III
Eğer Morina kadar
büyük bir şehirde yaşıyorsanız ve Brent & Brent gibi bir şirkette
görüşmeye gitmek üzere hazırlanıyorsanız her türlü duruma hazırlıklı
olmalısınız. Hele benim gibi, cüzdanını bile unutsa anında ışınlanarak eve
dönemeyecek kadar “insan”sanız.
İşte ben de Dina
Brent’le olan görüşmemin bir sonraki hafta Salı günü olduğunu öğrendiğim andan
beri o durumların bir listesini yapıyorum. Çorap kaçmasından çantamın
çalınmasına kadar her şeye hazırlıklıyım. Nasıl? Ariel’i o gün gölgem ilan
ederek. Çorabım kaçtığında anında bana yeni çorap getirecek, çantam çalınırsa
hırsızın peşinden koşacak ya da daha iyisi bana yedek kimliklerimi ve paramı
getirecek. Yağmur yağarsa şemsiyem olacak, ayağım burkulursa buz torbam bile
olabilecek bir arkadaşım var benim, o yüzden şanslıyım. Ancak öyle bir durum
var ki Ariel’i bile çaresiz bırakıyor. Görüşmeye giderken ne giyeceğim?
Giydiğim bir
elbise çok kısa, diğeri çok uzun, birisi çok açık, diğeri çok kapalı. Etek dar,
pantolon kısa, ceket eski, yelek delik, bluz yırtık, tişört soluk. Dolabımdaki
her şeyi yakmak istiyorum ve giysi yığınının ortasında kendimi yatağa atıyorum.
Görüşme yarın ve benim ne yeni bir elbise almak için yeterince param var, ne de
elimdekileri tekrar sevmeye başlayacak kadar inancım.
Para problemini evdekilerden
isteyerek çözebilirim, ama bu ay onlardan o kadar çok para istedim ki tepesine
kadar dolu bir dolaba zamanı gelince nefret edilecek bir parça giysi daha almak
için onları son anda arayamam. Bütün kıyafetlerime olan nefret problemimi ise
çözebilecek tek kişi var, o da Ariel. Beni yatağın üzerinde pes etmiş bir
şekilde yığılmış görünce hemen koşturup kendi dolabının kapaklarını açıyor ve
askıları teker teker çıkarıp bana tutmaya başlıyor.
“Bu nasıl? Sarı
sana çok yakışır.”
“Sen benden
uzunsun Ariel, o etek benim bileklerime gelir.”
“O kadar değil,
ama neyse, bir de şuna bak.” Şimdi de uçuk mavi bir etek ceket takım tutuyor.
Bu kız bunları ne ara alıyor anlamıyorum, ama alıyor ve ben sabahtan beri
yaptığım gibi yine gıcıklık yapıp başımı iki yana sallıyorum.
“Çok mavi.”
Ariel itiraz
etmeden o askıyı da bırakıp bir başkasını çekiyor. Açık kahverengi muhteşem bir
iş elbisesi. İlgim bir anda artıyor, dirseklerimin üzerinde doğruluyorum. Ariel
de benim hayata bağlandığımı fark edince dönüp elbisenin altına gidecek taba
rengi topuklu bir çift ayakkabı çıkartıyor. O ayakkabıların güldüremeyeceği bir
yüz yok, ben de topuklu mucizelerin gücüne esir düşüp gülümsüyorum ve yataktan
kalktığım anda Ariel son noktayı da koyuyor ve en sevdiği, yine taba rengi olan
çantasını çıkarıp ayakkabıların yanına bırakıyor.
“Fin’i boşver,
biz ikimiz evlenelim, sonra da ortak bir hesap açtırıp hepsini giysilere
harcayalım.”
“Anlaştık.” Ariel
nişan yüzüğünü çıkarıp benim giysi yığınımın arasına fırlatıyor ve kollarını
iki yana açıyor. “Yüzüğü tam olarak hangi noktaya attığımı unutmadan gel ve
bana sarıl! 10 saniyen var!”
Bir kahkaha atıp
koşturuyorum ve her zaman kahramanım olan dostuma sarılıyorum. Gerçekten de
dediği gibi 10 saniye kadar bana karşılık veriyor, sonra da beni ittirip
yüzüğünü attığı yerden almaya koşuyor. O nişan yüzüğüne kavuşurken ben önümde
duran kombinasyonu denemek için heyecanla pijamalarımı çıkarıp bir kenara
fırlatıyorum. Birazdan açık kahverengi kumaşın bütün kıvrımları vücuduma
oturduğunda aynada kendime bakıyorum ve Ariel’e bir kez daha zevkinden dolayı
aşık oluyorum.
Kahverenginin her
tonu bana yakışıyor, her ne kadar soluk tenli olsam da kahverengi saçlarım ve
iri kahverengi gözlerimle hiç çaba göstermeden bütün tonları birbirine
kaynaştırabiliyorum.
Ayakkabılar
konusunda da bir problemimiz yok. Benim ayaklarım boyuma göre büyük olduğu için
Ariel’in ayakkabılarını hiç düşünmeden giyebiliyorum.
Çantayı da koluma
taktığım anda kendimi o kadar hazır hissediyorum ki birazdan uyuyacak olma
fikri kanımı donduruyor. Şimdi, şu anda oraya gitmek, görüşmek, işi almak ve
dönmek istiyorum, ama ne oraya gidebiliyorum, ne de işi alabiliyorum. Saat on
bir ve uyumak zorundayım, yarın uzun bir gün olacak.
*
Normal bir insan
olduğumu en çok şehir merkezine gittiğim zamanlarda hissediyorum. Okuldaki dur
durak bilmeyen ışınlanmalara ve sanki tavanda görünmez bir ipe bağlıymış gibi
hareket eden binbir çeşt objeye alışkınım, ama iş şehrin en kalabalık yeri olan
kalbine geldiğinde sudan çıkmış balık gibi oluyorum.
