IV

 

“Viva’ya”

Üç kristal kadeh, pahalı yemeklerle dolu tabakların üzerinde kalkıp hafifçe birbirine vururken ben de iki en iyi arkadaşımla birlikte gülüyorum.

Ariel ve Fin kendimi o gökdelenden dışarı atıp onlara iyi haberi verdiğim anda yanımda bitip beni bu akşam yemeğe çıkaracaklarını söylediler. Aslında benim onları çıkarmam gerekiyordu, ama bu deli çift benim ikinci anne ve babam gibiler. Sanki ben çocuklarıymışım da onlar erken bir aile provası yapıyorlar.

Şimdi şehrin en pahalı restoranlarından birinde oturuyoruz, üçümüz de muhteşem görünüyoruz. Fin her zaman darmadağın duran kumral saçlarını özenle arkaya taramış, yeşil gözleri mutlulukla parlıyor, çok şık beyaz bir gömlek ve Ariel’in ona bu yılbaşında hediye ettiği pahalı siyah yelekle tam bir beyefendi. Ariel siyah geometrik desenli bir elbise ve dümdüz fönlediği saçlarıyla tam bir kraliçe gibi her yemeğin adını ustalıkla söyleyip bize hiç iş bırakmıyor. Bense hala sabah giydiğim kıyafetlerin içindeyim, farklı olan şey iri gözlerimi daha da iri gösteren siyah göz kalemim, dudaklarıma sürdüğüm kırmızı ruj ve bütün hücrelerime dolup taşan özgüvenim.

Arkada çalan müzik baygın bir yemek müziği değil, aksine insanın içini kıpır kıpır eden oldukça kıvrak bir melodi, zaten saat de akşam yemeği yemek için oldukça geç. İnsanlar daha çok dans edip içki içmek için bu restoranı tercih ediyorlar, ama herkes çok seçkin ve şık.

 Yemekler pahalı, içkiler özel, ortam harika ve benim yarım gün olsa da gerçek bir işim var. Muhtemelen bu akşam buradan çıktıktan sonra en az bir ay sadece patates cipsiyle beslenebilecek kadar paramız kalacak, ama ekonomi şu anda hiçbirimizin umrunda değil.

“Nasıl oldu tekrar anlat!”

Eminim ki Ariel bunu önümüzdeki altı ay boyunca ara ara sorup her tanıdığımız insanın yanında anlattıracak. Hiç şikayet etmiyorum çünkü Ariel’e bir şey anlatmak ve onun verdiği tepkileri izlemek dünyanın en eğlenceli şeylerinden bir tanesi.

İçeri girdiğimde resepsiyonda bileğime takılan bileklikten, Bay Merkel’in kel kafasına kadar her şeyi tekrar tekrar anlatıyorum. Fin aynen benim yaptığım gibi binanın içinde izinsizce ışınlanan kaçaklarla ilgili komplo teorileri kuruyor, o da geçen hafta içinde görüşmeye gittiğinde aynı şeyleri görmüş, ama tabii onu sağ taraftaki asansörlere almışlar. Fin’in yanındaki Ariel’in asıl merak ettiği şey Brentlerin biricik oğlu Larkin Brent’li kısımlar.

“Larkin’i anlat sen tekrar.”

“Çok uzun beraber kalmadık Ari! Başka ne anlatabilirim?”

“Biraz daha tarif et! Adamı en son minnacık çocukken çekilmiş fotoğraflarından biliyoruz. Resmen ayağının tozuyla şirkete girmiş sen de o sırada görmüşsün!”

“Nereden biliyorsun?”

“Sabahtan beri bütün dedikodu sitelerini dolaştım!”

İkimiz kahkahalarla gülerken Fin gözlerini deviriyor. “Ne adammış!”

“Hem de ne adam! O adam bizi satın alır sonra üzerine bir de küçük şehir satın alır, o kadar parası var. Öyle aptal da değil, ortaokuldan beri Rivka’da yaşıyor.”

