V

 

Brent & Brent’te çalışmanın binbir türlü avantajı var. Bunlardan en önemlisi çalışanlarına verdikleri kimlik kartları. Kartları eteğinizin beline ya da yakanıza tutturup gün boyunca çıkartmıyorsunuz. Ben evden çıktığım anda kartımı takıp herkese gösteriş yapmaya bayılıyorum. Sıklıkla okulda olmadık yerlerde insanların ayaklarının dibine düşürüp çok özür dileyerek geri alıyorum, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorum. Kendimi beğenmiş ve gösteriş düşkünü olabilirim, ama ben ışınlanamıyorum o yüzden evrenle böylece ödemiş oluyoruz.

Tabii herkese kartımı gösterip Brent’te çalışıyorum diyerek hava atması işin en kolay tarafı. O kartı okuyucudan geçirip ofisin kapılarından içeri girince her şey değişiyor.

Oradaki en genç çalışanlardan biriyim, hatta 50. kattaki tek genç çalışanım. Günlük programım herkesinkinden daha karışık çünkü sabah gelip akşam çıkma gibi bir lüksüm yok. Bazen sabahları gelip öğlen çıkıyorum, derse girip akşam tekrar ofise dönüyorum. Bazen tam tersi, sabah okulda kendimi parçalayıp günün geri kalanını ofiste geçiriyorum. Tabii bunların hepsini yapmak için sürekli yollarda olduğumu söylememe gerek yok. Yine de haftalık olarak aldığım maaş çekinin üzerinde yazan miktar sesimi kesmeye yetiyor.

Ariel o gün “o senin köpeğin olsun” dediğinde yalan söylemiyormuş. O kadar kaba bir tabirle olmasa da genel olarak bütün stajyerlerden daha üst bir seviyede olduğum belli.

Brent & Brent içinde stajyer alınan alt şirketler belli ve onların da kendi aralarında hiyeraşik bir düzeni var. 34 ve 44. katlar arasında ne yaptığı pek belli olmayan bir sürü dergi var, oralara stajyer alınmıyor, alınsa da öğrenecek pek bir şeyi olmadığı tahmin ediliyor, o yüzden onları Brent & Brent  besin zincirine dahil etmiyorum.

44. kattaki yerel gazete stajyerleri besin zincirinin en altındalar. Onları 45. kattaki müşteri destek stajyerleri takip ediyor, ama ben çoğu zaman Fin onlardan biri olduğu için diğerlerine de iltimas gösteriyorum. Yemeklerde yanlarına oturup ara sıra sırtlarını sıvazlıyorum. Evet, güç delisiyim, ama evrenle sonunda ödeştiğimizin de farkındayım.

Besin zincirimiz 46. kattaki erkek dergisi Troy ile devam ediyor. Burada çalışan beyler besin zincirinin ortalarında kalmış olsalar bile yeterince lezzetliler. Sırf göz zevkim için ara sıra işim olmasa da kaybolmuş gibi yapıp etrafta dolaşıyorum. Bu kaybolma fikrinin telif hakları tamamen Ariel’e ait, ben onun direktifleri doğrultusunda yavaş yavaş Viva olmaktan çıkıp yeni bir insan oluyorum.

Troy şekerlerini bırakıp 47. kata çıkıyorum, burası en meşgul ve gürültücü kat, Morina Gündemi adındaki haber ve ticaret dergisi burada iş yapıyor. İlk gün baskıya geç kaldığını söyleyen adam hala aynı şeyi bağırıp milletin yüreğini ağzına getiriyor. Sırf arı gibi çalıştıkları ve Brent’in kâr payında büyük bir dilime sahip oldukları için herkesi çiğ çiğ yiyebilirler. Aynı zamanda herkes çok zeki ve salaş giyimli olmalarına rağmen oldukça sofistikeler. Stajyerlerini köle gibi çalıştırıyorlar, ama hepsi işleri bittikten sonra sırtlarının bir daha yere gelmeyeceğini bildikleri için seslerini çıkarmıyorlar.

47. kat kölelerinden sonra sırada 48. kattaki Brent & Brent yayınevi var. Morina’nın en çok satan yazarlarının nadide kitapları burada elden geçiyor. Fin’in gözü en baştan beri buradaydı, o yüzden elimden geldiğince onu bu kattakilerle bir araya getirmeye çalışıyorum. Evet, küçük Viva büyüdü ve arkadaşlarının kariyerlerinde onlara torpil bile yapıyor.