Her tipten insan
bir görünüp bir kayboluyor, gazeteler, kahve bardakları ya da teslimat
kamyonlarının arkasından çıkan kutular havada uçuyor, bitmek bilmeyen gürültü
de cabası. Beni tek mutlu eden, trafik denen şeyin çok az olması.
Morina genç ve
orta yaş nüfusu en yüksek olan şehirlerden bir tanesi, o yüzden hemen hemen
şehrin yüzde 95’i ışınlanabiliyor, böylece trafik diğer şehirlere oranla
dramatik bir şekilde azalıyor. Geride kalan yüzde 5’lik kısmı 5 yaşından küçük
çocuklar ve 80 yaşından büyük yaşlılar oluşturuyor. Çocuklar ışınlanmayı henüz
başaramıyor, yaşlılar da artık konsantre olmaktan sıkılmış, yapmak
istemiyorlar. Şimdiki insanların genetik kodlarına yazılmış bir özellik olsa da,
ışınlanmak ve telekinesis oldukça güçlü konsantrasyon gerektiren şeyler. Doğru
bir şekilde ışınlanabilmek ve objeleri hareket ettirirken diğer insanlara zarar
vermemek için bir insanın eğitimi 5 yaşındayken anaokulunda başlıyor.
5 yaşında bir
çocuğun o yıllara ait hatırları çok silik olur, ona anlatılanları kafasında
kurduğu gibi hatırlar, ama benim hatıralarım diğer bütün çocuklarınkinden daha
net, çünkü ben beş yaşındayken hiçbir şeyi diğer insanlar gibi yapamayacağımı
öğrendim.
5-7 yaş arası
çocuklara sahip olan ailelerin mutlaka arabaları vardır, çünkü sahip olunan
yetenekler birbiri için kullanılamaz. Yani siz ışınlanırken yanınızda başka
birini de götüremezsiniz. O yüzden herkes hayatlarının belli bir döneminde de
olsa arabayla ya da okul servis otobüsleriyle tanışır. Beni de anaokuluna annem
ve babam dönüşümlü olarak bırakırdı. İlk hafta tam olarak neler olduğunu
hatırlamıyorum, ama iş ikinci haftaya gelip öğretmenlerimiz bize ilk defa
ışınlanmanın ve telekinesisin ne olduğunu anlattığında her şey değişti.
Sınıfımızda şimdi
adını hatırlamadığım kızıl saçlı bir çocuk vardı. İlk defa o ışınlanmayı
başarmıştı, ama henüz üzerindeki giysilerin varlığına tam olarak konsantre
olamadığı için sınıfın diğer köşesinde çıplak olarak belirmişti. Herkes yerlere
yatarak gülüyordu, ama ben o kadar büyülenmiştim ki çıplaklığa aldırmadan bir
an önce ışınlanmak istiyordum. Sıra bana geldiğinde öğretmenimin söylediklerini
harfiyen yapmaya başladım.
“Şimdi gözlerini
kapatmanı ve vücudundaki her şeyin nasıl hareket ettiğine odaklanmanı istiyorum
Vivian, tamam mı?”
“Tamam
öğretmenim!”
Gözlerimi sımsıkı
kapatıp vücudumdaki şeylerin nasıl hareket ettiğini düşünmeye başladım. Her
şeyden önce göğsümde atan bir kalbim vardı, onun ritmine odaklandım, sonra
yavaş yavaş o atışı karnımda da hissetmeye başladım, sonra bacaklarım,
kollarım, ayaklarım, parmaklarımın uçları...Kalbim her yerde atıyordu,
hissedebiliyordum!
“Şimdi boyama
kitaplarının olduğu yere ulaşmanı istiyorum Vivian. Gözlerini açma, ama
istersen ellerini o tarafa doğru uzatabilirsin.”
Boyama
kitaplarının olduğu yere o kadar çok ulaşmak istiyordum ki ellerimi uzatmakla
kalmayıp parmaklarımı açıp kapatmaya başladım. Bir an sonra açılıp kapanan
parmaklarıma o boya kitapları değecekti ve ben orada olacaktım, emindim.
Parmaklarım açılıp kapanıyor, kalbim her yerde atıyor, ama ben bir türlü
kitaplara ulaşamıyordum. Kendimi sıktım, gözlerimi daha sıkı kapattım, hatta o
kadar sıktım ki etraftaki çocuk sesleri boğuklaşıp, kalbim kulaklarımda atmaya
başladı ve tam o sırada öğretmenimin sesini duydum.
“Tamam Vivian,
gözlerini aç.”
Heyecanla
gözlerimi açtım, ama hala az önce olduğum yerdeydim.
“Neden olmadı
öğretmenim?”
Anaokulu
öğretmenimin çok sevgi dolu bir gülümsemesi vardı, gülerken gözleri kısılır,
gözlerinin etrafıdaki deri kırışırdı. İşte aynen o şekilde gülümsedi ve hala
boyama kitaplarına uzanan ellerimi tuttu. “İlk seferde olmaması normal Vivian.
Birazdan bir kez daha deneriz, tamam mı?”
Evet, bir kez
daha denedik, sonra birkaç kez daha, ama hiçbirinde olmadı. İlk gün olmaması
normal, ilk hafta olmaması normal, ama aradan bir ay geçip de çocuklar artık
giysileriyle beraber ışınlanabilmeye başlayınca bende bir terslik olduğu
anlaşıldı. Aylarca doktorlarda ve ruh okuyucularda dolaştık, ama hepsi gayet
sağlıklı olduğumu söyledi. Doktorlar o kadar eğlenceli değildi, ama ruh
okuyucuların yanında geçirdiğim saatlerde çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Onlar herkesten
farklı, çok daha özel güçlere sahip olan değerli insanlar.
Bir sürü alanda
binbir çeşit farklı güce sahip olan nadir insanlar var, ruh okuyucular da
bunlardan sadece bir tanesi. İnsanların ruhlarını ve gerçek düşüncelerini görüp
onların yalan söyleyip söylemediğini ya da bir şekilde hasta olup olmadıklarını
anlayabiliyorlar. En çok hukuk ve tıp alanlarında çalışıyorlar. Kesin olarak
hiçbir güce sahip olmadığım anlaşılmadan önce onlar gibi olmak istiyordum, ama
maalesef, hiçbir zaman olamayacağım.