Fin’in kaşları kalkıp alt dudağı hafifçe öne çıkarak etkilendiğini gösteriyor. Rivka’daki okulların ne kadar seçkin ve zor olduğunu herkes bilir.

Pasifik Okyanusu üzerinde kurulmuş şehirlerin arasında en büyüğü Rivka’dır. Morina’dan daha büyük değil, ama zamanında zenginler o şehre çocukları için o kadar çok yatırım yapmış ki şu anda en iyi ve güvenli okullar orada. Okullar o kadar özel ki bizim gibi orta halli insanların gittiği okullar sıralamasında yer almıyorlar, onlar tamamen özel bir lig.

“Evet, anlatıyordun Viva!”

“Tamam, tamam!”

Asansördeki halini tekrar aklımda canlandırmaya çalışıyorum. “Benden biraz uzun, seninle hemen hemen aynı boyda, ama Fin’den kısa.”

“Herkes Fin’den kısa!” Fin gülerken Ariel nişanlısını çenesinden tutup büzüşen dudaklarını öpüyor, sonra sırtını onun göğsüne yaslayarak beni dinlemeye devam ediyor.

“İlk fark ettiğim şey gözleri oldu. Öyle bir mavisi var ki nasıl anlatsam bilemiyorum...”

Etrafıma bakıp o maviye yakın bir şey bulmaya çalışıyorum ve başımı kaldırıp tavandan sarkan kristallere çarpan mavi ışıkların yarattığı parlak rengi gösteriyorum. “Şunun gibi!”

Ariel ve Fin kafalarını kaldırıp kristalleri izlerken ben anlatıyorum. “Çok kibar bir adam, yaşından daha büyük gösteriyor. Konuşması, duruşu, elini uzatışı bile neredeyse bizimle yaşıtmış gibi durmuyor. Zaten biraz da o yüzden şaşırdım. Ben adamı en azından yöneticilerden birinin bilmem kaç yıllık asistanı olarak tahmin ediyordum, bir anda Larkin Brent olduğunu söyleyince devrelerim şaştı.”

Fin elleriyle başının iki yanında oluşan küçük bir patlamayı gösterip gözlerini şaşı yapıyor, gülerek onu işaret ediyorum. “Aynen öyle!”

“Sana ilk ne dedi?”

“Hangi kata çıkacağımı sordu.”

“Sesini taklit et!”

“Nasıl edeyim Ariel!?”

Ariel inatla taklit etmemi isteyince ben de itiraz edemiyorum, ama biraz düşünmem gerek. Taklit konusunda hiçbir zaman iyi olmadım. Aramızda o tip şaklabanlıkları yapan hep Fin olmuştur, ama o da şimdi benim gözümün içine bakıyor.

Hafifçe öksürüp boğazımı temizliyorum ve çenemi aşağı indirip sesimi biraz kalınlaştırıyorum, ama çok değil. Brentlerin ailece sesleri garip bir şekilde parazitten arınmış gibi berrak çıkıyor.

Kaçıncı kata gidiyorsunuz?”

Ariel benim halimle eğlenmiş gibi görünüyor, ama yaptığım taklit gerçek Larkin Brent’in sesinin yanında çizik bir CD’den çıkan bozuk bir ses gibi kalıyor. Ben bütün diyaloğumuzu zayıf taklit yeteneğimle baştan oynuyorken karşımda oturan Ariel’in yüzü bir anda kasılıyor.

“Geldi!”

Fin de onun baktığı yere bakınca ben de merak edip arkamı dönüyorum ve tam kimin geldiğini soracakken görüyorum. Larkin Brent ve yanında getirdiği esmer güzeli, bir garsonun eşliğinde masalarına doğru ilerliyor.

O da hala sabah gördüğüm gri takım içinde, işten çıktığı gibi geldiği belli oluyor. Yanındaki kadın muhteşem bir parça. Çikolata rengi bir teni var, saçları simsiyah ve upuzun, bacakları düzgün ve kaslı, giydiği gri mini elbisesin hakkını verecek kadar biçimli kalçaları var ve ayağındaki topuklu ayakkabılarla nasıl yürüdüğünün henüz fiziksel bir açıklaması yok, ama bu kadın başarıyor.

