II
Morina’da eğer
yeterince yüksek bir yerde duruyorsanız dört bir yanınızda okyanus manzarasını
görebilirsiniz. İlkokul öğretmenim yaşadığımız şehirle ilgili en sevdiğimiz şey
hakkında bir kompozisyon yazmamızı istediğinde bu cümleyle başladığımı çok net
hatırlıyorum.
Panaromik okyanus
manzarası elbette sadece Morina için geçerli değil. Şu anda Dünya’da Morina
gibi okyanus üzerinde yüzebilen 40 bin tane şehir var. En küçükleri 50 bin
insanın yaşamasına olanak sağlarken Morina gibi büyük şehirlerde bu sayı
rahatlıkla on katına çıkıyor. Küresel ısınma yüzünden 500 sene önce yarısı
sular altında kalan, diğer yarısı da kirlilikten yaşanmaz hale gelen toprak
alanlardan kaçmak ve doğayı kendi haline bırakmak için tek ve en temiz yol bu
suda yüzen şehirler.
Büyük şehirler
daha çok Atlantik okyanusunun kuzey kesimlerinde, eskiden Avrupa ve Kuzey
Amerika olarak bilinen kıtaların arasında kurulmuş. Morina da onlardan biri.
Ben doğduğumdan beri burada yaşıyorum. Ailem, arkadaşlarım, okullarım, her
şeyim burada.
Eğer ben de diğer
herkes gibi genetik kodumda ışınlanma özelliğini taşıyabilseydim hala annem ve
babamla birlikte şehrin en güzel yerlerinden birinde olan iki katlı, tatlı
kurabiye kokulu evimde yaşayabilecektim, ama maalesef okul ve ev arası arabayla
seyahat eden normal bir insan için 3 saat uzaklıkta olduğundan—ve bomboş
yollardan bahsediyorum—üniversite hayatımın tamamını yurtlarda geçiriyorum. En
azından Ariel de benimle kalma bahanesiyle özgürlüğüne kavuşmuş oluyor, o
yüzden genel olarak çok şikayet ettiğim bir konu değil. Ayrıca son bir haftadır
uzun yollar ve artık kokusunu unuttuğum evim problemlerimin en alt sırasında.
Problem listemin
en üst sırasında ise kocaman tahtında oturup iri taneli üzümlerini yiyen
acımasız bir kral gibi Brent & Brent şirketine yaptığım staj
başvurusu duruyor. O başvuru beni ya vezir edecek ya da rezil. 15 senelik
profesyonel öğrencilik hayatımdan edindiğim nadide deneyimlerime dayanarak ve
birkaç gecedir gördüğüm kabusları kendime rehber edinerek söyleyebilirim ki
rezillik mertebesi şu anda daha yakın gibi.
Bu dönemlerde
yollanan staj başvurularının geçtiği belirli bir yol vardır, 21 yaşına gelmiş
her son sınıf öğrencisi bunu bilir.
Formu
doldurursunuz, güzel bir zarfa koyup üzerine sizi daha zeki gösterecek bir iki
pul yapıştırıp biraz da zenginlik katacak pahalı bir posta şirketiyle
yollarsınız. Eğer gönderdiğiniz şirket pek adı duyulmamış bir şirketse ya hemen
ertesi gün size kabul edildiğinizi söyler ya da yine aynı hızla reddeder, çünkü
dördüncü sınıf bir edebiyat öğrencisinin staj masraflarını karşılayacak kadar
parası yoktur.
Ancak eğer şirket
zavallılık skalasında biraz daha üst sıralardaysa sizi birkaç gün bekletebilir.
Üç günden fazla beklemişseniz ya şirketteki burnu büyük asistanlardan biri
sizin başvurunuzu kaybetmiştir ya da reddedilmişsinizdir ve yine o burnu büyük
asistan sizi aramayı unutmuştur. Eğer çok umutsuz değilseniz kafanıza
takmazsınız ya da şirketi doğrudan arayıp başvurunuzun sonucunu telefondaki
baygın sekreterden o tırnaklarını törpülerken yarım ağızla öğrenirsiniz.