Özel güçlere
sahip olmak yerine şu anda şehir merkezinde arabamı park edecek bir yer
arıyorum ve bu sırada da gözüm sürekli saatte.
“Merak etme, daha
bir saatin var, bak şurası parka açık.”
Ariel’in
gösterdiği tarafa ilerliyorum ve arabayı rahat bir manevrayla yolun parka açık
bölümüne bıraktıktan sonra motoru susturup derin bir nefes alıyorum. “Neden bu
kadar heyecanlandığımı bir bilsem!”
“Hep dalga geçip
gerçekten yapabileceğini düşünmediğin için heyecanlanıyorsun!”
Ariel göstermek
istemese de o da en az benim kadar heyecanlı, onun da gönderdiği demolarla
ilgili haberleri bugün ya da yarın alması gerekiyor. “Eğer seni ararlarsa bana
haber ver ve hemen git Ariel, ben bundan sonra başımın çaresine bakarım—“
“Sen beni düşünme
şimdi, önce şu ayakkabılarını değiştir.”
Ariel öne eğilip
diğer tarafa koyduğum topuklu ayakkabıları çıkarıp bana uzatıyor, ben de sadece
araba kullanmak için giydiğim düz tabanları çıkarıp ona uzatıyorum. Ayakkabılar
değiştikten sonra ikimiz de arabadan çıkıyoruz. Ariel bu sefer bana etrafımda
dönmemi işaret ediyor, ben de hiç itiraz etmeden yavaşça etrafımda dönmeye
başlıyorum.
“Tamam, her şey
yerli yerinde. Sökük, kaçık hiçbir şey yok—saçlarını da açalım...”
Saçımdaki lastik
tokayı tamamen unutmuşum, Ariel uzanıp tokayı yavaşça çekiyor ve saçlarımı
şöyle bir havalandırıp yüzümün iki yanından omuzlarımın üzerine alıyor.
“Fıstık gibisin!”
Yüzüme kocaman
bir gülümseme yayılıyor. Eğer Ariel güzel olduğumu söylüyorsa doğrudur. Hele
böyle bir zamanda sırf beni iyi hissettirmek için her şeyin yolunda olduğunu
asla söylemez, ters bir şey varsa, saçım yamuksa ya da kalemim gözlerimin
kenarlarından akmışsa Ariel bir yolunu bulup ya hemen düzeltir ya da düzeltmemi
işaret eder. Aynı şeyi onun için yapmadığım zaman beni azarlayacağını bildiğim
için ben de sürekli onu gözetirim.
“Bana şans dile!”
“İyi şanslar
tatlım, başaracaksın biliyorum.”
Yolun kenarında
sımsıkı sarıldıktan sonra ayrılıyoruz. Ariel telefonunu çıkarıp Fin’e
geldiğimizi haber verirken ben de bana şu anda bir canavar gibi görünen
gökdelenin kapısına doğru ilerliyorum. Dönen kapıları görünce bir anda telaşa
kapılıyorum, sanki nereden girip nasıl çıkacağımı bilmiyormuş gibi
hissediyorum, ama biraz sonra ayaklarım beni olması gereken yere götürüp
kendimi lobide bulduğumda derin bir nefes daha alıyorum.
Resepsiyon hemen
karşımda. Uzun bir standın dört köşesinde görevliler telefonları açıp
ziyaretçilere kartlar veriyorlar. Standın iki yanında da asansörlere giden
koridorlar var. Gökdelenlerdeki asansörler her zaman kafamı karıştırmıştır.
Rastgele bir tanesine binip istediğiniz kata çıkamazsınız. Bazıları ilk 10 kat
arasında dolaşır, bazıları 20-30 arasında gider, bazıları sadece yöneticiler
içindir ve benzeri. Asansör stresini beş dakika sonrasına bırakarak boş görünen
bir resepsiyon görevlisine yaklaşıyorum.
“Merhaba, ben
Vivian Royd. Saat 11’de Dina Brent’le görüşmem var.”
Görevli kadın
kibarca gülümsüyor. “Hoşgeldiniz Bayan Royd. Bir kimlik rica edebilir miyim?”
“Tabii...” Hemen
çantadan cüzdanımı çıkarıp içinden kimliğimi alarak görevli kadına uzatıyorum.
O benim bilgilerimi kontrol edip ziyaretçi kartımı hazırlarken ben de etrafıma
bakıyorum. İnsanların büyük bir çoğunluğu asansörleri kullanıyor. Sadece çok
zengin ve meşgul görünümlü insanlar ışınlanarak ofislerine çıkabiliyor, ama
onların sayısı da o kadar az ki binadaki güvenlik önlemlerinin ne kadar sıkı
olduğunu tahmin edebiliyorum.
Ben kaçak birinin
üst düzey bir yöneticinin ofisine ışınlanması durumunda nasıl bir kaos çıkabileceğini
düşünürken resepsiyondaki kadın bana kimliğimi geri uzatıyor.
“Teşekkür ederim
Bayan Royd. Sağ bileğinizi uzatabilir misiniz?”
Söyleneni
yapıyorum. Kadın bileğime plastik kaplamalı ince bir bileklik sarıp ucunu da
küçük bir kilit mekanizmasıyla kapatıyor.
“Binamız içinde
kontrolsüz ışınlanmaya izin verilmiyor, görüşmenize gitmek için asansörü
kullanacaksınız.”
Başımı
sallıyorum. Zaten istesem de ışınlanamam, ama normal bir insan olduğumu
açıklamak şu anda gereksiz. “Görüşme yapacağım ofis kaçıncı katta acaba?”
“47. katta.
Soldan girip ikinci asansöre bineceksiniz, yukarda sizi Bayan Brent’in asistanı
bekliyor olacak—“
“Bay Markel?”
“Evet, doğru.”
