VI

 

Geçtiğimiz hafta bütün Brentleri diken üstünde tutan Rivka olayları bu sabah itibariyle çözülmüş bulunuyor.

Anlaşılan o ki Larkin’in de öğrencisi olduğu okuldan bir öğretim görevlisi uzun zamandır ağır bir depresyon yaşıyormuş ve yine bu depresyonun tavana vurduğu bir anda benim dört saatte ancak okuduğum o yazıları yazmış.

Adamın bugün apar topar işten çıkartıldığı ve bir rehabilitasyon merkezinde tedaviye alındığı haberleri verildi. Okulun yönetim kurulu başkanı şu anda bütün dünya kanallarında yayınlanan bir basın toplantısı yapıyor. Sürekli okullarının ne kadar prestijli bir kurum olduğundan ve öğrencilerine işkence etmek için değil, güvenli bir ortamda eğitim vermek için çabaladıklarını söylüyor. İki sorudan birinin cevabı tam olarak bu replik.

Kim doğru, kim yalan söylüyor bilmiyorum, ama Dina Brent’in ve Larkin’in keyfi yerinde olduğu sürece benim için de hava hoş. Şu anda ikisi de büyük toplantı odasında diğer herkesle beraber basın toplantısını izliyor, ben sadece uzaktan duyabiliyorum, çünkü yapmam gereken çok daha önemli ve acil kişisel bir işim var: Fin’in süpriz doğum günü partisini planlamak.

Fin’in doğum günü bu Cumartesi, bugün Perşembe ve sabahtan beri Ariel belki yüz kere aradı, şimdi yüz birinci defa arıyor. “Efendim Ari?”

“Plastik tabaklar mı kullansak yoksa cam mı?”

“Partiden sonra bulaşıklarla kim uğraşacaksa o düşünsün.”

“Sen uğraşacaksın, sen düşün.”

Gülüyorum. Elbette ben uğraşacağım. “Plastik tabak, bardak, çatal ve bıçak, hatta kadeh.”

“İlkokul çocuğunun partisi gibi olmaz değil mi?”

“Olmaz Ari. Geçenlerde gittiğimiz partiyi hatırlamıyor musun?”

“Hani şu rengarenk plastik şampanya kadehleri olan, değil mi?”

Başımı sallıyorum, ama sonra telefonda olduğumu fark edip konuşuyorum. “Evet.”

“Biz her şeyi şeffaf alalım lütfen.”

“Tamamdır. Sen benim söylediğim eski kitap dükkanına gittin mi?”

“Gittim, ama kitabı bulamadılar. Gün içinde depolarına tekrar bakıp bana akşam haber verecekler. Sen benim ne aldığımı biliyor musun?”

“Bilmiyorum, tanımla.”

Ariel en ince ayrıntısına kadar Fin’e aldığı saati anlatıyorken ben bütün kap kacağı toptan alabileceğimiz internet sitelerini araştırmaya başlıyorum.

Aslında bütün bunları Fin’in burnunun dibinde bile yapsak fark etmez, son günlerde o kadar dalgın ki bu haftasonu doğum günü olduğunu bile hatırlamıyor olabilir. Sevgili arkadaşımı yayınevindeki birkaç insanla tanıştırdıktan sonra iki senedir yarım yamalak bir kenarda bekleyen kitabını bitirme kararı aldı. Stajı bitip birileri onu bu binadan çıkarmadan önce en azından bitmiş bir şeyi yeni arkadaşlarına gösterip görüş almak istiyor, aferin ona.

O kariyerinde adım adım ilerlerken ben de burada ara sıra kuru temizlemeden eşyaları alıp, geri kalan zamanda da insanlarla kavga ediyorum.

Kavga etmek gittikçe asıl işim olmaya başladı. Herkesle saç baş dövüşüp yerlere yatmıyorum elbette, ama normal bir insan olmanın getirdiği “zorlukları tek başıma aştım” havası bütün tartışmaları kazanmama yetiyor.

Dergilerin birinde bir haber yanlış basılıp rezil mi olmuşuz? Dina gidip editörden neyin ters gittiğini öğrenmemi istiyor, ben de yukarı çıkıp neden böyle olduğunu sorduktan sonra benim eve gitmek için ne kadar yol kat etmem gerektiğinden bahsedip hayatın diğerleri için ne kadar kolay olduğundan girerek hala bu kadar özensiz işler olduğu için çok üzüldüğümü ekleyip bir güzel duygu sömürüsü yaparak karşımdakini etkisiz hale getiriyorum.