Listedeki en son
şirket türü Brent & Brent gibileridir. Bu şirketler o kadar prestij
sahibi, o kadar disiplinlilerdir ki sizi durum ne olursa olsun bir haftadan
daha fazla bekletmezler. Maksimum cevap süresi bir haftadır: 7 gün, yani 168
saat, yani 10080 dakika. Daha fazla ya da az değildir. Zaten eğer dikkat
etmişseniz onların şirketine ulaşacak olan başvuru formlarının arkasında ancak
kızılötesi bir görüş gücünüz varsa rahatça okuyabileceğiniz bir ton yazıda da
bu belirtilir. Bir hafta içinde haber almamışsanız ya şirkette birileri
ölmüştür ya da siz aslında başvuruyu yollamamış, bir hayal görmüşsünüzdür.
Ben bu üç tip
şirketin üçüne de başvurular yaptım. İlk iki tip beni şaşkınlığa uğratmadı. En
sefili beni ertesi gün kabul etti, ama para vermeyeceğini söyledi, ben de bedava
kahve dağıtmak için gelemeyeceğimi söyledim. Tamam, belki biraz idealist
davranmış olabilirim, ama umut her hayalci öğrencinin ekmeğidir ve gerçekte bu
sefil şirketler sadece egonuzu tatmin etmek için oradadır.
İkinci tip
şirkettekiler benim başvuru formunun üzerine yazdığım dev gibi telefon numarasını
görmeyi reddetmiş olmalılar ki dört gün geçmesine rağmen aramadılar, ben de
hemen onların numarasını internetten edinip aradım. Telefona cevap veren
sekreter tırnaklarını törpülemiyordu belki, ama benden başka her şeyle
ilgilendiği sesinden belliydi.
“Sonel
Yayıncılık, ben Adila, nasıl yardımcı olabilirim?”
“İyi günler, ben
Vivian Royd. Hafta başında gönderdiğim staj başvurusunun sonucunu öğrenmek için
aramıştım.”
“Tabii, bir dakka
lütfeeeen...”
Kelimenin sonunda
uzayıp incelen e’lerden ağzında bir sakız olduğu açıkça belli oluyordu. O
klavyenin tuşlarına teker teker basarken ben sakızın dişlerinin arasında çıkardığı
“çakkıdı” sesini dinledi ve bir süre sonra her ne aramışsa bulmuş olacak sakız
sesinin yerini yine insan sesi aldı.
“Pardon adınız ne
demiştiniz?”
“Vivian Royd.”
“Ben kayıtlarda
öyle bir isim göremedim, pardon. İş görüşmesiydi değil mi?”
“Hayır, staj
başvurusu.”
“Ah tabii,
pardoon.” Hatasını fark eden sekreterler hemen işi sevimliliğe vururlar,
sakızlı Adila da farklı değil, hemen kıkırdadı. “Tekrar bakıyoruuum...”
Tıkır tıkır tuş
sesleri, çakkıdı sakızlar, birbirine çarpan bilezikler bu seferki bekleyişin
önemli bir öğesiydi ve Adila birazdan aradığını bulmanın verdiği sevinçle minik
bir ses çıkarıp konuştu. “Vivian, tatlım senin başvurun maalesef kabul
edilmemiş, ama şimdi bakıyorum çok yeteneklisin, daha iyilerini mutlaka
bulursun.”
Adımın
bilinmemesi mertebesinden “tatlım” seviyesine ulaşmam sadece üç dakikamı aldı
ve teşekkür edip telefonu kapattım.
Sonel’i de böylece
kaybetmişken asıl bekleme başladı çünkü elimde kalan tek başvuru Brent &
Brent yetkililerinin elindeydi.
