I

 

"Viva! Saatin çalıyor, kapat!”

Her sabah aynı şey. Çalar saatim saat sekizde çalmaya başladığı anda benden önce oda arkadaşım Ariel uyanır, yatağında doğrulup benim yatağıma doğru bağırır ve sanki az önce bağıran olan o değilmiş gibi kafayı vurduğu gibi tekrar derin bir uykuya dalar. Ben de Ariel’in yastığa düşüşünü duyduğum anda uzanıp saati sustururum ve kendimi yataktan sürüyerek kalkarım.

Dördüncü sınıf bir üniversite öğrencisi olarak aslında bu kadar erken uyanmama gerek yok, ama benim durumum diğer arkadaşlarımdan, hatta dünya üzerinde nefes alan diğer bütün insanlardan farklı. Ben, en iyi dostum Ariel ve diğer herkes gibi dersime on beş dakika kala uyanıp, hazırlandıktan sonra sınıfa ışınlanamıyorum. Evet, on beş dakika önce uyanabilirim ve hazırlanabilirim, ama sadece o kadar. Işınlanmak benim uzmanı olduğum bir alan değil. Sadece ışınlanmak da değil, telekinesis ve daha pek çok özel güç, benim sahip olduğum nadide özellikler arasında bulunmuyor.

3017 yılında Dünya üzerinde aşağı yukarı iki milyar insan yaşıyor ve bu insanların bir tanesi hariç hepsi doğduklarından beri ışınlanma ve telekinesis özelliklerine sahip. Geride kalan o bir tanecik insan da benim, Vivian Royd ya da dünya nüfusu içinde beni tanıyan küçük bir kesimin dediği gibi, Viva.

Hasta ya da sakat falan değilim, bütün organlarım yerli yerinde, dış görünüş ve genel metabolik işleyiş bakımından kimseden bir farkım yok, sadece normal bir insanım. Soyağacımızda benim gibi güçleri olmadan yaşamış en son birey, büyük büyük annemin artık önünde kaç büyük olduğunu bilmediğim büyük annesiymiş, o da eğer kayıtlar doğruysa 2324 yılında ölmüş. Bu demek oluyor ki yaklaşık 700 yıldır insanlar arasında hiçbir güce sahip olmadan doğan tek bahtsız dünyalı benim.

İşte bu yüzden şu anda gözlerimden uyku akar bir biçimde aynaya bakıyorum ve annemin küçük bir kızken asla başkasının yanında yapmamamı tembihlediği gibi küçük dilim görünene kadar ağzımı açıp esniyorum. Diş fırçama biraz macun sürüp musluğu açıyorum ve fırçayı şöyle bir ıslatıp ağzıma götürünce suyun yapay tadı midemi bulandırıyor.

Yaklaşık iki aydır özel bir filtre kullanmadığımız takdirde musluktan su içemiyoruz, çünkü şehrin geri dönüşüm sistemlerinde bakım var ve okyanus suyu yarım yamalak temizlendiğinde pek de hoş bir tad bırakmıyor.

Uykulu aklımla varlığını unuttuğum filtrenin küçük kırmızı düğmesini el yordamıyla bulup açıyorum. Musluğun ağzını kapatan beyaz plastikten akan suyun tadı artık normal.

Dişimi fırçalayıp yüzümü yıkadıktan sonra aynada tekrar kendimi gördüğümde sıkıntıyla bir ses çıkarıyorum. Gözlerimin altları şiş—ve üstleri—ve yanları, her tarafı şiş. Hepsi Ariel’in dün akşam beni izlemeye zorladığı o lanet film yüzünden.

Gecenin bir yarısına kadar iki gözümüz iki çeşme ağladık, sonra da daha yüzümüzün kızarıklığı bile geçmeden uyuyup kaldığımız için şu anda gözlerim iki golf topuyla yer değiştirmiş gibi şiş.

Yüzümde şişmesine katlanamadığım iki şey var: gözlerim ve dudaklarım. Gözlerim normalde bile oldukça iri oldukları için şiştikleri zaman korkutucu manzaralar ortaya çıkabiliyor. Dudaklarımın şişmesinden benden başka kimse şikayetçi olmadığı için onların dolgunluğu konusunda yakınmak bana yasak, şu anda da oldukça iyi görünüyorlar.