Sadece dergilerdeki yanlış haberler değil, kitabının kapak dizaynını beğenmemiş ve yakınmak için doğrudan Dina’ya ulaşmaya çalışan prestijli ama şımarık yazarlarla da sıklıkla ilgileniyorum. Üç gün önce bir tanesi direkt olarak Dina’nın hattını aradı ve Ande başka bir toplantıda olduğu için telefona ben cevap verdim.

“Dina Brent’in ofisi, ben Viva, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Güzelim, Dina oralarda mı?”

Dina’yla gerçek hayatta samimi olan insanlar telefonda benimle karşılaşınca adımla hitap etmek yerine bana kendilerince adlar takıyorlar. Genç bayanlar “hayatım”, orta yaşlı kadınlar “tatlım”, yaşı geçkin hanımefendiler “canım” ya da “şekerim” diyorlar. Erkekler 50 yaşına kadar oldukça seviyeliler, ama o çizgiden sonrası bazen işin dozunu kaçırıyor. “Güzelim”, “Çıtır kız”, “Viva Diva”, “Viviana” gibi artık samimiyet derecesini bile tahmin edemediğim binbir çeşit adla beni tekrar yaratıyorlar.

“Bayan Brent şu anda meşgul Bay Placido, ben yardımcı olabilir miyim?”

Matias Placido 60 yaşını geçmiş olmasına rağmen hala genç yazarların hayal gücüne taş çıkartacak kadar ateşli aşk romanları yazabilen en ünlü yazarlardan biri. Aynı zamanda Brentlerin hatırı sayılır aile dostlarından.

“Eğer otuz yaş daha genç olsaydım teklifini kabul edebilirdim güzel Viva, ama maalesef geç kaldık.”

Ben de günlerdir Matias Placido neden 30 yaş daha genç değil diye uykularımdan oluyordum, meğer o da üzülüyormuş! Tabii. Gülüp geçtim. “Kitapla ilgili bir sorun mu var Bay Placido?”

“Kapağı sen gördün mü Viva?”

Önümde duran kitabı kaldırıp kapağında büyük bir şehvetle öpüşen çifte bakarak kitap elime geçtiğinden beri belki otuzuncu kez yutkundum. “Evet.”

“Benim istediğim şeyle uzaktan yakından alakası yok. Ne istediğimi biliyor musun Viva?”

Hayır dedim, ama öğrenmekten de korkuyordum. O bana aldırmadan tüm detaylarıyla kitabın 62. sayfasındaki sevişme sahnesinin nasıl olduğunu anlattı, sonra oradaki manzarayı kitap kapağında görmek istediğini ve bu öpüşmenin kitabın haşin ruhuyla bağdaşmadığından bahsetti. Hafifçe öksürerek kitabı ters çevirip masanın üzerine bıraktım ve telefondaki adama döndüm.

“Anlıyorum Bay Placido. Anlattıklarınızı aynen Bayan Brent’e ileteceğim.” Kelimelerin yarısından fazlasını değiştirerek elbette. “Eminim bir çözüm bulunacaktır. Başka bir isteğiniz var mı?”

“Yok güzelim, teşekkür ederim. Bundan sonra bütün telefonlarıma senin çıkman dileğiyle...”

Telefonda mı konuşuyoruz, aşk mektubu mu dikte ediyoruz bilemedim ve gülümser bir sesle Matias Placido’ya iyi günler dileyip telefonu kapattım.

Uygunsuz bir şekilde her fırsatta bana sarkan yaşı geçkin yazarlar dışında tek eğlencem Yasmin’le birlikte Alize’nin deposunda duran tasarımcı kıyafetlerini ve ayakkabılarını denemek. Ande de ara sıra bilmediğim şeyleri yapmamı isteyip beni heyecanla koşturuyor, ama onun dışında sanki her şeyi öğrenmiş gibiyim. Yine de ne zaman ayağımı bir şeye takıp burnumun üzerine düşeceğim belli olmaz. Ben buraya kahve servisi ve fotokopi çekme beklentisiyle gelmiştim, değil mi?

Ben hala internette çatal bıçak araştırması yapıyorken Ariel saati anlatmayı bitiriyor, tepki verme sırası bende. “Muhteşem!”