Beş gün oldu,
yok, altı gün oldu, bir e-mail bile gelmedi, yedi gün oldu, haberleri kontrol ettim
ama şirket ne batmış ne de CEO’su ölmüş. Bugün dokuzuncu gün ve hala haber yok.
Ne yapacağımı
bilmiyorum. Bu durumda olan bir tek ben olmamalıyım, o yüzden ilk dersten önce
Fin’le konuşabilmek için dersliğin girişindeki kafeteryada onu bekliyorum. Daha
önce de arayabilirdim, ama haftasonu Ariel’le birlikte bir otelde kaldılar ve
aşk kuşlarını kendi kariyer planlarım için rahatsız etmeye içim elvermedi.
Gerçi onlar en azından evleniyorlar, benim neyim var? Dokuz gündür bekleyen ve
beni her geçen gün kanser eden bir staj başvurusu, tek staj başvurusu.
“Naber?” Fin
gayet rahat, yanağımdan öpüp yanıma çöküyor ve kahvemi koklayıp tadına bakıyor,
ama hemen sonra gözlerinin içine içine baktığımı fark edince dudaklarını
büzüştürüp kaşlarını kaldırıyor.
Fin’in yüzünü
herhangi bir ifadeden arınmış görmek neredeyse imkansız. Onun her şeye göre bir
yüz şekli vardır, bu seferki de “Ne oluyor? Ölüyor muyuz?” ifadesi. Genellikle farkında
olmadan yanlış bir şey yaptığından şüphelendiğinde Ariel’e karşı bu ifadeyi
takınır, ben de şu anda kafası bozulmuş bir Ariel kadar deli bakıyor olmalıyım
ki Fin bana bu bakışı atıyor.
“Ne yaptım?”
“Bir şey
yapmadın. Brent’ten haber var mı?”
Sanki yüzyıl önce
okyanus dibine çökmüş bir fosilden bahsediyormuşum gibi Fin’in uzağa dalan açık
yeşil gözlerine bakıyorum. “Fin!? Var mı yok mu?”
“Pazar günü
birileri aradı ama—“
“Düşün! Beni
kimse aramadı—belki de aradı! Ya odada yokken aramışlarsa—gerçi o zaman mesaj
bırakırlardı—hem ben cep telefonumu yazmıştım, yok aramadılar...”
Ben kendi halimde
bir panik atak yaşarken Fin, dudakları bir çizgi haline gelmiş bir şekilde
benim susmamı bekler gibi bana bakıyor. Ben sonunda kesin olarak aramadıklarına
ikna olunca Fin benim ilk sorumu cevaplıyor:
“Telefondan bir
şey gelmedi, ama dönünce e-maillerimi kontrol etmeye vaktim olmadı—“
“Şimdi bakabilir
misin?”
“Bakarız, sen profesörün
gelip gelmediğine bak, bu derse de girmezsem kalıyorum.”
Derhal oturduğum
yerden kalkıp profesörün her zaman geldiği yolun başında beklemeye başlıyorum,
o sırada Fin çantasından bilgisayarını çıkarmış, hızla bir şeyler yazıyor, çok
geçmeden de aradığını buluyor. “Bir email var.”
“Ne diyor?”
“Sayın Finley
Kemp, şirketimiz bünyesinde sizin özelliklerinize uygun gördüğümüz bir pozisyon
için sizi görüşmeye davet ediyoruz. Lütfen bu e-maile üç günden geç olmamak
kaydıyla cevabınızı iletiniz, aksi takdirde başvurunuz otomatik olarak
reddedilecektir, pozisyon ayrıntılarını ekteki dökümanda bulabilirsiniz—ne
zaman gelmiş bu email!?”
Fin telaşla geç
kalıp kalmadığını kontrol ediyorken ben yanımdaki duvara yaslanıp neden hala
haber alamadığımı iki bininci kez düşünüyorum, ama o sırada profesör geliyor ve
bir anda koridor oradan buradan ışınlanan öğrencilerle dolup benim bütün
düşünce düzenimi alt üst ediyor. Brent & Brent dokuz günden sonra 50
dakika daha beklemek zorunda.
