yerini yine suç ortağım alıyor. “Viva iyi misin? Bir ara Paris’in
üzerine atlayacaksın sandım. Aranızda bir şey mi geçti?”
“Kızı daha yeni gördüm Fin.”
“Ben de onu diyorum.”
Fazla zeki arkadaşıma bir surat yapıp koluna yapıştığım gibi onu
çekiştiriyorum. “Yürü, başka bir filme gideceğiz. Bunu sevmedim.”
Gülüyor. “Larkin’le Paris’i gözetlemekten izleyemedim desene sen şuna.”
Yol ortasında aniden duruyorum ve şokla kafamı kaldırıp Fin’in suratına
bakıyorum. “Öyle bir şey yapmadım!”
“Ne zaman bir şey söylemek için dönsem gözün onlardaydı.”
Sadece bir kez baktım!
Tamam, belki filmden çok onları izlemiş olabilirim, ama akşam Ariel’e
rapor vermem gerekiyordu.
...
Evet, gözetledim ve pişman değilim.
“Olabilir.”
Fin sırıtıp beni gişelere götürüyor ve başka hiçbir yorum yapmadan ilk
gördüğümüz korku filmine iki bilet istiyor. Her şey eski düzenine dönerken ben
de rahatlıyorum ve doğum günü çocuğunu cüzdanına uzanmadan önce durdurup bu
seferkinin parasını ben veriyorum. Larkin Brent’siz bir filme iki bilet lütfen,
teşekkürler.
*
İki film ve sinemanın hemen yanındaki oyun salonunda geçirilen 6
saatten sonra gözlerimiz kan çanağına dönmüş bir şekilde çıkıyoruz. Saat sekize
çeyrek var. Konuklara yolladığımız davetiye e-mailinde herkese en geç sekizde
evde olmalarını söylemiştik. Ariel her şeyi hazırlamış, gelenleri nereye
saklanacaklarına dair özenle bilgilendiriyor olmalı.
“Evet Finley, artık eve dönebiliriz.”
Fin gözlerini ovuşturarak başını sallıyor. “Acıktım.”
Doğum günü çocuğunun kolunu okşayarak onu eve doğru yürütmeye
başlıyorum. Eminim şu anda beni bırakıp
ışınlanmak istiyor, ama yine de sesini çıkarmıyor. Böyle anlarda sevildiğimi
hissedip mutlu oluyorum. “Mamalar hazır küçük Finley, az kaldı.”
İkimiz sabah olduğu kadar enerjik olmasa da yine de eğlenerek ve
havadan sudan konuşarak eve yürüyoruz. O sırada Ariel’den her şeyin tamam
olduğunu belirten bir işaret bekliyorum, ama gelmiyor. Ben de Fin’i biraz daha
oyalamak için bir alt sokaktan sokup, bir de arabama uğruyorum. Küçük sırt
çantamı alıp tekrar yola çıktığımızda Ariel telefonumu bir kez çaldırıyor. Her
şey tamam. Ben de cevap olarak iki kez çaldırıyorum. Çok yakınız, saklanın
demiş oluyorum.
Birazdan bütün ışıkları kapalı olan evin önüne geldiğimizde Fin
sırıtıyor, ben de gülerek onun yanında kapının önüne geçip zili çalıyorum.
İçerden çıt bile çıkmayınca Fin abartılı bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıyor.
“Herkes nereye gitmiş olabilir, aman tanrım!”
Uzun boylu şebek arkadaşım kapı kolunu çevirip karanlık eve girdiği
anda ışıklar açılıp bir sürü insan koltukların arkasından ve masanın altından
fırlayıp bağırıyor. “SÜRPİİİZ!”
Ben bile irkiliyorum, ama Fin her zaman benden daha oyuncu ve hazır
cevap olduğu için bir anda küçük bir kız çocuğu gibi tiz bir çığlık atıp
ellerini yüzünün iki yanına kapatıyor. “İnanmıyorum!”