“Değil mi? Çok yakışacak nişanlımın aşık olduğum koluna!”

Ben onun aşk kuşu haline gülerken Rivka’daki basın toplantısı da bitiyor ve Dina Brent odadan çıkarken onu takip etmemi işaret ediyor.

“Ariel benim gitmem gerek, sonra ararım.”

Ariel telefonun ahizesini öperek kapatırken ben de gülümseyerek Dina’nın arkasından onun ofisine gidiyorum. İçeri girdikten sonra kapıyı arkamdan kapatıp Dina’nın cam masasına yaklaşıyorum. “Haberler güzel gibi efendim, ne dersiniz?”

Beyaz saçlı asil kadın mutlulukla gülümsüyor, ben de onun güzelliğine gülümsüyorum.

“Öyle Viva. Sana o gün yaptıkların için yeterince teşekkür etmediğimi düşünüyorum. Adamların gözünü iyi korkutmuşsun, bu sabah bir özür mektubu gönderdiler.”

Hayretle gülüyorum. Benim kapıya dayanmaya hazır uydurma avukatlarım ne güçlülermiş meğer. “Mektubu doğru yazabilmişler mi?”

Dina öyle şen bir kahkaha atıyor ki ofisin kapısını açıp herkese onun sesini dinletmek istiyorum.

“Hem de o kadar güzel yazmışlar ki sana da saygılarını iletmeyi unutmamışlar.”

Bütün dişlerim ortaya çıkarak gülümsüyorum, bir yandan da yanaklarımın kızardığını hissediyorum.

Ande’nin ya da ofisteki herhangi birinin beni takdir etmesine alıştım, ama övgüler Dina Brent’ten geldiğinde bir anda okumayı yeni öğrenmiş bir ilkokul çocuğuna dönüyorum, Dina da yakama kurdele takan öğretmenim oluyor.

Dedikoducu dergicilerin kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp yazdıkları mektuba yeterince güldükten sonra Dina asıl meseleye geliyor.

“Önümüzdeki hafta Larya’da bir ay sürecek bir medya paneli başlıyor...”

Larya, Hint Okyanusu’nun kuzeyinde, eski Afrika kıtasına yakın, küçük ama muhteşem bir şehir. İki sene önce geleneksel bir haftalık aile tatilimizi orada geçirmiştik. Kavurucu güneşin altında acı bir şekilde yanmıştım, ama yine de cennet gibi bir yer olduğu için sesimi çıkarmamıştım.

“Panele her sene Bay Brent bizim adımıza katılır ama bildiğin gibi kendisi hala şehir dışında, o yüzden bu sene Larya’ya ben gideceğim. Ande de benimle geliyor. Benim yokluğumda senin buralara göz kulak olmanı istiyorum.”

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırıyorum ve tam ağzımı açıp bir şey söyleyecekken Dina araya giriyor. “Henüz bir aydır çalıştığının farkındayım, ama merak etme, senden toplantılara girip iş bağlamanı beklemiyorum. O kısımlarla Larkin ilgilenecek, sen sadece ben varken yaptığın rutin işleri devam ettireceksin, ama bu sefer başında Ande ya da ben olmayacağım.”

Ağzımı kapatarak hafifçe yutkunup başımı sallıyorum. Yapamama gibi bir seçeneğim yok. Hem az önce her şeyi öğrendim diyen ben değil miydim?

“Tabii efendim, problem değil.”

“Bir sorun olursa Larkin’i her zaman arayabilirsin...”

Aynı anda ofisin kapısı vuruluyor ve Larkin içeri giriyor. “Afedersin anne, telefon fazla uzadı. Viva...”

Gülümseyerek önümüzdeki bir ay boyunca patronum olacak genç adamı selamlıyorum. O benim yanıma gelerek yine kabul edilebilir mesafe ölçülerini aşıp dibimde durunca Dina konuşmaya devam ediyor.

“Viva’ya benim yokluğumda bir sorun olursa seni araması gerektiğini söylüyordum.”

Larkin de büyük bir istekle onaylayarak başını sallıyor. “Elbette. Zaten Viva’nın ofis içinde bana ihtiyacı olacağını sanmıyorum. Kapıdan girdiği anda herkes mum kesiliyor.”