Teşekkür ederek
gülümsüyorum ve söylendiği gibi sol taraftaki asansör koridoruna girip ikinci
asansörün yanındaki tabelaya bakıyorum. 35-50 katları arasına gidip geldiğini
anladığımda çağırma düğmesine basıyorum.
Benimle birlikte
bu asansörü bekleyen başka kimse yok. Etrafıma bakınıp diğer asansörlerin hangi
katlara gittiğini kontrol ediyorum, ama diğerleri hep daha alt katlara gidiyor.
Sağ taraftaki asansörlere gidişi gösteren tabelalarda da hep küçük numaralar
var. Demek ki gökdelenin neredeyse en üst katına çıkan sadece ben varım, aman
ne rahatlık! Daha da heyecanlanıyorum.
Ben dudaklarımı
kemirirken yanıma başka biri yaklaşıp zaten ışığı yanan düğmeye tekrar basıyor.
Başımı çevirip kim olduğuna bakıyorum. Gri bir takım elbise içinde, koyu
kumral, mavi gözlü, genç ve yakışıklı bir adam. Bana gülümsüyor, ben de aynen
gülümseyerek başımı çeviriyorum. Asansör gelip kapıları açıldığında önce ben
giriyorum, sonra da mavi gözlü adam. O düğmelere daha yakın olduğu için
soruyor:
“Kaçıncı kata
gidiyorsunuz?”
“47, teşekkür
ederim.”
Önemli olmadığını
söyleyerek sadece 47. katın düğmesine basıp bir kenara çekiliyor. Benden
yaşlıymış gibi görünmüyor, onun da staj görüşmesine gidip gitmediğini merak
ediyorum. Sormak istiyorum, ama aklım o kadar başka yerlerde ki konuşmak çok
zor geliyor. Ben sessizce çantamın üzerindeki dikişleri saymaya başlarken benim
sormak istediğim soru mavi gözlü adamdan geliyor.
“Brent &
Brent için mi geldiniz?”
Çekingen bir
gülümsemeyle başımı sallıyorum. “Staj görüşmesi için. Siz?”
“Ben orada
çalışıyorum. Larkin Brent.”
İsmi duyduğum
anda bütün vücut faaliyetlerim duruyor, gözlerim bana uzatılan ele iniyor ve
ben de elimi uzatıyorum, ama ne yaptığımın pek farkında değilmiş gibiyim.
Larkin Brent. Brentlerin tek oğlu. Bütün gözlerden sakladıkları, yıllardır
Pasifik okyanusundaki bir şehirde eğitim gören ve 12 yaşından beri kimsenin
yüzünü görmediği altın çocuk.
“Memnun oldum...”
El sıkışmaya
devam ediyoruz ve mavi gözlerdeki bakışlardan onun da benim adımı beklediğini
anlıyorum ve aceleyle konuşuyorum. “Vivian Royd. Viva, ama aslında Vivian.”
İçtenlikle
gülümseyerek elini çekiyor. “Memnun oldum Viva.” diyor ve asansör kapıları
açılıyor. “İyi şanslar.”
Larkin Brent seri
adımlarla, gideceği yeri bilerek uzaklaşırken ben onun arkasından bakıyorum.
Bütün o para, ün, her şey bir gün bu adamın olacak. Benden sadece bir yaş büyük
olan, mavi gözlü, kibar ve oldukça da yakışıklı olan bu adamın.
Ben onun daha
bebekken garantilenmiş geleceğine iç çekerken birisi benim adımı söylüyor.
“Bayan Royd?”
Başımı
çevirdiğimde kel, kısa boylu ve yuvarlak kemik çerçeveli gözlükleri olan orta
yaşlı bir adam görüyorum, bana gülümsüyor ve ellerini uzatıyor. “Hoş geldiniz,
lütfen buyrun, bu taraftan.”
Bana o telefonu
eden adamın iki metre uzun ve smokinli olacağını düşünen beynim bir anda bu
kısa boylu, sevimli adamın duruşuyla şaşkınlığa uğruyor. Gülümseyerek onun
gösterdiği yerden beyaz halılarla döşenmiş ve camlarla odalara ayrılmış devasa ofise
giriyorum.
Asansörün
sessizliğinden sonra buradaki karmaşa aniden esen sert bir rüzgar gibi suratıma
çarpıyor. İnsanlar her yerde telefonlarla konuşuyor, birbirine bağırıyor,
bilgisayar başında klavyelerini kırarcasına hızla bir şeyler yazıyorlar. Birilerinin
baskıya geç kaldığını söyleyen öfkeli sesini duyuyorum. Onun bağırışına
karşılık birileri ışınlanıp bir yerlere kayboluyor, belli ki baskıya geç
kalmanın sebebi o ışınlananlar.
Kendi kendime
gülümseyip bütün o kalabalığın arasından geçerek Bay Markel’in bana işaret
ettiği toplantı odasına giriyorum. Cam kapılar öylesine bir izolasyon sağlıyor
ki toplantı odasının kapısı kapandığı anda bütün o hengame dışarda kalıyor, ben
odanın ortasındaki cam masanın üzerinde duran formlarla ve kalbimin güm güm
atan sesiyle tanışıyorum. Bay Markel masadaki formları işaret ederek ne işe
yaradıklarını anlatıyor.
“Birkaç kişisel
bilgi ve görüşmeden önce imzalamanız gereken evraklar burada. Siz bunlarla
ilgilenirken ben de Bayan Brent’e geldiğinizi haber vereceğim. Bir şeyler içmek
ister misiniz?”
“Hayır, teşekkür
ederim.”
O kadar
heyecanlıyım ki susuzluğumdan çok su içerken nelerin ters gideceğini düşünerek
sıvı bir şeyleri kendime yaklaştırmaktan bile korkar durumdayım. Ya boğazıma
kaçarsa, ya üzerime dökülürse, ya bu evrakların üzerine dökülürse? Hayır,
önümüzdeki birkaç sene içinde hiçbir şey içmek istemiyorum, teşekkür ederim.
“O halde sizi
burada bir süre yalnız bırakıyorum, yirmi dakikaya kadar dönerim.”