Odadaki kalabık bu sefer de kahkahalarla gürlerken onların arasından
Ariel çıkıp ikimize doğru koşturuyor ve Fin’in üzerine atlayıp dudaklarından
öpüyor. Ben yanaklarıma kramplar girecek kadar kocaman bir gülümsemeyle ikisini
izleyip alkışlıyorken birileri müziği açıyor.
Birazdan insanlar sırayla gelip Fin’i kutlamaya başlarken ben de
üzerimi değiştirmek için sırt çantamla birlikte bana ait olan küçük yatak
odasına yöneliyorum, ama Ariel önüme atlayıp yolumu kesiyor.
“Yatağının üzerine giymen için bir şeyler bıraktım.”
“Ben giysilerimi getirmiştim—“
“Olmaz. Benim koyduklarımı giyeceksin, ama ondan önce ben bak dediğim
zaman soluna dönüp mutfağın girişine doğru bakacaksın.”
Başımı sallıyorum ve birazdan Ariel sol omzumdaki bir şeyi alır gibi
yaparken bakmamı söylüyor. Ben omzuma bakar gibi yapıp Ariel’in söylediği yere
baktığımda kapının eşiğine yaslanmış, neredeyse burun buruna sohbet eden Paris
ve Larkin’i görüyorum.
Larkin koyu renk bir kot ve üzerine açık kahverengi spor bir gömlek
giymiş. Kumral saçları gözlerinin daha çok öne çıkmaya ihtiyaçları varmış gibi
arkaya doğru taranmış. Onun karşısındaki Paris ise dizlerine kadar uzanan tiril
tiril, siyah üzerine beyaz puantiyeli bir elbise giymiş. Siyah saçlarını da
sıkı bir at kuyruğuyla toplamış ve sevimli sevimli gülümsüyor.
“Tamam, yeteri kadar baktın, bana dön.”
Ariel ne diyorsa onu yapıyorum ve önüme dönünce rahat bir ifade
takınıp, ifademin tam tersi bir ses tonuyla fısıldıyorum. “İkisi hakkında ne
biliyorsun?”
“Çocukluk arkadaşı oldukları dışında pek bir şey yok. Prens Brent
Rivka’dayken, Porselen Bebek fokları kurtarıyordu.”
Porselen Bebek benzetmesine şaşırmıyorum, çünkü Ariel’le kafalarımız
aynı çalışıyor. Hatta o kadar aynı çalışıyor ki Ariel daha ben ima bile etmeden
başıyla odamı işaret edip konuşuyor:
“Bu akşam şaşkın olmak yok ve yataktakileri görünce itiraz etmek
yasak.”
“Ne koydun Ariel?”
“İtiraz etmek yasak dedim, o kadar. Şimdi git giyin, saçlarını da aç.
Sana da sürprizlerim var.”
Yüzüm endişeyle öyle bir hal alıyor ki Ariel beni görünce gözlerini
deviriyor. “Sen bana güven, gerisini düşünme, hadi.”
Sırtımdan ve popomdan odaya doğru itiliyorum, içeri düşünce kapı
üzerime kapanıyor ve ben yatağın üzerinde gördüklerimle küçük çaplı bir
metabolik sarsıntı geçiriyorum.
En son iki sene önce içine girebildiğim düşük belli siyah kotum ve üzerinde
Ariel’in zoruyla alıp sadece bir kez giydiğim, sırtı olmayan sarı saten bir
bluz duruyor.
Bluz boyundan bağlamalı ve yanlışlıkla rüzgar alıp uçurmasın diye de
sırtından incecik bir örgüsü var. Kot konusunda o kadar rahatsız değilim, bir
aydır şirket ve okul arasında mekik dokuyup sürekli koşturduğum için onun içine
sığabilecek kadar kilo verdim, ama bluz. O sarı bluzle ne yapacağımı
bilemiyorum.
Yatağa ilerleyip parmaklarımın arasından dökülecekmiş gibi duran kumaş
parçasını kaldırıp üzerime tutuyorum. Tam bunu asla sütyensiz giyemem
diyecekken gözüm kotun yanındaki özel bantlara takılıyor. Ariel bu akşam beni
bu kıyafetin içine sokmak için her şeyi düşünmüş. İtiraz etmenin yersiz
olduğunu bildiğim için üzerimdekileri çıkarıp eşofmanları bir kenara atıyorum.