“Yanındakini görüyor musun Viva?”

Başımı sallıyorum. Erkekler kadınların da kendileri gibi sadece karşı cinsin nasıl göründüğüne dikkat ettiklerini sanırlar, ama bu kocaman bir yalandan başka bir şey değildir.

 Eğer içeri yakışıklı bir erkekle beraber bir kadın giriyorsa bizim o erkeğin yakışıklığını algılamamız sadece birkaç saniye sürer ve hemen sonra dikkatimiz yanındaki kadına çevrilir. Yüzü, saçı, eli, kolu, poposu derken her şeyini en küçük ayrıntısına kadar inceleyip o adamın yanında olmayı hak edip etmediğine karar veririz. Bu esmer güzeli kesinlikle Larkin Brent gibi bir adamın yanında durmayı hak ediyor.

“Benim öyle bir popo yapabilmem için günde beş saat koşmam gerek.” diyorum ve iç çekerek önüme dönüyorum, ama Ariel hala orayı izliyor.

“Ariel, önüne bak, ayıp!”

“Karanlıktayız, görmezler merak etme. Ben ne yediğimi bile görmüyorum.”

Haklı. Tabaklarımızda az çok ne olduğunu bildiğimiz yemekler var ama ayrıntıları çok  rahat seçemiyoruz. “Olsun, sen yine de bakma.”

“Ne o? Küçük Brent görürse daha ilk günden rezil olurum diye mi korkuyorsun İkinci Asistan?”

“Evet. O yüzden bakma.”

Ariel bu geçerli sebebi itiraz etmeden kabul ediyor ve Küçük Brent ile Güzel Popolu’nun tarafına dik dik bakmaktan vazgeçiyor. Bir süre daha kendi yemeklerimize ve pahalı içkilerimize dalıp etrafta olan biteni unutuyoruz.

Üçümüz bir araya geldiğimizde sohbetlerimiz o kadar daldan dala oluyor ki çok nadir dördüncü bir kişi aramıza katılacak cesareti gösteriyor. O yüzden başka birini hoş tutmaya tahammül edemeyeceğimiz böyle kutlamalarda kimseyi davet etme zahmetine girmiyoruz. Üçümüz ayrı ayrı ya da Ariel ve Fin çift olarak oldukça uyumlu insanlarız, ama bir araya geldiğimizde bencil ve çekilmez olduğumuzu inkar etmiyoruz.

Biz işten ve paradan bahsedip bir yandan da kredi kartlarımızın limitlerini zorlayacak şarapları götürüyorken Ariel’in telefonu çalıyor. “Titriyorum, bir saniye.” diyor ve arka cebinden telefonu çıkardığı anda gözleri faltaşı gibi açılıyor. “Arıyorlar, plak şirketinden arıyorlar! Çekil Fin, çekil!”

Fin uçarcasına yerinden kalkıp Ariel’in masadan çıkmasına yardımcı oluyor. Elinde telefon, Ariel sessiz bir yer bulmak için koştururken Fin alnını tutarak yüzünde şapşal bir gülümsemeyle yerine oturuyor. “Bu kadar heyecan bize fazla.”

“Aynı fikirdeyim, kaldır kadehi.”

Fin kadehi kaldırıyor, tokuşturup son kalan şarapları da kafaya dikiyoruz. Fin boşalan bardakları doldururken Ariel gittiği gibi hızla geri dönüyor ve masanın başında dikilip küçücük çocuklar gibi zıplamaya başlıyor. “Kabul ettiler, kabul ettiler! Haftaya deneme kaydı için çağırıyorlar! Şarkıcı olacağım! Ünlü olacağım! Ödüller alacağım!”