*
“Aldırma, bırak,
boşver!”
Ariel bir yandan
bana Brent başvurusunu unutmamı söylüyor, bir yandan da domates sosuna bulanmış
bir tahta kaşığı ağzıma sokmaya çalışıyor. Ariel’in inkar seanslarına da,
yemeklerine de hayır demek dünyanın en zor şeyi, o yüzden hem gülüyorum hem de
ağzımı açıp kaşığı bir güzel temizliyorum. Fesleğen ve sarımsak, domatesle
birleşip o kadar mucizevi bir birliktelik yaratmış ki Ariel ve Fin’den sonra bir
sebzeyle birkaç baharatın aşkını da kıskanmaya başlamak üzereyim. Ariel benim
zevk dolu seslerle dudaklarımın arasından uğurladığım kaşığı memnun bir
ifadeyle lavaboya bırakıp yeni bir tanesini alıyor. “Ciddiyim Viva, salla,
unut. Onlar seni unuttuysa sen de onları unut.”
“Bu işler pek
öyle yürümüyor Ariel—“
“Diğerleri gibi
düşün, Sonel miydi işte, onun gibi düşün.”
Bunun üzerine
Fin’le bakışıyoruz. Bizim çemberimizde olmayan anlamıyor ve Ariel’e bu işin
raconunu anlatmaya çalışıp keyfini bozmak istemediğimiz için susuyoruz. Ariel
elbette aptal değil, daha ben cümlemi bitirmeden gerisini getirecek kadar
pratik zekalı bir kız, ama bu akşam onun akşamı.
Her Çarşamba
olduğu gibi annesinin ona verdiği “Eski Dünya Yemekleri” kitabından rastgele
bir yemek seçip onu yapıyor, bu haftanın menüsü domates soslu spagetti ve
köfte. Eski İtalya’nın en gözde yemeklerinden bir tanesi bu akşam Ariel’in
becerikli ellerinden çıkıp bizim tabaklarımızı dolduracak. Eğer Fin onu her beş
dakikada bir öpmezse daha çabuk doyacağız ama ikisine kızmak imkansız.
İki iyi
arkadaşınız birlikteyse ve çok aşıklarsa sizin de aşka bakış açınız ister istemez
değişiyor. Bundan iki sene önce bir erkeğe aşık olup onunla hayatımı paylaşmayı
hayal bile edemiyordum, ama sonra Ariel ve Fin beraber oldular ve benim bütün
bildiklerim silinip yerine yenileri geldi.
Evet bir erkekle
hem arkadaş olup hem de onu arzulayabiliyormuşsunuz, Ariel bana bunu gösterdi.
İçtiğiniz şey burnunuzdan gelirken bile birisi sizi öpmek isteyebiliyormuş ya
da sabah uyandığınızda nefesinizin kokmasına aldırmadan burnunuzun dibinde
sizinle fısıldaşabiliyormuş. Filmlerde izlediğimiz evlilik teklifi sahneleri
gerçek olabilirmiş. Sevdiğiniz adam sizin bütün arkadaşlarınızı bir araya
toplayıp kalbinizi yerinden çıkaracak kadar beklenmedik bir anda soruyu
patlatabiliyormuş.
Yine de bazen
sadece Fin’in bütün bunları başarabilecek kadar özel bir adam olduğunu
düşünmeden edemiyorum. Fin’i tanıyorum, hayata ve aşka bakış açısını biliyorum,
alışkanlıklarını, sevip sevmediklerini ve onun bütün özelliklerinin Ariel’i
nerede mutlu edip nerede sinirlendirdiğini de görebiliyorum. Onların arasındaki
uyumu anlıyorum, çözebiliyorum, ama hala kendimin bir gün o uyumu bulup
bulamayacağı konusunda şüpheliyim.