Bütün parçaları giyip saçlarımı kuş yuvası modelinden kurtardıktan
sonra aynada kendime bakıyorum. Hiç fena değil. Bluzun kumaşı dökümlü olduğu
için göğüslerim dışında hiçbir kıvrımım belli olmuyor. Ön tarafı onaylayıp
arkamı döndüğüm anda nefesim kesiliyor.
Üzerimde bir şey olduğunu bilmesem kendimi çıplak zannedeceğim. Beyaz
tenli olduğum için sarı ince örgü yokmuş gibi görünüyor ve eminim ki aynadan
biraz uzaklaşınca gerçekten yok olacak. Neyseki kot belimi sıkıp etlerimi
kabartmıyor. Kilo verdiğime seviniyorum, ama çıplağım!
En sonunda vücudumda göremediğim yerlerin var olmadığına kendimi
inandırıp uzun saçlarımı biraz kamufle etmesi umuduyla sırtıma bırakarak odadan
çıkıyorum. Yatak odaları dışında evin hiçbir yerinde halı olmadığı için ayağımdaki
sivri topuklar tahta döşemede ses çıkarıyor, ama onlar da yüksek sesli müziğin
içinde kaybolup gidiyorlar.
Ben önümden geçen insanlara gülümserken yatak odasının kapısını
kapatıyorum. Şimdi ihtiyacım olan ilk şey biraz içki. Herkesin elinde rengarenk
ya da tamamen renksiz içkilerle dolu şeffaf plastik bardaklar var. Cam gibi
göründüklerini fark edip mutlu oluyorum. Tam Ariel’in istediği gibi.
“Viva, harika görünüyorsun.”
Bundan sonra beynimi asla plastik bardaklar gibi saçma sapan şeylere
yormayacağıma ve 7 gün 24 saat uyanık olacağıma yemin ederek Larkin’e
dönüyorum. Yüzümden önce sırtımı görmüş olması ayrıntısına takılmamaya
çalışarak gülümsüyorum. “Teşekkür ederim, sen de öyle. Paris nerelerde?”
Duyan da Paris’i göremezsem yaşayamayacağım falan sanacak.
“Ariel’le sohbet ediyorlar. Ben seni görünce merhaba demek istedim.”
Bu sefer gerçekten gülümsüyorum, çünkü on dakikaya kadar Ariel bana
ikisi arasında olan her şeyi kapsamlı bir rapor halinde sunacak. Bir anda
keyfim yerine geliyor.
“Ben de içecek bir şey almaya gidiyordum, gelir misin?”
Larkin memnuniyetle beni takip ediyor, ama ben onu arkama aldığım anda
çıplak olduğumu hatırlıyorum. Sırtım kasılıyor, ama belli etmemeye çalışarak
insanların arasından yürüyorum. Tam mutfağa girecekken biri aceleyle çıkıyor,
ben hızla geri adım atıyorum ve o anda sırtıma iki sıcak el bastırıyor.
Larkin’in elleri.
O anda hissettiklerimi anlatmak biraz zor. Daha önce de çıplak tenime
dokunanlar oldu, ama bu seferki çok farklı. Sanki bütün hücrelerimi uyandıran
bir elektrik akımı içime yayılıyor gibi hissediyorum.
İnsanlar mutfaktan çıkıp kapıyı boş bıraktıklarında yutkunarak bir adım
ileri atıyorum ve sırtımdaki elektik akımı da yok oluyor. Bardakları ve
içkileri görüyorum, ama ne yapmak için buraya geldiğimi hatırlamak biraz
vaktimi alıyor.
“Bu kadar büyük bir parti vermek için oldukça küçük bir ev.”
“Herkes yeteri kadar içki alınca bahçeye de akacaklar. Yan evlerle de
öğrenciler var, o yüzden sorun değil. Bütün sokak bizim sayılır.”