Fin’in hayallerinden sonra besin zincirinin en üstten ikinci sırasındaki Alize var. 49. kata gelip ofisin kapısını açtığınız anda sizi hafif bir parfüm kokusu karşılıyor ve bu koku her gün değişiyor. Evden çıkarken parfüm sıkmayı unuttuğum günlerde buraya gelip şöyle bir tur atıyorum ve bütün gün o kokuyu üzerimde taşıyorum.

Bu katı ve içindeki insanları seviyorum çünkü şirketin en feminen kısmı burası. Çalışanların hemen hemen hepsi kadın, erkeklerin de yarısı gay. O kaslı ve erkek gibi gaylerden değiller, hepsi rengarenk giysiler ve sürekli kıvrılan bileklerle konuşan duygusal erkekler. Hem bana çok yakın olduğundan, hem de koridorlarında sürekli muhteşem kıyafetlerle dolu askılar dolaştığından Alize 50. kattan sonraki ikinci evim. Yasmin de stajyer rütbesi olarak bana en yakın olan arkadaşım. Öylesine komplekssiz ve içten bir kız ki güzel poposunu hala kıskansam da hoş sohbetini ve geçirdiğimiz iyi vakitleri inkar edemiyorum.

Yasmin’i ve Alize’yi bıraktıktan sonra sıra benim çöplüğüme, yani 50. kata geliyor. Burası yöneticilerin katı, en üst kat, neredeyse kraliyet mertebesiyle eş. Kraliçemiz de Dina Brent. Kralımız Baba Brent pek ortalarda görünmüyor, iki haftadır şehir dışında ve dönmeye pek niyeti yok gibi, kimse de nerede olduğunu sorgulamıyor, ben de sesimi çıkarmamam gerektiğini böylece anlıyorum.

Anne ve Baba Brent’ten sonra elbette prens tahtında oturan Larkin Brent var.

Yemek yediğimiz akşamın üzerinden tam bir ay geçti ve bunca zaman içinde en uzun konuşmamız hala o akşam yemeği.

Larkin’i normal şartlarda şirket içinde görmek bir mucize, gördüğün anda yakalayıp sohbet etmek ayrı bir şans. O eğer isterse ve zamanı varsa sizinle konuşuyor, onun dışında mavi gözlerini kırpıp gülümsemek dışında pek iletişim kurduğu söylenemez. Kısacası sosyal gariplik hala devam ediyor, ama Yasmin’den edindiğim bilgilere göre Larkin çocukluğundan beri böyleymiş. Tanıştığı insanlarla ya bir anda çok yakın olurmuş ya da ilk anda bir mesafe koyup onu asla aşmazmış.

Yasmin’den bilgileri almasına alıyorum ama ben hala bu tabloda nerede durduğumu bilmiyorum. Bir gün Viva olup ertesi gün Bayan Royd olabiliyorum. Bir gün her gördüğü köşede bana selam veriyor hatta benimle konuşabilmek için yolunu değiştiriyor, ertesi gün bir hayaletten farkım olmuyor.

Stajyerlerin besin zinciri ve Larkin’in sürekli değişen sosyal yaklaşımı arasında günlerim geçerken beni asıl bezdiren yeni işim, diğer bir deyişle “İkinci Asistanlık Eğitim Programı”.

Ande Markel kısa boylu ve sevimli bir adam, ama çalışırken tam bir canavara dönüşüyor. Resmi olarak işe alındığım belli olduğu anda o kibar adamın yerini sürekli bir şeyler yapmamı söyleyen bir öğretmen aldı.

“Viva, bunlar bir alt kata gidecek.”

“Viva, bunlar bugün postaya verilecek.”

“Viva, kuru temizlemeden gelenleri aldın mı?”

“Viva, lobiye in.”

“Viva, yukarı çık.”

Viva sağa, Viva sola derken ben bir ay içinde beş kilo verdim, ama aynı zamanda da kitaplardan ve okuldan öğrenemeyeceğim kadar çok şey öğrendim.

Kısaca özetlemek gerekirse, yerel gazetenin editörleri kompleksli birer solucanlar, spor dergilerinin editörleri ve fotoğrafçıları hayatları boyunca kadın görmemişler, kitaplarının editörlüğünü beğenmeyen yazarlar korkulacak kadar çok ve hiçbiri röportajlardaki kadar sevimli insanlar değiller.