Pazartesi sabahı saat sekiz, güzelliğimi düşünmek için fazla erken, o yüzden golf toplarının varlığını kabul edip bugün sadece biraz dudak parlatıcısı kullanmayı aklımın bir köşesine yazıp tekrar odaya dönüyorum.

Ariel’in bir kolu ve bir bacağı yataktan sarkıyor, suratı da yastığına yapışmış, öylece uyuyor. Uyandıktan sonra nasıl uyuduğunu anlatsam ve üzerine yemin bile etsem bana asla inanmaz. “Ben öyle uyumuyorum!” der ve varlığını kabul etmediği bütün her şeye yaptığı gibi onu da tek seferde inkar eder.

Bu sefer inkar edememesi ve gözlerimin yerine geçen golf toplarının intikamını almak için çalışma masamın üzerinde duran telefonumu alıp çabucak bir resmini çekiyorum. Muhtemelen bunu ona gösterdiğimde telefonla birlikte yok etmeye çalışacak, ama umrumda değil.

Ariel’i bir tek garip uyku şekillerini değil, her halini ezbere bilecek kadar iyi tanıyorum. İlk defa ortaokulda tanıştığımız günden beri on yıldır ayrılmıyoruz. İkimizin de kardeşi olmadığı için ilk tanıştığımız hafta Ariel artık kardeş olmamızı teklif etmişti, o zamandan beri çok iyi arkadaş olan iki kız kardeşin bile paylaşamayacağı çok özel şeyler yaşadık.

Şu anda birisi gelip Ariel için kolumu kesmemi istese nedenini bile sormadan yapacağımı biliyorum. Ariel için ise durum biraz farklı, o önce kolunu isteyen adamı bir güzel dövüp benimle ne işi olduğunu sorar, sonra da kestiği kolu adamın kafasına atıp bir daha buralara gelmemesini söyler. Konu bana gelince Ariel’in korumacı ruhu tavana vurur.

Ortaokulda onlar gibi olmadığım için benimle dalga geçen çocukları döver, sonra müdür, ailesini okula çağırdığında da iki gözü iki çeşme ağlayıp herkesin ne kadar acımasız olduğunu anlatarak paçasını kurtarırdı. Tabii dövülen çocuklar Ariel’in kapalı kapılar ardında ne kadar duygusal olduğunu bilmediği için ondan köşe bucak kaçarlardı, ben de rahat ederdim. Ariel benim kardeşim olmadan önce kahramanım olmuştu.

Yaşımız ilerledikçe benimle dalga geçen çocuklar kalmadı, ama ne olursa olsun Ariel’in bir gözü her zaman bendedir, diğeri de nişanlısı Fin’de.

“Viva, Fin geldi mi?”

“Daha değil, gelince ben seni uyandırırım.”

Ariel yüzünde teşekkür eder bir gülümsemeyle kollarını ve bacaklarını toplayıp sırtını dönerek uykusuna devam ediyor, ben de o sırada rüzgarda havalanıp kafama geçmeyecek bir elbise bulmaya çalışıyorum, ama ben daha askıları itmeye başlarken kapı çalıyor. Fin olmalı.

“Geliyorum...” diyerek pijamamın altını yerden alıp bacaklarıma geçiriyorum ve biraz sendeleyerek de olsa kapıya uzanıp açınca Fin’in gülen yüzü görünüyor.

Fin o kadar uzun boylu ki çok yakın durduğumuzda başımı kaldırmadan onunla konuşamıyorum. Tabii bu boy sorunu Ariel için geçerli değil, Fin onun hayatı boyunca aradığı ve “topuklu ayakkabılar giyse bile yanında durabileceği” ideal erkek.

“Günaydın, bizimki hala uyuyor mu?”

Başımı sallıyorum ve kapıyı açıp Fin’in içeri geçmesine izin veriyorum. “Daha geç gelirsin diye tahmin ediyordum, ders saat onda değil mi?”

“Kendisi istedi, erken kalkıp üçümüz birlikte kahvaltı edelim dedi, ama dün gece ağlarken unutmuştur.”

“Muhtemelen. Bana hiçbir şey söylemedi, şaşkın.”

Fin gülerek elindeki kitapları Ariel’in masasına bırakıyor ve yataktaki unutkan nişanlısının yanına oturup onu güzellikle uyandırmaya çalışıyor.