O anda restoranın pahalılığına ya da şıklığına aldırmadan Fin ve ben ayağa fırlıyoruz. Ariel önce benim üzerime atlayıp boynumu koparacakmış gibi sarlıyor, ama hem içtiğim şarapların hem de mutluluğumun uyuşturucu etkisiyle hiçbir şey hissetmiyorum. Ariel beni bırakıp Fin’e döndüğünde uzun boylu prensi onu dudaklarından öpüp sırtından geriye yatırıyor. İkisi eski filmlerdeki aşık çiftler gibi öpüşüyorken ben onları alkışlayarak bir de ıslık patlatıyorum. Yan masalardaki insanlar da çok güzel bir haber aldığımızın farkına varınca alkışlamaya başlıyorlar. Ariel her zaman fırsatları değerlendiren bir kız olduğu için Fin’den ayrılıp nişan yüzüğü olan elini kaldırıyor. “Evleniyoruz!”

Kutlamanın ne için olduğunu bilmeyen insanlar bu sefer daha da şevkle alkışlamaya başlayınca ben ilerde koşuşturan garsonları görüyorum. “İkram geliyor Ariel.”

“Gelsin tabii! Bugün en mutlu günümüz!”

Alkışlar yavaş yavaş sönerken nişanlı çift yerine oturuyor, ama ben ayakta kalıyorum. Çok fazla sıvı aldım ve gereksizce zıpladım, tuvalete gitmem gerek. “Ben hemen dönerim, ne gelirse ben gelmeden bitirmeyin!”

Gelen her şeyden bana da ayıracağına dair Ariel’den söz aldıktan sonra masaların arasından dolaşarak tuvaletlerin olduğu tarafa ilerliyorum.

Saçlarım ensemi o kadar çok yakıyor ki şimdi gökten önüme bir lastik toka düşse resmi olarak dünyanın en mutlu insanı ben olacağım ve hayatım tamamlanacak.

“Viva?”

Bir yerlerden tanıdık bir ses geliyor, arkamı dönüyorum ve Larkin Brent’i masasından kalkıp bana gülümser bir halde buluyorum. Tek yapabildiğim şey şapşal gibi gülümsemek oluyor, iyice o tarafa dönüyorum. “Bay Brent—“

“Larkin, lütfen...”

Başımı sallıyorum ve tuvaleti biraz daha erteleyerek Küçük Brent ile Güzel Popolu’nun masasına yaklaşıyorum. Küçük Brent—Larkin—masadaki esmer güzeline dönüp bizi tanıştırıyor.

“Yasmin, bu Viva Royd. Bu sabah asansörlerde tanıştık, çok yakında annemin ikinci asistanı olacak.”

Şöyle bir durup bu küçük tanıştırma merasimini tahlil etmek istiyorum. Birincisi, Yasmin çok güzel ve egzotik bir isim ve bu kadının yüzü yakından daha da güzel. İkincisi, beni Viva olarak tanıttı. Bu demek oluyor ki ya asıl ismimi hatırlamıyor ya da yaşımız yakın olduğu için beni daha samimi buluyor. İkinci seçenek olduğunu umarak en son kısma geçiyorum. Annesinin ikinci asistanı olacağımı söyledi. Demek ki Anne Brent ve Küçük Brent benim hakkımda konuşmuşlar. Tam olarak ne konuştuklarını deli gibi merak ediyorum, ama öğrenme gibi bir şansım olmadığı için sadece gülümsüyorum ve oturan Yasmin’e elimi uzatıyorum, esmer güzeli Yasmin elimi sıkarken tanıtılma sırası ona geliyor.

“Viva, bu Yasmin Ramiel. Çok yakın arkadaşım. Bu hafta Alize’de staja başlıyor.”

Alize en sevilen moda dergilerinden bir tanesi ve Brent & Brent’in en çok para kazandıran ofislerinden biri. Nereden mi biliyorum? Ariel dedikodu sitelerini okurken ben de çok önce yapmam gereken şirket araştırmasını yapıyordum.

“Tanıştığımıza memnun oldum Viva. Ofiste sık sık görüşecek gibiyiz.”

“Öyle gibi görünüyor, ben de memnun oldum Yasmin.”