Bunların dışında hiç konuşmadığım kadar çok telefonla konuşuyorum ve tek bir insana gelen postanın bir çuvalı doldurduğuna sıklıkla tanık oluyorum. Gelen postaların yarısından fazlası iş başvurusu. Ande bunların iki katının her gün İnsan Kaynakları’na gittiğini söylediğinde o kurumun yüceliğini bir kez daha anlıyorum ve Dina Brent’in beni karşısına alıp konuşmasının ne kadar özel olduğunu tekrar tekrar fark edip mutlu oluyorum.

Dina Brent çok farklı bir kadın. Gazete ve dergilerde çıkan buz kraliçesi imajı sadece fotoğraflardan ve güzel süslenmiş yazılardan ibaret. Brent & Brent’e bağlı olan şirketlerin hiçbirinde bu kadın hakkında tek bir kötü şey söyleyecek birini bulamazsınız.

Baba Brent hakkında kulağıma bazen hoş olmayan şeyler gelse de Anne Brent gerçekten de herkesin annesi gibi. Şirketin adını Brent & Brent değil Kötü Polis & İyi Polis olarak değiştirmeyi teklif edenler var. İyi Polis elbette Dina Brent.

Anneme ilk haftanın sonunda Dina Brent’in nasıl bir kadın olduğundan bahsederken o kadar sevgi ve gururla bahsetmiş olmalıyım ki benim bir tanecik annem onu unutup Dina’ya anne diyeceğimden korktu. Korkusunun çok da yersiz olduğu söylenemez, ama hiçbir evlat böyle bir şeyi annesine itiraf etmemeli.

Anne Brent’in de stresli ve ters olduğu zamanlar yok mu? Elbette var.

“Viva, ofisime gelir misin?”

Dina ofisinin kapısını benim için açık bırakıp içeri giriyor. Ben girip kapıyı kapattıktan sonra masasındaki bir dergiyi kaldırıp bana uzatıyor. “Bu derginin editörünü arayıp kapaktaki haberin kaynağını öğrenmeni istiyorum.”

Kaşlarımı çatarak dergiyi alıyorum, ama kapaktaki haberi gördükten sonra çatılmış kaşlarımın arası açılıp yüzüme saf bir şaşkınlık ifadesi yerleşiyor. Kapaktaki büyük puntolu sarı yazılar aynen şunu diyor:

LARKIN BRENT SÜRGÜN KAMPINDAN GERİ DÖNDÜ!

Altındaki küçük yazılar da şöyle devam ediyor:

Brent & Brent Medya’nın varisi Larkin Brent’in Rivka’da yaşadığı 10 yıllık sürgünün perde arkası bu yazıda.

Bu Morina’nın en dedikoducu ama en çok satan magazin dergilerinden biri. Her hafta “çarpıcı” bir yazı dizisiyle geldiklerini söylüyorlar ama gülünç olmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Daha önce bir çok ünlünün kuyruğuna bastılar, ama bu seferki biraz fazla ileri gitmiş gibi görünüyor.

Her ne kadar aklı beş karış havada bir ekibin oluşturduğu bir dergi olsa da ufak cüsseleriyle doğrudan Brentlere saldıran bir haberi kapak yapmaları işin içinde bir şeyler olduğunu söylüyor.

“Bunu Ande’nin yapması daha uygun olmaz mı efendim?”

“Ande’nin yapacak daha önemli işleri var, bununla sen ilgileneceksin.”

Öfkesinin bana olmadığını biliyorum, ama yine de bir yerlerde kalbimin kırılmasını da engelleyemiyorum. Anne Brent’in azarlayıcı ses tonu pek de duymaya can attığım bir şey değil. “Tabii, hemen arıyorum.”

Dergiyle beraber odadan çıkmak için kapıyı açıyorum ve Larkin’le çarpışıyoruz. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken Larkin beni kollarımdan tutup bir kenara alıyor. “Özür dilerim Viva, iyi misin?”

Alnımı tutuyorum ve gülümseyerek başımı sallıyorum. “İyiyim, şaşırdım sadece.”

Larkin de gülümsüyor ama bakışları diğer elimdeki dergiye indiğinde ifadesi buz kesip ellerini üzerimden çekiyor. “İzninle Vivian...”