Rengim tam yerine geldi derken yine yanaklarımdan başlayarak kızarmaya ve sıcaklamaya başlıyorum. “O kadar değil, şaka yapıyorlar...”

Dina gülümsüyor ve Larkin hala bana bakıyorken bir ay boyunca beni yalnız bırakacak olan patronum bir şeylerden bahsediyor, ama benim aklım daha çok sol şakağımı delecekmiş gibi bakan mavi gözlerde. Bir yandan Dina’nın yüzüne bakıp onu izliyormuş gibi yapıyorken bir yanda da göz ucyla Larkin’in bana baktığını görebiliyorum ve ne zaman önüne döneceğini şiddetle merak ediyorum.

“Kimsenin patronluk taslamasına izin verme Viva. Eğer gerçekten başa çıkamayacağın şeyler isterlerse de beni aramalarını söyle ve bana da durumu açıklayan bir e-mail gönder.”

Dikkatle başımı sallıyorum. En azından konuşmanın önemli kısmını kaçırmadım. Ben Dina’nın başka bir şey daha olup olmadığını düşünmesini beklerken Larkin de sonunda mavi gözlerini benden başka bir şeye çeviriyor ve üzerimdeki ağırlık kalkıyor.

“Başka bir şey yok Viva. Yarın sabah yola çıkıyorum, akşama kadar aklıma bir şey gelirse sana haber veririm. Acil telefon numaraları ve adres bilgisini Ande sana verecek.”

“Peki efendim...”

“Derslerin nasıl Viva? Ofise geliş gidişlerin okulu etkiliyorsa yeni bir program ayarlayabiliriz.”

Masanın üzerinden uzanıp sarılmak ve bu kadını kristal parçacıklarıyla bezenmiş allıklı yanaklarından öpmek istiyorum, ama tabii ki kendimi tutuyorum. “İkinci vizeler yeni bitti, finallere kadar rahatım, hiç problem değil.”

“Finallerin ne zaman başlıyor?”

“Altı haftam daha var.”

Dina memnuniyetle başını sallıyor. “Güzel, o zamana kadar ben dönmüş olurum, sen de sınavlara hazırlanmak için tatil alırsın. Bana hatırlat lütfen Viva.”

Yüzümde gerçek anlamda güller açıyor. Hepsini teker teker toplayıp bir buket yaparak Dina Brent’in kapısına bırakmak istiyorum. O kadar mutlu oluyorum ki Larkin’in yine bana dönen bakışlarını bile eskisi kadar şiddetli hissetmiyorum.

“Tabii efendim, teşekkür ederim.”

Anlayışlı, zeki ve güzel patronum gülümsüyor ve işime dönebileceğimi söylüyor. Yürürken sekmemeye çalışarak ofisten çıkıyorum ve çıktığım anda sanki beni beklermiş gibi elimdeki telefonum yine Ariel’in aramasıyla titriyor. Az önce konuştuğumuz her şeyi bir bir anlatmak için telefonu açıp tuvaletlere doğru ilerliyorum.

“Ariel, şirketi bana bırakıyorlar.”

Hattın diğer tarafından bir şeylerin düşüp yuvarlanma sesi geliyor, ama ben aldırmadan gülerek tuvalete girip işin iç yüzünü bir de beyin ikizime anlatıyorum.

 

*

 

Ariel’e her şeyi teker teker anlatıp onun Brent & Brent Medya’yı ele geçirme planlarını dinleyerek hepsine onay verdikten sonra bugünkü ilk ve tek dersime iki saat kaldığını fark ediyorum. Bir şeyler atıştırıp Ande’ye gittiğimi haber verecek kadar vaktim var, o yüzden kafeteryaya inmeden önce 49. kata uğrayıp Yasmin’i de götürmek istiyorum.

Alize’nin kapılarından girdiğim anda bugünün seçimi olan gül kokulu parfüm beni karşılıyor. Ellerimi saçlarımın arasından geçirip düzeltme bahanesiyle havadaki parfüm kokusunu bir güzel toparlayıp Yasmin’i bulabileceğim odaya giriyorum.

Bu oda fotoğraf çekimleri sonrasında kullanılan giysilerin kuru temizlemeye gönderilmeden önce ayıklandığı bir oda. Kapının önüne kadar yığılmış olan kumaş tepesinin üzerinden atlayıp askıların üzerine uzun kuru temizleme torbaları geçiren Yasmin’in yanına gidiyorum.