İkimiz de çok kibar genç bayanlarız. Gören de saraydan çıkmışız sanacak. Yasmin’i bilmem, ama ben bugün kendime inanamıyorum. Ellerimiz ayrılınca ben tuvalete gitmem gerektiğini hatırlıyorum ve Larkin’e dönüyorum.

“Tekrar görüştüğümüze çok sevindim.”

“Ben de, Viva. Arkadaşlarınla berabersin sanırım.”

O kadar bağırıp olay çıkarttıktan sonra görmemesi imkansızdı elbette. “Evet, öyle. Bugün kutlayacak çok şeyimiz var. Hem benim işim, hem arkadaşım Ariel’in plak şirketinden aldığı teklif.”

“Ah arkadaşın müzisyen mi?”

Yasmin’in ilgili sorusuna gülümseyip başımı sallayarak cevap veriyorum.

“Ne kadar güzel. Ben de hep güzel şarkı söyleyebilmek isterdim.”

“Sen de dans ediyorsun. Yasmin aynı zamanda bale yapar.”

Bu sefer de ben ilgiyle kaşlarımı kaldırıyorum. Poponun ve o kaslı bacakların nereden çıktığı anlaşılmış oluyor.

Ayaküstü sohbetimiz muhteşem, ama benim en kısa zamanda tuvalete gitmem gerekiyor, o yüzden masadan bir adım uzaklaşıp iki güzel insana birden bakıyorum. “Tanıştığımıza çok memnun oldum, her ikinizle de, daha sonra görüşmek üzere...”

Larkin hafifçe koluma dokunuyor, bir an karşılığında ne yapacağımı şaşırıyorum, ama tepki verecek vakit kalmadan arkamı dönüp tuvaletlerin tarafına ilerliyorum. Kapıları açıp içeri girerken parlak ışıktan sersem olmamak için gözlerimi kısıyorum ama tuvalet de en az restoran kadar güzel döşenmiş ve loş bir ışıkla aydınlatılmış.

Keyifli bir ses çıkararak içeri giriyorum ve ilk yaptığım şey dönüp aynada yüzümü ve dişlerimi kontrol etmek oluyor. Az önce konuşurken olası bir diş arası maydonoz durumuna karşı çok geniş gülmemeye çalıştım, ama görünen o ki tehlike yokmuş. Saçlarım da gayet güzel görünüyor ve kalemim hala olması gereken yerde, gözlerimin etrafında.

Ben uygun bir izlenim bıraktığıma ikna olarak tuvalet kabinlerine yönelirken dış kapı bir anda açılıp içeri Ariel dalıyor. “Gördüm! Gördüm! Konuştunuz!”

Ben derhal işaret parmağımı dudaklarıma bastırarak ona susmasını işaret ediyorum. Ariel elini ağzına kapatıp sırayla tuvalet kabinlerinin altına eğilerek kontrol etmeye başlıyor, ben gülüyorum, ama engel de olmuyorum.

“Hepsi boş! Konuştunuz! Gördüm!”

“Çişimi yapmama izin ver, sonra anlatayım.”

“Çişini yaparken anlat!” Ariel beni açtığı bir kabinin içine atıyor, sonra da kapıyı çekip kapatıyor. Genellikle tuvaletteyken konuşmaktan nefret ederim, Ariel için yaptığım istisnalardan biri de bu.

“İçeri biri girerse susmamı bağır.”

“Tamam, anlat!”

“Yanındaki kadının adı Yasmin’miş. Yakın arkadaşıymış, o da benim gibi Brent’te staja başlıyor—“

“Sen staj yapmıyorsun, asistanlık eğitimi alıyorsun. O senin köpeğin olsun!”

Bir kahkaha atıp işimi bitirdikten sonra sifonu çekiyorum ve elbisemi de düzelttikten sonra kabinden çıkıyorum. “Balerinmiş.”

“Popo nereden geldi anlaşıldı.”

Başımı sallıyorum. “Senin plak şirketinden teklif aldığını söyleyince çok ilgilendi.”