Gülümseyerek
başımı sallıyorum ve Bay Markel’in odadan çıkışını izledikten sonra masanın
etrafında dizilmiş beyaz deri iskemlelerden birini çekip oturuyorum. Önümde
doldurulması gereken bir sürü evrak var.
Daha önce hiç iş
görüşmesine gitmediğim için bunların ne olduğu konusunda zerre kadar bir fikrim
yok, ama Bay Markel bana çok fazla ayrıntı vermeden gittiğine göre çok da zor
olmamalılar.
Çantamı masanın
üzerine bırakıp en üstteki formu alıyorum. Tamamen kişisel bilgiler, adres,
telefon ve genel olarak özgeçmişimdeki bilgileri teyit etmek için hazırlanmış
bir form. Çantamdan kimliğimi ve özgeçmişimin bir kopyasını çıkarıp yanıma
koyuyorum ve teker teker formdaki alanları doldurmaya başlıyorum. Ad, soyad,
yaş, cinsiyet, adres derken bir önceki iş deneyimleri kısmına geldiğimde bir an
duraksıyorum.
Özgeçmişimi yazarken
burayı doldurmak, daha doğrusu şişirmek kolay, ama şimdi okul gazetesindeki
yazılarım ve kısa öykü yarışmalarındaki mansiyon ödüllerim buraya
yakışmayacakmış gibi geliyor.
21 yaşındayım ve
daha önce adam akıllı hiçbir yerde çalışmadım. Okul ve dersler o kadar çok
vaktimi alıyor ki, yüksek bir not ortalamasına sahip olmakla hayat tecrübesi
kazanmak arasındaki çizgiyi bir türlü doğru yerinden çizemiyorum.
Not ortalaması şu
anda hiçbir şey ifade etmiyormuş gibi geliyor, bir an için az önce asansörde
tanıştığım Larkin Brent’in yerinde olmak istiyorum. Onun iş tecrübesine falan
ihtiyacı yok. Bu gökdelende üzerinde Brent yazan her şey onun. Formlara ve
özgeçmişlere de ihtiyacı yok. Soyadı yeteri kadar açıklayıcı.
Bir an dünyada Brent soyadıyla yaşayan kaç
kişi olduğunu düşünmeye başlıyorum. Kafam o kadar saçma sapan şeylere çalışıyor
ki form doldurmam gerektiğini unutuyorum. Bir an sonra gözlerim önümdeki
yazılara tekrar odaklandığında hayatımın gidişatını değiştirmek için şu anda
yeteri kadar zamanım olmadığını kabullenip özgeçmişimde ne varsa aynen forma
geçirmeye başlıyorum.
Bana bütün
geçmişimi sorgulatan bölüm bittikten sonra sıra sağlıkla ilgili sorulara
geliyor. Daha önce ciddi bir hastalık geçirmediğimi, düzenli ilaç almadığımı ve
piskolojik olarak bir yardıma ihtiyaç görmediğimi gerekli kutucukları
işaretleyerek belirtiyorum. Sonra bir anda aslında bunların hepsinin çok
önemsiz olduğunu ve benim tamamen bütün insanlardan farklı olduğumu
hatırlıyorum.
Evet sağlıklıyım,
ama ışınlanamıyorum ya da elimi uzattığımda kalemlerim uçarak bana gelmiyor.
Buradaki soruların hiçbiri de bana normal bir insan olup olmadığımı sormuyor.
Bütün o soruların altında üç satırlık bir “Diğer:” alanı var, ama benim bütün
hayatımı şekillendiren bir durumun o noktalı satırlara indirgenebileceğini
sanmıyorum. Hem zaten ne yazabilirim ki?
Diğer: Normal
biri insanım.
Aslında değilim.
Diğer: Anormal
bir insanım.
Aslında o da
değilim.
Diğer:
Işınlanmayı ve telekinesis kullanmayı bilmiyorum.
Sanki istesem
öğrenebilecekmişim gibi. Bu da olmadı.
Diğer: ...
En iyisi boş
bırakmak diye düşünüp sağlık sorularını da geçtikten sonra diğer evraklara bir
göz atıyorum. Gizlilik antlaşmaları, taahhütnameler ve daha bir sürü saçma
sapan belge. Daha işi almadan bu kadar şeyi imzalamak bana biraz garip geliyor,
ama yine büyük yazılara bir göz gezdirip küçüklerinde de ruhumu sattığımı
belirten herhangi bir şey görmeyince hepsini imzalayıp diğer formla birlikte
bir kenara bırakıyorum. O sırada toplantı odasının kapısı tekrar açılıyor ve
bir anlık ofis sesiyle birlikte Bay Markel içeri giriyor.
“Her şey tamamsa
sizi Bayan Brent’in yanına götürebilirim.”
“Evet, tamam.”
Formları masadan
alıp kısa boylu, kel adamın eline veriyorum. Şöyle bir göz attıktan sonra
gülümsüyor ve bana kapıyı gösterip ben dışarı çıktıktan sonra tekrar önüme
geçip toplantı odasının tam tersi yönüne doğru yürümeye başlıyor.
“Bayan Brent’in
ofisi en üst katta, sizi oraya ben götüreceğim.”
Tabii ya, Anne
Brent’in bu hengamenin içinde oturması kabul edilemez. Elbette en üst katta, Morina
ayaklarının altındayken önemli insanlarla konuşup zaten bankalara sığmayan
parasına biraz daha para katmalı. Belki Baba Brent de onun yanındadır,
kimbilir, Larkin Brent de belki onların ofislerinin ortasındaki küçük bir
masada kendi işlerini yapıyordur. Minik bir aile saadeti.
“Sorum çok
kişisel ise beni lütfen affedin, ama bizden farklı olduğunuz doğru mu Bayan
Royd?”
Bir anda gelen
soruyu algılayamıyorum, kaşlarım çatılıyor, asansörden içeri girerken Bay
Markel soruyu daha açık bir şekilde soruyor.
“Güçler
bakımından. Eski insanlar gibi olduğunuz doğru mu?”