İkimiz de gülümseyerek birbirimize dokunmadan içkilerimizi
dolduruyoruz.
Şu anda Larkin’in yanında durmak restoranda garsonun sıcak olduğunu
söyleyip dokunma dediği tabağa bakmak gibi. Sıcak olduğunu biliyorum,
dokunursam parmaklarım yanacak, farkındayım, ama yine de deli gibi merak
ediyorum. Kendim bilerek dokunmazsam sıcak olduğuna inanmayacak gibiyim. Ama
Larkin bir tabak değil, kanlı canlı bir insan, o yüzden ellerime hakim
oluyorum.
Şeffaf bir bardağa biraz votka koyuyorum, ama kafam başka bir yerde
olduğundan elimin ölçüsü kaçıyor ve bardak neredeyse yarısına kadar votka
doluyor. Larkin’in ne yaptığına bakmadan biraz buz almak için masanın diğer
köşesine uzanıyorum, ama o anda Larkin de arkamdan geçmek için yine elini sırtıma
koyuyor ve ne oluyorsa o anda oluyor.
Sırtıma dokunan eli hissettiğim anda uzandığım buz kabı sanki birisi
tekmelemiş gibi masadan savrulup uçuyor ve beraberinde şişlerin yarısını da
yere düşürüyor. Cam parçaları ve buzlar
etrafa saçılırken Larkin beni kırıklardan korumak için belime sarılıp geri
çekiyor.
Ben şokla parmağımın ucunun bile değmediği şeylerin yarattığı rezaleti
izlerken kırılma sesini duyanlar mutfağa koşuyor, en önde Ariel var. “Ne oldu
Viva, iyi misin?”
Başımı sallıyorum, ama pek emin değilim. O sırada Larkin beni Ariel’in
kollarına bırakıp yanımdan uzaklaşıyor. Ben onun gidişini izlerken Ariel
birilerine ortalığı temizlemesini söylüyor. Kulaklarım uğulduyor, ellerim
titriyor. “Ariel ben o şişelere dokunmadım.”
“Tamam tatlım önemli değil, gel üzerinde kırık var mı ona bakayım...”
Ariel beni mutfaktan çıkarıp odama götürüyor. İçeri girip kapı kapandığında ben
gidip yatağa oturuyorum.
“Larkin bana dokundu, sonra bir anda buzluk uçtu.”
Ariel başını sallıyor, ama şu anda hikayemi dinlemekten çok, bir
tarafıma cam parçası saplanıp saplanmadığına bakıyor. “Başını eğ.”
Başımı eğiyorum, Ariel saçlarımı öne alıp silkeliyor. Birkaç küçük
parça cam yere düşünce şişelerin sadece düşmediğini, neredeyse patladığını
anlıyorum.
“Tamam, kaldır başını.”
Ben tekrar doğrulurken Ariel önümde diz çöküyor. “Şimdi anlat.”
“Ne anlatacağım bilmiyorum.”
“Şişelere dokunmadım dedin. Ne demek o?”
Başımı iki yana sallıyorum. “Şişelere dokunmadım, buzluğa da
dokunmadım. Sadece buz almak için uzandım, o anda Larkin de arkamdan geçmek
için sırtımdan beni tuttu ve bam!”
Ellerimi havada iki yana savurup pek iyi hatırlamadığım patlamayı
taklit ediyorum. Ariel kaşlarını çatmış, beni izliyorken ben onun ne
düşündüğünü çok iyi biliyorum.
“Belki de güçlerim ortaya çıkıyordur Ariel? Olamaz mı?”
“Belki...”
“Yemin ederim parmağımın ucu bile değmedi!”
“Larkin yapmış da olabilir—“
“Adam neden durup dururken şişeleri patlatsın!? Ben yaptım, eminim.”
Ariel uzanıp saçlarımı kulaklarımın arkasına alıyor. Yüzündeki ifadeyi
tanıyorum. Boşuna umutlanmamamı söyleyecek.