Ariel’in gözleri gururla parlıyor. Hiç tanımadığı insanlardan övgü almak kadar egosunu okşayan başka bir şey yok.

“Tuvalete gitmek zorunda olmasaydım daha çok konuşurdum ama orada altımı ıslatsam pek hoş olmazdı.”

Ariel de aynı fikirde olduğunu belirterek başını sallarken ben ellerimi yıkayıp hava üfleyen makinelerin altında elimi kuruluyorum.

Halka açık tuvaletlerde elleri kurulamak için peçete koymak yasak. Küresel ısınmanın getirdiği çevreci yasalardan bir tanesi de bu. Neyseki tuvalet kağıtları hala yerli yerinde.

 Elimi kurulayan makine susunca son bir kez ikimiz de saçlarımızı ve makyajlarımızı kontrol edip tuvaletten çıkıyoruz.

“Gelmişken bu gece burada kalalım, başka bir yere geçmeyelim diyoruz, sana uyar mı?”

“Olur, ben taksiyle dönerim.”

Ariel mutlu oluyor, elimi tutup beni yine geldiğim yoldan geri götürüyor. O sırada Larkin telefonla konuşarak masadan kalkıyor ve yanımızdan geçerken ikimize de gülümseyince Ariel parmaklarımı birbirine kaynatacak gibi elimi sıkıyor, gülüyorum.

Masanın yanından geçerken tek başına etrafı izleyen Yasmin’i görünce ona dönüyorum. “Yasmin, bu az önce bahsettiğim arkadaşım Ariel, Ariel Fisk. Ariel, bu da Yasmin Ramiel. Yasmin de benimle birlikte Brent & Brent’te staja başlayacak, aynı zamanda bale de yapıyor.”

İkisi el sıkışırken Ariel o kadar keyifle gülümsüyor ki bu girişimci tavrımdan dolayı benimle gurur duyduğuna eminim. Ben kolay kolay insanlarla sosyalleşebilen bir yapıya sahip değilim. Hiç olmadık yerlerde yabancılarla tanışıp arkadaşlık edebilme departmanı Ariel’e ait. Ben ve Fin genellikle onun arkasında sevimli durup el sallayan tipler oluyoruz. O yüzden benim onu birileriyle tanıştırmam Ariel’i çocuğu yürümeyi öğrenmiş bir anne gibi sevindiriyor.

“Söylemeden geçemeyeceğim, elbisen muhteşem Yasmin.”

Yasmin’in yüzünde güller açıyor, başını eğip elbisesine bakarken bu sefer de ikisi modacılar hakkında konuşmaya başlıyorlar. İltifatlar havada uçuşurken Larkin tekrar masaya dönüyor. “Ağımız genişliyor gibi görünüyor. Merhaba, ben Larkin Brent.”

Ben daha bir şey söylemeye fırsat bulamadan Larkin elini önümden Ariel’e uzatıyor. Garip bir şekilde bir an için çift gibi olduğumuzu hissediyorum. Larkin’in kişisel alan algısı bizden biraz farklı. Şu anda kollarımız birbirine yapışık bir şekilde duruyoruz, her an elini belime koyup beni kendine yaslayacakmış gibi hissediyorum, ama tabii ki öyle bir şey olmuyor.

“Viva, arkadaşlarınla birlikte bize katılmanızı teklif edebilir miyim? Ben sürekli telefonlar alıp masadan ayrılıyorum, Yasmin de yalnız kalmamış olur. Ne dersiniz?”

Bu tip durumlarda ben tereddüt ettiğim anda Ariel atlayıp kabul eder, yine aynı şey oluyor, ama işin garibi bu sefer ben de kabul etmek istiyorum ve gülümseyerek başımı sallıyorum. “Eğer sizin için sorun olmayacaksa...”

Yasmin de aynı istekle kabul ediyor, Larkin garsonlardan birini yanına çağırıp gerekli düzenlenmeleri yapmalarını istiyor ve gecenin havası o dakikadan sonra bir anda değişiyor.