Az önce tuttuğu yerlerden başlayarak bir anda buz kesmiş gibi hissediyorum. Vivian adını duyunca genellikle irkilirim çünkü herkes bana Viva der, ama Larkin’in ağzından çıktığı anda kendimi tam bir yabancıymış gibi hissediyorum. O annesinin ofisine girip kapıyı kapatırken ben derginin kapağına tekrar bakıp bu işin iç yüzünü öğrenmeyi kendim için de bir görev edinerek masama dönüyorum.

 

*

 

“Bakın, ben Dina Brent adına arıyorum ve eğer şu on saniye içinde sorularıma doğru düzgün cevap veren biriyle görüşemezsem—“ ve yine beklemeye alınıyorum. Harika!

Yarım saattir o aptal dergiyle telefondayım, ama kimse değil bana doğru düzgün cevap vermek, adlarını bile söylemeye yanaşmıyor. Ya dünyanın en yalan haberini yazdılar ya da Rivka’da gerçekten bir şeyler dönüyor ve benim bunu bugün öğrenmem lazım.

Ben telefonda beklerken cep telefonumdan Ariel arıyor, açıyorum. “Ariel telefondayım, seni sonra arasam—“

“Bizim Larkin sürgündeymiş! Duydun mu?”

“O haberin iç yüzünü araştırıyorum.”

“Hadi canım?!”

“Evet ve gerçekten Ariel, sonra arasam olur mu?”

Zaten o anda diğer tarafta birisi telefonu açıyor ve ben Ariel’in cevabını duyamadan telaşla cep telefonumu kapatıp diğer telefona yöneliyorum.

“İyi günler, ben Dina Brent adına—“

“Hanımefendi kimsiniz siz?”

Kaba saba bir erkek sesi. Zaten sınırımdayım, sinirlerim iyice tepeme çıkıyor.

“Dina Brent’in asistanıyım ve bu hafta derginize kapak yaptığınız rezaletin kaynağını öğrenmek için arıyorum.”

“Dina Brent’in asistanı kadın değil—“

“Artık öyle. Önceki asistanı sorularına doğru düzgün cevaplar vermediği için kovuldu. Eğer siz de bana şu anda cevap vermezseniz yasal yollardan istediğimizi alacağımızı da eklemek isterim.”

Yasal yolların ne olduğunu bilmiyorum ama beni bir kez daha başka birine aktarırlarsa ofisten çıktığım gibi oraya gidip birinin gözüne ayağımdaki ayakkabıların topuğunu saplayacağım.

“Söylediğiniz kişi olduğunuzu nereden bileceğim?”

“Kulağınıza gelen her şeyi yazdıktan sonra kalkıp bana kimlik doğrulaması mı yapacaksınız—“

“Söylediklerinize dikkat edin hanımefendi—“

“Asıl siz dikkat edin! Söylediğim kişi olmasam yarım saattir bir cümlelik bir cevap vermekten bile yoksun olan bir sürü saçma sapan insanla konuşmazdım. Beni dinleyin beyefendi, ya dergideki haberin kaynağını bana şimdi söylersiniz, ya da birazdan şirketimizin avukatları kapınıza dayanıp o çok istediğiniz kimlik doğrulamasını benim için memnuniyetle yapar.”

Lafımı bitirdikten sonra mutlak bir sessizliğin içine gömüldüğümü hissediyorum. Hem telefondaki adam, hem de ofis hiç olmadığı kadar sessiz. Başımı kaldırıp etrafıma bakınca herkesin elindeki işi bırakıp beni izlediğini görüyorum. Ande Markel de beni izleyenlerin arasında ve yüzünde keyifli bir gülümseme var.

“Haberin kaynağının kim olduğunu bilmiyoruz, hafta başında postayla elimize yazılı bir şekilde geldi, üzerinde isim yok—“

“Siz de postadan çıktığı gibi bastınız mı? Bu nasıl bir yayıncılık ilkesi?”

İlkenin ne olduğundan bile haberleri olmadığına eminim, ama azarlamışken en azından profesyonel bir şekilde ağızlarının payını vermek istiyorum.

“Biz haber değeri olan her şeyi yayınlarız—“

“Haberin geldiği zarfın üzerinde en azından bir posta pulu olmalı, nereden geldiği de mi belli değil?”

“Rivka’dan geldi.”

Not alıyorum, ama adamın bunları uydurup uydurmadığından zerre kadar emin değilim.