Ben iki dostumun
oynaşıp koklaşarak yemek pişirmelerini izleyip kendi derin düşüncelerimde
kaybolurken telefon çalıyor ve iki günden sonra ilk defa yerimden sıçramadan
masum alete uzanıyorum. Bilmediğim bir numara.
“Alo, ben Viva.”
“Vivian Royd?”
Tanımadığım bir
erkek sesi, orta yaşlı. “Evet benim, kiminle görüşüyorum?”
“Sizi böyle
uygunsuz bir saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm. Ben Brent & Brent
Yayıncılık’tan Bayan Dina Brent adına arıyorum, eğer kabul ederseniz Bayan
Brent sizinle önümüzdeki hafta bir görüşme düzenlemek istiyor.”
Yüzümün rengi
çekiliyor, ellerim buz kesiyor ve gözlerim o kadar büyük açılıyor ki Ariel göz
ucuyla beni gördüğü anda her şeyi bırakıp elleriyle bir şeyler sormaya
çalışıyor, başımı sallıyorum, başka ne olabilir? Elbette Brent & Brent arıyor
ve Dina Brent’le bir görüşme istiyorlar! Dina Brent. Brent & Brent’in
ikinci Brent’i. Birinci Brent’in, Baba Brent’in karısı Anne Brent.
“Aa, ben,
aslında—“
“Eğer uygunsuz
bir zamanda aradıysam daha sonra da arayabilirim—“
“Hayır!” Sesimin
biraz fazla yüksek ve gereğinden mutlu çıkmasına aldırmadan oturduğum yüksek
bar taburesinden yere atlıyorum, benim atlamamla birlikte Ariel de Fin’i sarsarak
çıt bile çıkarmadan sessiz çığlıklarla sevinmeye başlıyor.
“Neredeyse on
gündür haber gelmeyince artık umudumu kesmeye başlamıştım, heyecanımı mazur
görün. Elbette Bayan Brent’in görüşme isteğini kabul ediyorum. Haftaya hangi
gün ve saat kaçta olduğunu öğrenebilir miyim?”
Ciddiyetimi cümle
boyunca korumayı başarıp hemen sonra sessiz çığlıklarla koltukların üzerinde
zıplamaya başlıyorum, o sırada Dina Brent’in uşağı, asistanı, her nesiyse o
olan adam kibar sesiyle konuşmaya devam ediyor:
“Email adresinize
ben gerekli bilgileri derhal yollayacağım Bayan Royd. Gecikme için şirketimiz
adına özür diliyorum, görüşmek üzere.”
Cevap verebilmek
için kendimi koltukların birine bırakıyorum. “Ben teşekkür ederim Bay—“
“Ande Markel.
Bayan Dina Brent’in asistanıyım.”
“Çok memnun oldum
Bay Markel ve ben teşekkür ederim.”
“İyi geceler
Bayan Royd.”
“Size de!”
diyorum ve telefonu kapatıp bir kenara attığım gibi ciğerlerimden kopan en
büyük çığlıkla ayağa fırlıyorum. Ariel de benim özgür kalmamı beklemiş olacak
ki sesimi duyduğu anda tezgahın etrafından dolaşıp oturma gruplarının olduğu
yere koşuyor ve üzerime atlıyor.
İkimiz
bacaklarımızın nerelere çarptığına aldırmadan zıplarken o çığlık çığlığa ne
dediklerini soruyor, ben de çığlık çığlığa anlatıyorum. O sırada Brent &
Brent’in müşteri destek bölümünde iş bulmuş olan ve ne olursa olsun
halinden oldukça memnun görünen diğer dostum Fin yüzünde kocaman bir
gülümsemeyle bizi izliyor. Ben bir yandan Anne Brent’in benimle görüşmek
istediğini nefesim tükenerek anlatıyorum, bir yandan da bu işi ne kadar istemiş
olduğumu fark edip kendime şaşıyorum. Ama şaşkınlık ya da isteğimin beklenmedik
büyüklüğü zerre kadar umrumda değil, çünkü başardım!
* * *