 

*

 

Bugün tahminimden de farklı ilerliyor. Şu andaki oturma düzenimizden başlayarak sohbet eden insan çiftlerine kadar her şey sanki kırk yıllık arkadaşlarmışız gibi hissettiriyor ve bu çok garip. Ben bu kadar çabuk gelişen samimiyetlere alışkın değilim, ama şu durumda şikayet de edemiyorum, çünkü herkes halinden memnun görünüyor.

Fin, Ariel ve Yasmin sırasıyla masanın bir tarafında oturuyorlar, ben Ariel’in karşısındayım ve yanımdaki iskemle de Larkin’e ait, ama o yine telefonla konuşmak için uzakta bir yerlerde. Ariel ve Yasmin daha önce duymadığım kelimeler kullanıyorlar, kumaş isimleri ya da modacılar olduğunu tahmin ediyorum, ama yine de emin değilim.

Şarabımdan bir yudum alırken Fin’e bakıyorum, bana sırıtıyor. Gözlerimi bir an için kocaman açarak başımla durumu işaret ediyorum, Fin neler olduğunu sorduğumu anlamış, gülüyor. Ben de şarabımı içerken keyifle gülüyorum ve o sırada Yasmin’in arkasından Larkin yaklaşıyor, esmer güzelinin omuzlarına hafifçe dokunarak karşısına, benim yanımdaki iskemleye geçip oturuyor.

“Neler kaçırdım?”

Birkaç senede kurulan bir samimiyet düzenini kaçırdın Küçük Brent, ama pek de umursuyor gibi görünmüyorsun.

Az çok anlayabiliyorum sanırım. Bu adam şu anda 22 yaşında ve 10 senedir Rivka’da okullara gidiyor, o kadar ünlü olmasına rağmen tek bir fotoğrafı çıkmıyor ki bu nasıl bir güvenlik ağının içinde olduğunu gösteriyor. O haldeyken çok yakın arkadaşlıklar kuramamış olduğunu tahmin ediyorum. Belki de o yüzden bu kadar sık kişisel alan ihlali yapıyor ve gördüğü herkesle çok çabuk samimi oluyor.

Ariel ve Yasmin bir süredir konuştukları şeyi Larkin’e anlatırken Fin ve ben de tekrar dinliyoruz. Bir an sonra Ariel bir şey sorduğunda Yasmin dikkatini yine sadece ona verip anlatmaya başlayınca ben Larkin’e dönüyorum.

“Rivka nasıldı? Herkes orasının küçük bir hapishane gibi olduğunu söylüyor.”

Bir anda Ariel’in dikkati bize dönüyor, Fin gülümseyerek kadehine uzanırken hapishane benzetmem Larkin’in hoşuna gitmiş olacak, rahat bir ifadeyle gülüyor. “Öyle de denilebilir, evet. Çok fazla sosyal hayatım olduğu söylenemez, 10 senedir ilk defa bu kadar kalabalık bir grupla dışarda eğleniyorum.”

Eğer beş kişi kalabalıksa bu adamın benden bile büyük sosyal sorunları var demektir. Garipsemek yerine anlayışla başımı sallıyorum, o ise anlatmaya devam ediyor.

“Çok sıkı bir akademik takvimleri var. Ortaokuldan başlayıp üniversite bitene kadar blok bir programla öğrencileri eğitiyorlar.”

“Bizim gibi sürekli okul değiştirmiyorsunuz, aslında güzel olmalı, değil mi?”

Fin soruyu sorduktan sonra herkesin kadehlerine biraz daha şarap dolduruyor. Larkin kendi kadehini uzatırken cevaplıyor:

“Güzel yanları da var, kötü yanları da. Ama hiçbir yer Morina kadar güzel değil, inanın bana. Çok güzel bir şehirde yaşıyoruz, değil mi?”

Larkin’in konuyu değiştirmek istediği o kadar belli oluyor ki bir an kimse ne diyeceğini bilemiyor. Biz Morina’nın güzelliğini onaylayarak başımızı sallarken bu sefer Larkin bana dönüyor. “Bizim gibi güçlerin olmadığını duydum Viva. Normal bir insan gibi yaşamak nasıl bir şey?”