“Viva 21 senedir bir kere bile bir şeyi hareket ettirmedin, şimdi bir
anda—“
“Ama olabilir! Bazı çocuklar 10 yaşına kadar doğru düzgün
ışınlanamıyorlar, bir dergide okumuştum! Çekinik güçleri olanlar oluyor, belki
ben de onlardanımdır?”
Ariel gülümsüyor. “Olabilir. Ben yine de Larkin’e de soralım diyorum—“
“Larkin yapmadı Ariel.”
Ariel daha da gülümseyip başını salladığında ben de heyecanla
gülümsüyorum. “Ben de normale dönüyor
olabilirim!”
“Eğer oluyorsa muhteşem bir şey, ama—“
“Biliyorum, biliyorum. Boşuna umutlanmayacağım, ama hala ellerim titriyor,
görmüyor musun?”
Ariel ellerimi tutup sesli bir şekilde öpüyor, ben de gülerek ona
sarılıyorum. “Lütfen, lütfen düşündüğümüz gibi olsun, lütfen.”
*
Biz odadan çıktığımızda her şey çoktan toplanmış, insanlar sanki hiçbir
şey olmamış gibi eğlenmeye devam ediyorlar. Ariel ve ben etrafa bakınıyorken
Fin’in arkadaşları yeni içki şişeleriyle içeri girip her şeyin hallolduğunu
söylüyorlar. Ariel mutlulukla parlarken ben onun elini hafifçe sıkarak dışarıyı
gösteriyorum. “Larkin’i bulmaya gidiyorum, sen yine ev sahibi olabilirsin.”
Ariel başını sallıyor ve beni omzumdan öpüp tekrar insanlara dönerken
ben de sarı bluzumun üzerindeki tek tük lekelere aldırmadan bahçeye çıkıyorum.
Bir tek bizim evin değil, sağ ve soldaki evlerin de kapıları açık,
insanlar gülüyorlar, konuşuyorlar, ışınlanıp içkilerini yeniledikten sonra
tekrar dönüyorlar. Hava ılık ve müzik güzel.
Yanından geçtiğim insanlara gülümseyip tanıdıklarla minik sohbetler
ediyorum, o arada da Larkin’in nerede olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bir kaç
merhabadan sonra Larkin’in sonunda görebiliyorum. Biraz ilerde, yolun karşısında Paris ve
Yasmin’le durmuş ciddi bir şeyler konuşuyor.
Bu tip durumlarda dudak okumak gibi işime çok yarayacak yeteneklerim
yok, ama Larkin’in ellerini hareket ettirişinden bir şeylere öfkelendiği belli
oluyor. O hızla bir şeyler söyledikçe Paris ve Yasmin başlarını iki yana
sallayarak reddediyorlar. Larkin sonunda elini saçlarından geçirirken Yasmin
onun diğer elini tutuyor, Paris uzanıp hafifçe dudaklarının kenarından öpüyorken
ben Ariel’i bu ikisi hakkında sorgulamadığımı hatırlıyorum. Şu anda
gördüklerimle sorguya pek gerek yokmuş gibi görünüyor, çünkü Yasmin evi işaret
ettiğinde Larkin başını sallıyor ve yanındaki Paris’in dudaklarını öpüp hafifçe
gülümsüyor.
“Viva, iyi misin?”
Yasmin’in sesini hemen yanımda duyduğumda bakışlarımı hala yolun
karşısında konuşan ikiliden alıp gülümsüyorum. “İyiyim Yasmin.”
“Şişeler öyle bir ses çıkardı ki ikinize de bir şey oldu diye ödüm
koptu.”
Başımı iki yana sallıyorum. “Ben çok iyiyim. Larkin’i arıyordum ama...”
Cümlemi bitirmeden elimle onları işaret ediyorum. Yasmin de dönüp o
tarafa bakıyor ve elini sallıyor. Larkin bizi gördüğünde Paris de arkasını
dönüyor ve hemen sonra gülümseyerek el sallıyor. İkisi el ele bize doğru
gelirken ben kendi boş ellerimi kotumun ceplerine sokuşturmaya çalışıyorum.