“Yalan söylüyorsanız—“

“İspat edemezsiniz.”

Adam haklı. O dergilerde her gün binlerce kaynağı ne olduğu belli olmayan haber yayınlanıyor. “Gelen postanın bir kopyasını alabilir miyim?”

“Şansınızı zorlamayın—“

“Benim şansım sizin cebinizde kalacak manevi tazminatla doğru orantılı, o yüzden bana ne yapacağımı söylemeyin. Kopyaları ne zaman alabilirim?”

Yine kısa bir sessizlik oluyor, ben o sırada Ande’ye bakıp hala izleyip izlemediğini kontrol ediyorum. Kollarını kavuşturmuş ve boş masaların birine yaslanmış, ilgiyle başını sallıyor, gülümsüyorum ve telefondaki adam konuşuyor.

“Bir adres verirseniz yarın elinizde olur—“

“Adresimizin neresi olduğu belli ve gün içinde servis veren kuryeler var. Şöyle diyelim, ben bu telefonu kapatayım ve zarf iki saat içinde elimde olmazsa avukatlarımız bizzat gelip zarfla beraber birkaç şey daha götürsünler. Nasıl?”

“Tamam, anladım. Zarf bir saate kadar elinizde olur—“

“Orijinal kopyası olursa sevinirim, teşekkürler.” diyorum ve telefon suratıma kapanıyor. Ben de ahizeyi tatmin olmuş bir şekilde bırakıp “Rivka” yazdığım post-it kağıdı masamın bir köşesine yapıştırıp ayağa kalkıyorum ve Ande beni alkışlamaya başlıyor.

“Muh-te-şem! Hiç desteği olmayan tehditler ve sonuna kadar sürtük bir tavırla kazanılmış ilk zafer! Fevkalade!”

Gülüyorum, ama aynı zamanda utanıyorum. Ben çok sık tartışan bir insan değilim, ama sinirlerim tepeme çıktığında da karşımda kolay kolay kimsenin duramayacağını biliyorum. Üstelik bu herifler gerçekten doğru düzgün bir haber yapıyor olsalardı “Canın cehenneme!” diyerek en önce onlar beni tehdit ederdi. Şanslıyım ki ilk pes ettirdiğim adam salağın tekiydi.

“Ellerine gelen haberin kopyasını istemek aklımın ucundan bile geçmezdi, artık yaşlandığımın resmidir sevgili Viva. Koltuğumu kapacaksın!”

Ande yanıma gelince şakayla koluna vurup asla öyle bir şey olmayacağını söylüyorum. En azından bir ay içinde değil, sonrası için söz veremem. Ben ne zaman bu kadar hırslı oldum?

“Bir saat içinde söz verdikleri posta gelmezse o zaman günümü göreceğim. Gerçekten gönderecek avukatımız var mı?”

Ande elini sallayarak boşvermemi söylüyor ve kattaki herkese kahve ısmarlayacağını söyleyerek beni de kolunun altına alıp ofisten çıkarıyor ve ilk ofis zaferimi bir bardak bol kremalı Mocha ile taçlandırmak üzere beni kafeteryaya indiriyor.

 

*

 

Dört saattir adamların yolladığı postadan çıkan kağıtları okuyorum. Hepsi elle kargacık burgacık yazılmış yazılar. Ne bir imza var, ne de kimin elinden çıktığını gösterecek bir ipucu. Hiçbir değeri ve dayanağı olmayan birkaç kağıt parçasından başka bir şey değiller, ama içinde anlatılanlar oldukça ilginç.

Bu insanın yazdıklarına göre Rivka’ya giden çocukların yarısı aileleri onların sahip olduğu güçlerden utandığı ve kontrol edemediği için oraya gönderiliyorlar. Larkin Brent de bunlardan biri. O kontrol edilemeyen ve Brentlere utanç veren gücün ne olduğu yazmıyor ama çocukların zorla nasıl güçlerini bastırmak konusunda eğitildikleri ve neredeyse işkence gördükleri anlatılıyor.

Larkin’den çok Rivka’daki rezaletlerden bahsediyor. Benim bugünkü tehditlerim desteksiz olabilir, ama Rivka’daki okullar bir anda bu adamların başına üşüştüğünde telefonları kime bağlayacaklar bilmiyorum.