“Bana göre çok normal bir şey.” Ariel ve Fin gülüyorlar, Yasmin de onlara katılıp gülümserken Larkin soruyu daha ayrıntılı soruyor:

“Şunu yapamıyorsun mesela.” Mavi gözlü adam elini uzatıp tuzluğu kendine çağırıyor ve bir an sonra metal tuzluğu elinde tutup bana gösteriyor. “Her seferinde bir şeyi almak için kalkmak ya da uzanmak nasıl bir şey?”

“Sıkıcı?”

Benden nasıl bir cevap beklediğini bilmiyorum. Hayatın sırrı bendeymiş gibi gözlerimin içine içine bakması da cabası. Doğru düzgün bir cevabım varsa da o gözlere bakınca unutup bir şeyler geveliyorum. “Eğer güçlerimi sonradan kaybetmiş olsaydım karşılaştırabilirdim, ama şu anda çok da bir fikrim yok. Telekinesis değil, ama ışınlanmayı çok istediğimi söyleyebilirim.”

Larkin ilgiyle gülümsüyor. “Neden?”

“Zaman kazanmak için. Hayatımın yarısı yollarda geçiyor.”

Bir tek Larkin değil, herkes anlayışla başını sallıyor. Zavallı güçsüz ben. Gülümsüyorum. Bizim sessizliğimizi fırsat bilen garsonlar da masaya gelip boş tatlı tabaklarını topluyorlar ve başka istediğimiz bir şey olup olmadığını soruyorlar. Herkes fazlasıyla tok ve çakır keyif, o yüzden sadece hesap isteniyor.

Birazdan hesap gelip herkes kendi payını ödedikten sonra iş eve nasıl dönüleceğine karar vermeye geliyor. Daha çok benim eve nasıl döneceğime karar vermeye.

“Bir taksiye atlayıp gideceğim, yarım saate evdeyim Ari. Her zaman yaptığım şey.”

Ariel bu gece daha bir sevgi dolu, sarılıp beni öptükten sonra Fin’in koluna giriyor, ikisi Yasmin ve Larkin’e de iyi geceler diledikten sonra bir süre yürüyorlar, sonra ortadan kayboluyorlar ve ben süper ikiliyle yalnız kalıyorum.

“Çok güzel bir gece geçirdik, bizi davet ettiğiniz teşekkür ederim Larkin.”

“Benim için zevkti. Viva seni eve bırakmamızı ister misin? Şoför bizi bekliyor.”

Bu gece kaç kez daha damdan düşeceğim bilmiyorum, ama bunun son olmasını istiyorum, o yüzden kibarca reddediyorum. “Teşekkür ederim, ama gerçekten kendim gidebilirim. Sizin planlarınızı yeteri kadar değiştirdik.”

Yasmin gülümserken Larkin ciddiyetle reddediyor. Bu adamda sosyal olarak gerçekten bir gariplik var. Ne olduğunu çok merak ediyorum, ama şu anda sorgulayacak kadar enerjim yok. Larkin de yorgunluğumu fark ediyor ve elini kaldırıp köşede bekleyen mavi taksilerden birine bu tarafa yaklaşmasını işaret ediyor.

Morina’nın taksileri yaşlıları ve çocuklu aileleri taşımaktan başka bir de geceleri zil zurna sarhoş olup değil ışınlanmak, düz çizgide bile yürüyemeyenleri evlerine götürerek para kazanıyor.

Mavi taksi hemen önümde duruyor, ben arkadaki çifte görüşeceğimizi söyleyerek mis gibi kokan arabaya biniyorum ve kapıyı kapattıktan sonra adresi söylüyorum. Taksici boş yollarda rahatça ilerliyorken ben başımı arkaya yaslamış, Morina’nın ışıklarını izleyip geçirdiğim günü ve yeni arkadaşlarımı düşünüyorum.

 

* * *