“Bir şey oldu diye çok korktuk Viva, iyisin değil mi?”
“İyiyim Paris, sağol. Larkin sen nasılsın?”
Larkin gülümseyerek başını sallıyor ve başka bir şey söylemiyor.
Paris’le öpüşebildiğine göre iyi olduğunu tahmin ediyorum, ama az önce
hararetle ne tartıştıklarını da merak etmeden edemiyorum. Ben açıkça sorup
sormamayı düşünürken bir anda müzik susuyor ve evden Ariel’in önderliğinde
doğum günü şarkısını söyleyen bir kalabalık çıkıyor.
Fin bahçede bir grup arkadaşıyla konuşurken dev pastayı görünce eve girdiğinde
yaptığı gibi bir çığlık atıyor. Herkes bir yandan gülüp bir yandan milli marş
gibi doğum günü şarkısını söylüyorken ben de diğerleriyle birlikte o tarafa
ilerliyorum.
Ariel pastayı Fin’e doğru tutup göz kırparak bir dilek tutmasını
söylüyor. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bir an duruyorlar, hemen
sonra Fin derin bir nefes alıp bütün mumları söndürüyor. Fin ne diledi
bilmiyorum, ama ben sonsuza kadar ikisinin benim yanımda olmasını diliyorum ve
onlar pastanın üzerinden öpüşürken herkesle birlikte alkışlayıp ıslık
çalıyorum.
Ariel pastayı kesip servis etmek için, getirdiği kalabalığın iki
katıyla eve dönerken ben de Yasmin’i alıp diğerleriyle birlikte yürüyorum. Bir
an sonra tam olarak iki senedir görmediğim birinin sesini duyuyorum.
“Aynen bıraktığım gibisin Viviana.”
Sesi duyduğum anda Yasmin’in elini öyle bir sıkıyorum ki o da en az
benim kadar merakla arkasını dönüp kimin geldiğine bakıyor.
“Leon?”
“Ta kendisi küçük hanım.”
“Leon!”
Bir anda Yasmin, parti, bahçe, dünya benim için yok oluyor. Ayağımdaki
topuklulara aldırmadan çılgınlar gibi koşturup bana gülümseyen sarışın adamın
boynuna atlıyorum. O da beni belimden kavrayıp havaya kaldırarak midem bulanana
kadar döndürüyor. Elim onun sapsarı uzun saçlarına girerken bile hala burada
olduğuna inanamıyorum.
Leon Boyd. Hayatımda ilk defa kalbim yerinden çıkacakmış gibi aşık
olduğum, her şeyin ilkini yaşadığım ve iki sene önce hayalindeki iş için okulu
bırakıp Morina’dan ayrıldığında beni haftalarca, aylarca ağlatan adam.
Şimdi burada, karşımda, kanlı canlı, onu en son hatırladığım halinden iki kat
daha kaslı ve güçlü. Gemicilik ona yaramış. Elleri biraz sert, ama o kadar
doğru yerlere bastırıyor ki şikayet etmektense ona daha çok sokulmak istiyorum.
Ellerim hala sarı saçlarını sıkarken kulağının hemen yanında
konuşuyorum. “Ne zaman döndün? Yoksa temelli mi döndün!?”
Büyük bir heyecanla başımı geri çekip ayaklarım hala havadayken yüzüne
bakıyorum. Güneşli bir günde beyaz mı, yoksa mavi mi olduğunu seçemediğim
gökyüzünün renginde gözleri var. Benim tanıdığım Leon benim gibi soluk
tenliydi, ama şu anda beni tutan adam bütün gün güvertede güneşin altında
durmaktan bronzlaşmış, adeta parlıyor.
“Maalesef temelli dönmedim, ama birkaç hafta buradayım. Geminin
tamirata ihtiyacı var, en yakın liman burasıydı.”
Bu adamı görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki haftalarca değil, bir
saat bile kalsa mutlu olacak gibiyim. “Leon! Döndün! Buradasın!”