“Benimle yemek yemeye vaktin var mı?”

Yasmin siyah saçlarına tutturduğu kalemi biraz daha yerine yerleştirip başını sallıyor. “Sen şuradaki kırmızı elbiseyi askıya tak, ben de çantaları kutuya atıyorum, sonra çıkarız.”

Bana gösterilen yere dönüp iskemlenin üzerine serilmiş olan kırmızı elbiseyi alıyorum. Elbise değil sanki yağlı boya bir tablo. Şöyle bir havaya kaldırıp şifon eteklerin nasıl dalga dalga döküldüğüne bakıyorum, sonra iç çekerek askılıkta duran boş bir askıya uzanıyorum. Ben elbiseyi asıp üzerine şeffaf temiz bir torba geçirdikten sonra Yasmin de çantaları koyduğu kutunun kapağını kapatıp beni kolumdan tuttuğu gibi odadan çıkarıyor. “Çabuk kaçalım yoksa bir posta daha gelecek, koş!”

İkimiz de kıkırdayarak ofisten çıkıp asansörün düğmesine hızla basıyoruz ve tam da bizim katta olan kabin kapılarını açarken içeri atlıyoruz ve ben yine birine çarpıyorum. Larkin. Beni yine kollarımdan tutup doğrultuyor. Bu adama bir kez daha çarparsam alışkanlık haline getirdiğimi sanacak.

“Birisi mi kovalıyordu?”

Yasmin gülerek durumu açıklarken ben kabinde duracak uygun bir yer arıyorum. Asansörleri çok fazla insan kullanmadığı için oldukça küçük yapılmış. Üç kişi bir anda içeri girdiğinde pek yer alternatifi kalmıyor. Benim de tek durabileceğim yer Larkin’in yanı. Larkin’in kolu koluma o kadar yakın ki sıcak havanın aramızdan akışını hissedebiliyorum. O sırada Yasmin soruyor:

“Sen neden asansördesin?”

Aynı şeyi ben de merak ediyorum. Larkin çok fazla ışınlanan bir insan değil. Sık sık şirketin şoförünü ve asansörleri kullanıyor.

“Çalan müziği seviyorum.”

Güzel cevap. Gülüyoruz.

“Yemeğe iniyordum, asansörün yukarıda olduğunu görünce bindim. Siz nereye gidiyorsunuz?”

“Biz de yemeğe iniyoruz. Sen sonra okula gideceksin değil mi Viva?”

Yasmin’e bakıp onaylamak için başımı çeviriyorum, ama Larkin’in gözleriyle karşılaşıyorum. Hatta öyle hazırlıksız yakalanıyorum ki sanki başım bir şeye çarpacakmış gibi refleksle geri çekiliyorum. O anda asansörün kapıları açılıyor ve kafeteryanın gürültüsü bizi karşılarken benim garip tepkim ve Yasmin’in sorusu unutuluyor.

Üçümüz de kabinden çıkıp kalabalığın arasında ilerlerken Yasmin sol taraftaki salata standına gidiyor, Larkin ve ben de makarnaların olduğu tarafa ilerliyoruz.

Ben camekanın arkasındaki çeşit çeşit makarna tabağına bakmak için eğildiğimde hemen yanımda Larkin de eğiliyor. Bir an kendimi pastanede burunlarını cama yaslayıp pastalara hayran hayran bakan çocuklar gibi hissediyorum, tam olarak dokuz yaşındayım.

Soluma bakıp Larkin’in florasan ışıkta parlayan gözlerini takip ediyorum. O da karar verememiş gibi görünüyor ve sormak için bana dönünce göz göze geliyoruz. Bu sefer şükürler olsun ki reflekslerime hakim olabiliyorum.

“Ben hiç buradaki makarnalardan yemedim, sen ne yiyorsun?”

Makarnalara tekrar bakıp biraz arkadaki bir dilim peynirli lazanyayı işaret ediyorum. “Daha hepsini denemedim, ama lazanya güzel bir başlangıç.”

Larkin gülümseyerek başını sallıyor ve doğrularak lazanyadan bir dilim istediğini söylüyor, ben de aynısından isteyip ikimizin için de birer tepsi alıyorum. Elimdeki tepsilerin birini Larkin’e uzatırken aklıma çok parlak bir fikir geliyor, hatta öyle parlak ki Ariel’in bulutlarda uçtuğu bir hayal dünyası gözümün önünde oynamaya başlıyor.