Başımı
sallıyorum, ama bu bilgiyi nereden almış olabilecekleri o anda aklıma gelmediği
için soruyorum:
“Evet doğru,
nereden biliyorsunuz?”
“Yerel gazetenin
15 sene önceki bir sayısında sizinle ilgili bir haber vardı. Biliyorsunuz her
iş başvurusu yapan adayı bir geçmiş taramasına sokuyoruz.”
Tabii ya, geçmiş
taraması. Özgeçmişimde yazanların ne kadarının yalan ne kadarının gerçek
olduğunu anlamak için yapılan ve Brent & Brent gibi büyük şirketlerin
neredeyse en özel kayıtlara bile ulaşabildiği rutin tarama. Gerçi benim
durumumda olay daha kolay hale geliyor.
Bay Markel’in de
dediği gibi ben 6 yaşındayken durumum kesinleştiğinde bir süre yerel basının
gözdesi haline gelmiştim. Aslında şimdi düşündüğümde neden evrensel bir ünlü
olmadığımı anlayamıyorum. Olağanüstü bir dünyada, olağan bir kız. Çok başarılı
bir yazı dizisi olabilirdi. Hayatım hakkında reality şovlar yapılır, daha 12
yaşındayken bir biyografi falan yazabilirdim. Ama benim ünüm sadece 6 yaşında
yerel gazeteye verdiğim birkaç güleryüzlü resim ve küçük bir ikinci sayfa
haberinden ibaretti. Kimse süper güçleri olan iki milyar insan içindeki
özelliksiz bir kıza aldırmadı. İyi ki de aldırmadılar. Etrafımda bana sürekli
güçsüz olduğumu hatırlatan gazete haberleri olmadan da yeteri kadar zor ve
neredeyse kompleksli bir çocukluk geçirdim.
Bazı zamanlar o
kadar mutsuz oluyordum ki geri dönüp baktığımda annemin ve babamın benden sonra
neden başka bir çocuk doğurmadıklarını daha iyi anlıyorum. Eğer kardeşim
olsaydı ve o da benim gibi “normal” olsaydı iki küçük çocuğun sorumluluğunu
taşımak onlar için çok zor olurdu.
Ben yine
geçmişimden gelen hatıraların esintisinde dalıp gitmişken asansör kapıları
ellinci kata açılıyor, Bay Markel yine önce benim çıkmamı bekleyip sonra yanıma
gelerek bu sefer daha boş gibi görünen, ama yine beyaz ve camın hakim olduğu
ofisin kapılarını açıyor. Onunla beraber içeri giriyorum.
Burada her şey
çok daha sakin, beyaz ve ferah. Bağıran insanlar, kırılan klavyeler ya da baskıya
gecikmiş yazılar yok. Belki on, belki on beş birbirinden şık insan geniş
aralıklı masalarında oturuyor, bazıları sakin seslerle telefonlarıyla
konuşurken diğerleri geniş ekranlı bilgisayarlarında bir şeylerle uğraşıyorlar.
Biz Bay Markel
ile birlikte onların arasından geçip giderken kimse başını çevirip bana
bakmıyor. Ya çok umursamazlar ya da çok meşguller, ama belli etmiyorlar. Ben
sessiz kalabalığın arasından ilerleyip sonunda başka bir ofisin önünde
durduğumda Bay Markel bana dönüyor.
“Burası Bayan
Brent’in ofisi, içerde sizi bekliyor.”
O anda kalbim
sanki oturmaya alıştığı koltuğundan ayağa fırlayıp bütün vücudumu alarma
geçiriyor. İşte kader anı. Bay Markel kapıyı tıklatıp içerden gelen usul kabul
sesinin ardından kapıyı açıp başını uzatıyor. “Bayan Vivian Royd hazır.”
“İçeri gelebilir.
Teşekkür ederim Ande.”
Kapının ardından
duyduğum ses o kadar hafif, o kadar sakin ve duru bir ses ki neredeyse
ellilerinin ortasında olan bir kadından çıktığına inanamıyorum. Ben
konuştuğumda sesim gereğinden fazla yüksek ve çatallı çıkacak gibi geliyor, ama
bunu düşünmemeye çalışarak Bay Markel’e gülümseyip tek bir insan için inanılmaz
derecede büyük olan ofise giriyorum.
Dina Brent,
ofisin her yerinde olduğu gibi yine cam olan masasının ardında ayağa kalkmış,
bana hafifçe gülümsüyor ve ben ona yaklaşırken sağ elini uzatıyor. “Hoş geldiniz
Bayan Royd.”
Hala konuşmaktan
korkarak gülümsüyorum ve terli olmaması için dua ettiğim elimi uzatıp Dina
Brent’in elini sıkıyorum. Elleri de en az sesi kadar yumuşak. Saçları bembeyaz,
ama bu yaşlılığın getirdiği bir beyazlık değil. Çok pahalı bir kuaförün birkaç
ayrı ton boyayı karıştırıp özenle yarattığı çok canlı bir renk. Saçları giydiği
siyah keten elbiseyle göz alıcı bir tezat oluşturuyor. Gözleri yeşil, makyajı
hafif ama muhtemelen benim aldığım öğrenci kredilerinin tamamından daha pahalı
malzemelerle yapılmış.
Sol eliyle bana
oturmamı işaret ettiğinde oldukça zevkli birinin seçtiği belli olan tek taş
yüzüğünü ve onunla birlikte taktığı evlilik yüzüğünü görüyorum. Baba Brent’in
karısına olan sevgisinin karatlarla ölçüldüğünü varsayarsak dünyanın en büyük
kalpli adamı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
“Nasılsınız Bayan
Royd.”
“İyiyim efendim,
teşekkürler, siz?”
Soruma nazik bir
gülümseme ve hafif bir baş sallayışla cevap verip önünde duran bir kağıdı
kaldırıyor. Özgeçmişim.
“Sizi daha erken
arayamadığımız için üzgünüm. Kocam ve ben bu hafta şehir dışındaydık ve insan
kaynakları bizden onay almadan kimseyi görüşmeye çağırmaz.”