İnci gibi dişleri parlayarak bir kahkaha atıp kimseye aldırmadan beni
öpüyor ve ben oracıkta eriyorum. Beni ne kadar ağlatsa da, denizi bana tercih
etmiş olsa da ona kızamıyorum, çünkü Leon suya ait.
Ben ne kadar normalsem Leon da o kadar özel. Ruh okuyucular gibi onun
da diğer insanlardan farklı olan bir özelliği var. Leon Boyd suya hükmedebilen
çok nadir insanlardan. Dünya üzerinde onun gücüne sahip olan yüze yakın insan
var. İki milyarda yüz.
İki sene önce en büyük denizcilik ticareti şirketlerinden biri ona
eğitim ve garantili bir iş için teklif götürdüğünde günlerce beraber karar
vermek için uğraştık. Kabul ederse eğitimi bir ay içinde başlayacaktı, ama
bundan sonra hep denizde olması gerekiyordu. En sonunda ne ben ailemi ve
okulumu bırakabildim, ne de o benim için hayatı boyunca hayal ettiği şeyden
vazgeçebildi. İkimiz de birbirimizden vazgeçmek zorunda kaldık ve belki de bir
tek ben ağlamadığım için onu şu anda affetmek işten bile değil.
Dudaklarımız sonunda ayrılabildiğinde ben gözlerimi açmadan başımı
deniz gibi kokan adamın çenesine yaslıyorum. Leon benim saçlarımı öperken
birileri bizim durumumuzu içeriye haber vermiş olacak ki Ariel’in sesi
duyuluyor.
“Leon Boyd! Çabuk buraya gel!”
Leon beni bir anda yere bırakırken gülerek çığlık atıyorum. Bir an
sonra Ariel ve Leon buluşup sarılırken bir başka köşeden de Fin gülerek bize
yaklaşıyor. İki sene sonra ilk defa tekrar dört kişi oluyoruz ve mutluluktan
tüylerim diken diken oluyor.
Fin, Ariel ve Leon konuşup tanıdık yüzlerle kaynaşmaya başlayınca ben
az önce deli gibi bağırıp koştururken ardımda bıraktığım yeni arkadaşlarıma
dönüyorum. Yasmin ve Paris bahçedeki bankların birine çökmüş, sohbet ederek
içkilerini içiyorken ben Larkin’in bakışlarıyla karşılaşıyorum. Gülümsüyorum,
ama Larkin sanki kalbi kırılmış gibi hala beni izliyor.
Ne yapmaya çalışıyor bu adam?
Sürekli bana dokunması ve bir şeyler arar gibi gözlerimin içine bakması
bir yana dursun, şimdi sanki onu aldatmışım gibi bakıyor. Ben kaşlarımı çatıp
ona doğru bir adım attığımda da bir anda uykusundan uyanır gibi yüz ifadesi
değişiyor. Gülümsüyor, ellerini cebine sokup dünyanın en mutlu adamıymış gibi
bakıyor.
Larkin Brent’in ne düşündüğünü ve kafasında ne tür tilkilerin döndüğünü
anlamaya çalışmak beynimi acıtıyor. Gerçekten deli mi yoksa, bana mı öyle
geliyor bilmiyorum. Belki de Rivka’daki işkence haberleri doğrudur. O yüzden
böyle garip bir insan olup çıkmıştır.
Ben daha Larkin’e bir şey diyemeden Paris ve Yasmin kalkıp iki yanıma
geçerek yakışıklı sarışının kim olduğunu soruyorlar. Kendimi lisedeki kızlar
tuvaletinde dedikodu çemberine alınmış gibi hissediyorum, ama itiraz etmeden
Leon’un kim olduğunu onlara da anlatıyorum. Aylarca ağladığımı elbette
hikayeden özenle çıkarıyorum ve daha çok Leon’un ne kadar özel bir insan
olduğundan bahsediyorum ve anlattıkça daha da mutlu oluyorum. Leon sanki hala
benimmiş gibi, ona sahip olan tek kadın benmişim gibi özel hissediyorum. Şu
anda Larkin Brent’in gözleri bile beni bozamaz.
Göz göze gelmediğimiz sürece...
* * *