“Larkin, bu Cumartesi boş musun?”

Lazanyalar tepsilerimize bırakılırken Larkin başını sallıyor. “Evet, sen?”

Ne zaman sosyal bir durumda bir adım öne geçtiğimi düşünsem bir sonra gelen şey beni şaşırtıyor. Bir an kim kime soruyor anlayamıyorum, ama orijinal planıma sadık kalıp devam ediyorum. “Cumartesi Fin için süpriz bir doğum günü partisi ayarlıyoruz, eğer yapacak daha iyi bir şeyin yoksa—“

“Seninle ve arkadaşlarınla vakit geçirmekten daha iyi bir şey bulamam Viva.”

Muhtemelen kulaklarıma kadar kızararak gülümsüyorum. Umarım sabah sürdüğüm pudra fazla geçirgen değildir. “Yarından itibaren patron sen olacaksın, ne zaman işin olacağı belli olmaz.”

Buzluktan ikimiz için de iki şişe portakal suyu çekerken gülüyor. “Benim işim, senin işin. Bir ay boyunca ben nereye gidersem sen de oradasın.”

Kalbim tekliyor, ama bu “Aman Tanrım Larkin Brent’le beraber olacağım!” teklemesi değil, ciddi ciddi şirketin patronuyla bir yerlere koşuşturacak olma fikri kanımı donduruyor.

Dina Brent’in söylediklerine uslu bir köpek yavrusu gibi kafa sallamakta hata edip etmediğimi düşünüyorum, arada bir şeyler kaçırmış olmalıyım çünkü benim şirket içindeki rutinimde Dina’nın gölgesi olmak yok. Ben daha çok küçük işleri halledip ofis içinde Dina’nın uydusu şeklinde hareket ediyorum. Gölge olan Ande. Telaşım bir anda büyüyor.

“Gerçekten mi?” diye soruyorum. İfadem o kadar korku dolu olmalı ki Larkin’in de gülümsemesi silinip ifadesi şaşkınlaşıyor.

“Yanlış bir şey mi söyledim? Rengin kaçtı Viva, iyi misin?”

“İyiyim!” Avanaklığımı saklamak için bu sefer de bir anda gülümsüyorum. Larkin de belli belirsiz gülümsüyor ve onu anlayabiliyorum. Ben de kendimi şu halimle görsem deli olduğumu düşünür ve dönüp bir an önce deli kendimden uzaklaşırdım. Neyse ki Larkin öyle bir şey yapmıyor ve soruma cevap veriyor:

“Şaka yapıyordum. Elbette beni takip etmek zorunda değilsin.”

“Tabii değilim, şaka yaptığını anladım!” Çok komik bir fıkra duymuş gibi gülerek omzumla Larkin’in omzuna vuruyorum, ama o benden böyle bir tepki beklemediği için dengesini bir an için kaybediyor. Tepsideki tabağı kayıyor, elindeki şişeler birbirine vuruyor, ama yine de hiçbir şeyi düşürmeden tekrar ağırlık merkezini buluyor.

O tekrar ayakta durabilmeyi başarıyor, ama ben gururumu uzun bir süre bir daha görememek üzere kaybediyorum. Bir insan beş dakika içinde kendini en fazla ne kadar deli olduğuna inandırabilirse ben onun iki katını yapmış bir şekilde çenemi kapatıp Yasmin’in bizi beklediği masaya ilerliyorum.

“Bir an her şey yerlere saçılacak sandım, iyi misin Larkin?”

Harika. Larkin’i devirecek kadar güçlü ve aynı zaman deli bir ucube gibi hissediyorum. Göz ucuyla Larkin’e baktığımda o gülerek az önce yaptığı şakayı anlatıyor, ben de suratımı lazanyaya kapatıp dünya üzerindeki insan nesli tükenene kadar kaldırmamayı düşünüyorum.

“Böylece Viva’ya iş konusunda şaka yapmamam gerektiğini anlamış oldum.”

Yasmin anlayışla gülümseyerek kolumu sıvazlıyor. “Kim olsa aynı şeyi düşünürdü. İyi misin Viva? Biraz su iç.”