Başımı sallayarak
anladığımı belli ediyorum. Ben kimim ki Dina Brent’in koyduğu kurallara karşı
geleceğim, elbette ondan habersiz kimse görüşmeye çağırılamaz. Asla.
“Sizinle neden
İnsan Kaynakları’ndan önce doğrudan benim görüşmek istediği merak etmiş
olmalısınız...”
Bunu hiç
düşünmemiştim, çünkü benim kafamdaki dünyada iş görüşmesine giden insanlarla
hep en büyük patronlar görüşür, onlar şirketin sahibidir, parayı onlar verir,
insanları işe onlar alır. Sanırım bu ne kadar tecrübesiz olduğumu da bir kez
daha gösteriyor. Şimdi Dina Brent aslında benim olağandışı bir görüşmede
olduğumu kendisi söylemeseydi benim aklımın ucundan bile geçmeyecekti, ama yine
de profesyonel duruşuma toz kondurmamak için onayladığımı gösterircesine başımı
sallıyorum.
“Size bizzat
sormak istediğim bazı sorular var, merakımı anlayışla karşılarsınız umarım.”
Dina Brent
benimle ilgili bir şey merak ediyor ve benden anlayış bekliyor. Rüyada falan
olmalıyım, yine başımı sallıyorum. Profesyonel duruşumun canı cehenneme,
sorular gelsin, şimdi!
“Sizi ikinci
asistanım olarak eğitmek için yarım günlük bir işe almayı planlıyorum, daha çok
bu sebeple karşılıklı görüşmek istedim. Bana yakın çalışacak insanlarla birebir
görüşmeyi tercih ederim.”
Bir dakika, bir
dakika. Bandı geri sarabilir miyiz? Dina Brent az önce ikinci asistan ve yarım
günlük bir iş mi dedi?
“İkinci asistan?”
Beyaz saçlı güzel
kadın başını sallıyor. “Evet, ilginizi çeker mi?”
Bu bir kamera
şakası mı?! Çünkü eğer öyleyse birazdan kameraları gösterdikleri zaman bağırmak
için aklımdan geçen bir çift küfür var. Ben buraya fotokopi çekmek ve kahve
getirip götürmek için görüşmeye geldim ve bunu bilmeme rağmen heyecandan küçük
çaplı bir kalp krizi geçirmek üzereyim. Şimdi Brent & Brent’in
ikinci sahibi beni onun ikinci asistan olmak için eğitmek istediğini söylüyor
ve ilgimi çekip çekmediğini soruyor. İşin garip yanı ben bu soruya nasıl cevap
vereceğimi bilmiyorum. Kendime olan özgüvenim şu anda bir yerlerde tatil
yapıyor olmalı çünkü ben artık fotokopi çekebileceğimden bile emin değilim.
“Efendim,
ben—yani, tabii ki yaptığınız teklif çok büyük bir şey...”
Çok büyük bir ne?
Ne saçmalıyorsun Viva! Konuş, anlamlı cümleler kur, profesyonel duruşu unutma!
“Beklenmedik
olduğunun farkındayım. Başvurunuzu yaptığınız iş tanımının tamamen dışında
olduğunu da biliyorum. Sizi hazırlıksız yakalamak istemezdim Bayan Royd ama
içinde olduğunuz durumda kazandığınız başarılar dikkatimi çekti.”
İçinde olduğum
durum? Kazandığım başarılar? Hangi başarılar? Eğer hala nefes alabilme
başarısıysa evet, oldukça zorlukla yaptığım söylenebilir.
“Diğer insanlar
gibi ışınlanma ya da telekinesis özelliklerine sahip değilsiniz ve bu durumda
olan biri için yaşadığımız çağın şartları çok da elverişli sayılmaz, yanılıyor
muyum?”
Bilmiyorum,
sadece başımı sallıyorum ve Dina Brent o güzel sesiyle konuşmaya devam ediyor.
“Ama bütün
bunlara rağmen sizden katlarca avantaj sahibi olan gençlerin önüne geçip çok
prestijli okullarda yüksek notlarla okumuşsunuz. Bitirdiğiniz lisede yüzde
yirmilik bir üstün başarı dilimi var ve siz nadir zihinsel özelliklere sahip
olan öğrencilerle beraber bu dilimdeymişsiniz...”
Dell Ulric ve
onun gibi hafıza yeteneklerine sahip olan öğrencilerden bahsediyor.
Bazı insanların
ışınlanma ve telekinesis özelliklerinin dışında genlerinde kendiliğinden
gelişmiş başka özel yetenekleri de olabiliyor. Bu yeteneklerin çoğu kontrolsüz
ve rastgele zamanlarda ortaya çıkıyor, bazıları da eğer genç yaşta eğitilirse
insanın hayatında çok büyük avantajlar sağlıyor.
Ruh okuyucular ve
Dell Ulric gibi olağanüstü zekaya ve hafızaya sahip insanlar avantajlılar
arasında. Şifacı olarak eğitilmiş özel iyileştirme yeteneğine sahip doktorlar,
toprağı kontrol edebilen çiftçiler, suyla adeta konuşabilen denizciler hep bu
özel insanlardan.
Diğer türlü
rastgele özellikli olanların arasında da benim biricik arkadaşım Ariel gibiler var.
Ariel ara sıra 5-10 dakika sonrasında ne olacağını görür. Kehanet gibi değil
elbette, sadece küçük şeyler. Biri şimdi kayıp düşecek ya da kapı çalacak gibi.
Ama bunlar o kadar seyrek ve gereksiz zamanlarda oluyor ki güçten bile
sayılmıyor. Ariel’in rastgele geleceği görmesi gibi bazıları da olmadık
zamanlarda insanların aklından geçenleri duyabiliyor.
Bu kontrolsüz ve
çok da işe yaramayan güçler için herhangi bir sınırlama ya da kural yok, ama iş
eğitilmiş avantajlı güçlere gelince eğer profesyonel alanda kullanılacaksa özel
izinler ve lisanslar almak gerekiyor. Örneğin lisanssız şifacı doktorların ya
da ruh okuyucuların çalışması yasak, ama Dell Ulric gibi üstün zekalıların
lisede diğer çocukları alt etmesi için izin almasına gerek yok. En azından okul
bitip bir işe girene kadar.