Gözlerim ağrıyor ve yarın yetiştirmem gereken çok önemli bir ödevim olmasına rağmen ben saatlerce bu aptal şeyi okudum. Saate bakıyorum, dokuzu biraz geçiyor. Artık eve gitsem iyi olacak, ama ondan önce bir konuğum var. Larkin boş ofise girip benim masama doğru geliyor.

“Sen hala burada mısın?”

Başımı sallıyorum. “Sen neden kaldın?”

Omzunu silkiyor ve bir şey söylemeden masamın yanındaki iskemlelerin birine oturuyor, ben de o sırada eşyalarımı toparlayıp bilgisayarımı kapatıyorum.

“Viva?”

Masadaki kağıtları toplayıp zarfa geri koyarken yan gözle Larkin’e bakıyorum. “Efendim?”

“Orada yazanlara inanıyor musun?”

“Hayır. Hepsi deli saçması.”

Yalan söylemiyorum. Gerçekten inanması çok güç olan şeyler var. Larkin’in biraz garip olduğunu kabul ediyorum, ama o kadar garip değil. O da cevabı duyunca mutlu oluyor, gülümsüyor ve mavi gözleri kısılıyor.

Göz teması konusunda iyiyimdir, ama bu adamın gözlerine birkaç saniyeden fazla bakamıyorum, o yüzden yine toparlanma işine dönüyorum.

“Kimsenin de inandığını sanmıyorum. Ortada Rivka denen kemik bir düzenden bahsediyoruz. Ne dediğin bilmeyen bir dergide çıkan iki saçmalıkla yıkılacak bir şey değil.”

“Benim itibarım o kadar sağlam olmayabilir.”

Gülüyorum. Ya bu adam kim olduğunu bilmiyor ya da ben gözümde fazla büyütüyorum, çünkü kim ne derse desin Larkin Brent şu ana kadar gelmiş en zeki genç iş adamı. Ben burada çalışmaya başladığımdan beri bağladığı işlerin sayısını unuttum. Babasından daha çok çalıştığını söyleyenler var. Son iki haftada dört ekonomi programına katıldı, altı ciddi ve adı sayılır dergiye röportaj verdi ve bir o kadarıyla da telefonda ayaküstü konuştu.

“Merak etme, insanları harcamak o kadar kolay değil Larkin.”

İsminin ağzımdan çıkışını bir an için garipsiyorum. Daha önce bir çok kez ona adıyla seslendim, ama hiçbiri boş ve neredeyse karanlık denebilecek bir ofiste değildi. Tüylerim diken diken oluyor, ama belli etmiyorum ve telefonumu masadan alıp çantamı iskemlemin arkasına astığım yerden çıkarıp koluma takıyorum. “Evet, artık eve gidip ödev yapma zamanı.”

Larkin de kalkıp benimle birlikte çıkışa yürüyor. O istediği zaman ışınlanabilir, ama yine de benimle birlikte asansörü beklemeyi tercih ediyor.

Ben artan kat sayılarını gösteren ışıkları izliyorken Larkin uzanıp omzumdan bir şeyi alarak yavaşça yere bırakıyor. Başımı çevirip ne olduğuna baktığımda elini omzuma koyup gülümsüyor. “Bir tel saç, başka bir şey değil...”

Az önce bir tel saçı hissetmiyordum, ama şimdi omzumdaki el sanki bir ton ağırlığındaymış gibi varlığını hissettiriyor, rahatsızca gülümseyerek başımı sallıyorum. Sonra tekrar asansöre bakıyorum ama Larkin elini çekmiyor. Kısa bir süre o garip pozisyonda bekliyoruz ve asansör kapıları açılınca el de, Larkin de uzaklaşıyor. “İyi geceler Viva, yarın görüşürüz.”

“İyi geceler Larkin.”

Larkin hemen sonra ortadan kaybolunca ben de asansöre biniyorum. Kapılar kapanıyor ama ben sanki hala yukarda kalmış gibiyim.

Bu garip adam bana bir şeyler yapıyor. Hele de bugün bütün o okuduklarımdan sonra inanmasam bile Larkin Brent’e karşı garip bir ilgi beslemeye başlıyorum.

Asansörden çıkıp kartımı okutarak lobiden geçerken sol omzumda hala bir ağırlık varmış gibi hissediyorum ve hoşuma gidiyor, gülümseyerek gökdelenden çıkıp bir günü daha bitiriyorum.

 

* * *