Yine o garip gülümsemeyi yüzüme yapıştırıp gözlerimi devirerek başımı iki yana sallıyorum. Gözlerim utanç ve dehşetle bakıyor, ama dudaklarım aptal bir sırıtışla kıvrık. “Fazla stres yapıyorum sanırım. İyiyim, unutalım.”

Neyse ki Yasmin ve Larkin, Ariel ve Fin gibi değiller. Unutalım dediğim zaman gerçekten unutuyorlar. Eğer aynı şakayı Ariel ya da Fin bana yapmış olsaydı ikisi birden benimle saatlerce dalga geçerdi. Gerçi onların durumunda ben de oyuna katılırdım, ama bu sefer bir tarafta bir ay boyunca patronum olacak mavi gözlü adam, diğer tarafta da her zaman balerin vücutlu ve güzel popolu olacak olan moda stajyeri var. Henüz onlarla oyun oynayacak kadar rahat değilim. Yine de yemek boyunca kendi kendime kızıp sus pus olmak istemediğim için konuyu kendim değiştiriyorum.

“Fin’in partisi akşam sekizde başlayacak. Larkin de geliyor Yasmin.”

Yasmin mutlulukla gülümseyerek Larkin’in elini tutuyor. Öyle bir mutluluk ki sanki partiye davet etmemişim de evleneceğimizi söylemiş gibiyim. Gerçi evlendiğimizi söylesem Yasmin bu kadar mutlu olur mu bilmiyorum. Hala Larkin’le olan “yakın arakadaşlık”larını çözebilmiş değilim. Kapalı kapılar ardında neler olduğunu merak ediyorum, ama soracak kimsem yok.

İkisi parti hakkında bana sorular sorup konuşturuyorken telefonum çalıyor. Fin arıyor.

“Selam Finley, birazdan çıkacağım, sen buralarda mısın?”

“Güzel zamanda yakaladım. Ders iptal olmuş, gelmene gerek yok.”

Normalde dersin iptal olmasına sevinmem gerekiyor, ama bu sefer kaçış yollarım polis barikatıyla örülmüş gibi kapana kısılmış hissediyorum. Bir anda her şey yabancıymış gibi geliyor. Hep Larkin’in aptal şakası yüzünden.

“Harika, haber verdiğin için sağol Fin.”

“Neredesin?”

“Kafeteryada Yasmin ve Larkin’le yemekteyim.”

“Selam söyle. Ben bugün boşum, Ariel’i de alıp bizim eve gidiyoruz, çıkınca sen de oraya gel istersen.”

“Tamam, görüşürüz.”

Fin bizim gibi yurtta kalmıyor. Kampüsün biraz dışında tek katlı küçük bir evi var. Ariel her haftasonu orada, ben de komünite yaşamından sıkıldığım zaman kapağı oraya atıyorum. İşte o zaman tam bir aile gibi oluyoruz.

Şu anda da hemen çıkıp oraya gitmek istiyorum. Ariel mutfakta çikolatalı kurabiyeler yaparken ben de Fin’le birlikte televizyonun karşısında maç izlemek istiyorum. Bana anlamayacağım şakalar yapan ve ne yaparsam yapayım benden her zaman daha güzel olan insanlarla beraber olmak yerine arkadaşlarımla küçük bir eve kapanmak istiyorum.

Ben telefonu kapatıp çantama atarken Larkin portakal suyunun son damlasını da içip şişeyi tepsiye bırakarak ayağa kalkıyor. “Öğleden sonra ofiste olmayacağım. Yarın görüşürüz.”

Gülümseyip o giderken arkasından el sallıyorum, ama gittiğine üzülsem mi yoksa sevinsem mi karar veremiyorum.

İnsanları işte bu yüzden sevmiyorum. Çok iyi dostlar olmadan önce her zaman böyle kafamı karıştırıyorlar. Şu durumda Larkin’le ilerde dost olup olmayacağımızı bilmiyorum ve bunu fark edince daha da sinirleniyorum.

O sırada Yasmin de salatasını bitirmiş, çatalını ve bıçağını bir kenara bırakıyor. Benim lazanyam hala yarım, ama artık iştahım da yok. Bir an önce üzerinde kontrolüm olan bir şey yapmak için ofise çıkmak istiyorum. Bir şeyler başarmak, yine kendim gibi hissetmek istiyorum. O yüzden yemeği olduğu gibi bırakıp ben de Yasmin’le birlite kafeteryadan çıkıyorum.

 

* * *