Dina Brent’in
söyledikleri doğru. Lisede o yüzde yirmilik üstün başarı dilimini oluşturan
çocukların arasında Dell Ulric gibi “avantajlı” öğrenciler çoğunluktaydı, ben o
dilime kendimi paralayarak girmiştim. Özel bir yeteneğim olmadığı için bütün
gücümü akademik olarak gelişmeye harcıyordum. Işınlanamıyorsam en azından
ışınlanmanın fizik kurallarını ve formüllerini ezbere bilebilirdim, matematiğim
süper olabilirdi, bir kitabı diğerleri üç günde okurken ben hızlı okuma
teknikleriyle yarım günde bitirebilirdim ve hepsini de yaptım. Sosyal olarak
diğerlerinden geri kaldım belki, ama yine de ben de kendimce hayatımda bir fark
yaratmaya çalıştım. Görünen o ki başarılı olmuşum, çünkü aklımından en son
geçecek insan, Dina Brent, bana artık farkında bile olmadığım başarılarımdan
bahsedip övgüler yağdırıyor.
“Asistanımda
aradığım özelliklerin en başında çalışkanlık ve öğrenme isteği olması gelir.
Normal şartlarda bu tip şeyleri insanların özgeçmişlerine yazdıklarıyla kesin
olarak anlamak mümkün değildir, yüz yüze iş görüşmeleri bu sebepten ayarlanır
Bayan Royd.”
“Anlıyorum
efendim...”
“Fakat sizin
durumunuzda yetenek bakımından diğerleriyle eş duruma gelmek için sürekli
çalıştığınız açıkça belli, bu yüzden sizinle ilgileniyorum. Eğer siz de kendinizi
böyle bir eğitime girmek için hazır hissediyorsanız—“
“Aslında
hissetmiyorum.”
Bunu ben mi
söyledim? Bazen beynim benden habersiz cümleler kurup ağzımla utanmadan iş
birliği yapıyor, ben sadece tanık oluyorum.
“Elbette sizin
asistanınız olmayı alt katlarda kahve dağıtıp fotokopi çekmeye binlerce kez
tercih ederim.”
Buradan nereye
varacağımı ben de çok merak ediyorum, ama bir kez başlamışken beynimin ve
ağzımın iş birliğini yarıda kesecek değilim, konuştukça konuşuyorum.
“Ama daha
şimdiden boyumu aşacakmış gibi görünen bir işi göğsümü gere kabul edip
yapabileceğimi söylemek size karşı haksızlık etmek olur. Eğer sınırlı bilgimle
sizin kadar yüksek mevkide birinin asistanı olmak hakkında bildiğim bir şey
varsa o da bütün gün masa başında oturmayacağım, sürekli koşturmam
gerekeceğidir, yanılıyor muyum?”
Sanki yer
değiştirmişiz gibi şimdi de Dina Brent söylediklerime başını sallayarak cevap
veriyor. Enteresan bir duygu. Olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu bilmiyorum,
ama bana kapıyı gösterip teşekkür etmediğine göre en azından devamını merak
ettiğini anlayabiliyorum.
“Bir asistanın
yapması gereken şeyleri yapabilecek, en azından benim kadar yetenekli başka
adaylar da olmalı.”
“Bir iş için
istenirse yüzlerce uygun aday bulunabilir Bayan Royd, ama en sonunda benim ne
istediğim önemlidir. Ben sizin bu işi yapabileceğinize inanıyorum ve iş
tanımıyla ilgili sizden daha çok bilgi sahibi olduğum bir gerçek.”
Şimdi de
azarlanıyormuş gibi hissediyorum, ama bir yerlerde pohpohlandığımı da biliyorum.
Kafam o kadar karıştı ki ne tepki vereceğimi bilemez haldeyim, sadece
dinliyorum.
“Dürüstlüğünüze
minnettarım, ama sandığınızdan daha yetenekli bir genç kadınsınız Bayan Royd.”
Her iş görüşmesi
böyle mi oluyor bilmiyorum, ama daha önce bana hiç kimse böyle bir şey söylememişti.
Annem ve babam bana sürekli ne kadar özel olduğumu söyleyip nasıl her şeyi
başarabilecek kadar güçlü olduğumdan bahsederler, ama onlar ailem, bir bakıma
beni pohpohlamak zorundalar. Dina Brent’i tanımıyorum, o da beni tanımıyor, ama
bana inandığını söylüyor.
İnatla ona
yapamayacağımı söyleyecek kadar aptal değilim, elbette işi deli gibi istiyorum.
Eğer başarırsam ve gerçekten gün gelip de Dina Brent’in ikinci asistanı
olursam, hayalini kurduğum o kariyer için çok büyük bir adım atmış olacağım.
Yine de korkmadan edemiyorum. Kabul ettiğimde üzerimde oluşacak baskıyı
tanımlamak bile mümkün değil. Yapacağım iş hakkında fazla bir fikrim yok, ama
çok çalışmam gerektiği kesin.
“Bayan Royd?”
Yine dalıp
gittiğimi o anda fark ediyorum ve aceleyle başımı sallıyorum.
“Ne diyeceğimi
bilmiyorum efendim, teşekkür ederim.”
“Bunu kabul
olarak mı almalıyım?”
“Sanırım öyle.”
İkimiz de
gülümsüyoruz.
“O halde Ande’yi
çağırıyorum ve nasıl bir eğitim planına dahil olacağınızı konuşuyoruz.”
Dina Brent
telefonunu kaldırıyor ve o anda her şey gerçek oluyor. Daha dün ne giyeceğime
bile karar veremezken bugün Anne Brent’in ikinci asistanı olabilmek için eğitim
planlarına dahil oluyorum. Talih kuşu diye bir şey varsa şu anda kafamın
üzerine yuva yapıyor olmalı çünkü hayatım şu anda değişiyor.
* * *