Finley Kemp benim üniversitede tanıştığım ilk arkadaşım. İkimiz de edebiyat bölümü kayıtlarına gitmek yerine nasıl olduysa mühendislik öğrencilerinin arasına karışmış şaşkınlardandık. O gün ben dönüp ona edebiyat ve güzel sanatlar fakültesinin nerede olduğunu sormasaydım belki de bu kadar iyi arkadaş olmayacaktık, daha da önemlisi Fin ve Ariel tanışmayacaktı ve Ariel onunla tanışmadan önce her sarhoş olduğunda yaptığı gibi hayatı boyunca boyu boyuna uyan bir adam bulamadığı için söylenmeye devam edecekti.

“Viva biz de seninle geliyoruz, bak, uyandım.” Ariel gözleri hala kapalı bir şekilde yataktan çıkmaya çalışırken ben onun haline gülüyorum.

“Ben geldiğini görüyorum, ama sen nereye gittiğini görmüyorsun. Gözlerini aç Ariel.”

“Çok az kaldı, birazdan açılacaklar.” Gözleri hala kapalı, ama el yordamıyla beni bulup boynuma sarılıyor. “Sakın dün geceki kız gibi ölüp de beni yalnız bırakayım deme, öldürürüm.”

Pazartesi sabahı kahvaltı fikrinin nereden çıktığı da böylece anlaşılmış oluyor. Bizimki yine duygusallaşmış. Fin ikimizin haline gülüyorken ben, ölürsem beni bir daha öldüreceğini söyleyen Ariel’imi sıcacık yanaklarından öpüp banyoya yolluyorum. “Tamam, söz, sonsuza kadar yaşayacağım.”

“En güzeli. Ben geliyorum, Fin, ne giyeceğimi seç!”

Banyo kapısı kapanırken Fin yataktan kalkıyor ve Ariel’in gardrobunun önüne geçiyor. İkimiz de dolapların içindeki askıları bir sağa bir sola ittirip giyecek bir şeyler arıyoruz. Sonunda ben adam gibi bir elbise buluyorum, Fin de güzel nişanlısı için koyu renk bir kot ve açık mavi satenden bir bluz çıkarıp yatağının üzerine koyuyor.

Birazdan banyonun kapısı açılıp içerden bambaşka bir Ariel çıkınca gün işte hepimiz için o anda başlıyor, çünkü Ariel’in ajanda gibi olan beyni harekete geçiyor.

“Bugün stajlar için form dolduracaksınız. Siz onları yollarken ben de gidip geçen hafta kaydettiğim demolarımı alacağım, sonra hep beraber onları dinleyip beni en azından iki tanesini bir plak şirketine yollamaya ikna edeceksiniz, anlaşıldı mı?”

Fin ve ben komutanlarına sonuna kadar sadık iki asker gibi selamlarımızı çakıp birbirimize gülüyoruz.

İkimizin de birinci dönem yarılanmadan bir yayıncılık şirketinde staj bulmamız gerekiyor ve tek başımıza kalmak istemediğimiz için de ikimiz de aynı yerlere başvuruyoruz.

Fin’in hayali en çok satanlar listesine giren bir yazar olmak, benimkiyse herkesin abone olduğu bir dergide editör olmak. Ne dergisi olduğu şu anda umrumda değil, ama bir dergiye kapak atıp rujlarla ya da parfümlerle ilgili gereksiz yazılar da olsa bir şeyler üretmeye başlamam gerek. Fin ve benim hayallerimize ortak bir yuva olabilecek yegane yerler de bir sürü dergi, gazete ve yayınevini bünyesinde barındıran ve şehrin ortasında göz alıcı bir şekilde gökyüzüne uzanan gökdelenlerdeki yayıncılık şirketleri.

Ne Fin, ne de ben tam olarak ne yaptığımızı bilmiyoruz, ama okuduğumuz okulun prestiji ve düşük çenemizin bizi diğer sümsük sınıf arkadaşlarımızın önüne geçireceğini düşünüyoruz, umuyoruz, en azından inanıyoruz.

“Staj formları çantamda, ayakkabımın tekini de bulabilirsem çıkacağız...”

Yatağın altına eğilip dün bir hışımla ayağımdan fırlattığım düz taban ayakkabılarımı arıyorum. Ayakkabımın teki ve benim dışımda her şey yatağın altında bana bakıyor. Sol köşede belki de aylardır tozun içinde bekleyen minik ayıcığımın her zaman gülen ifadesinin artık yalvarışa döndüğünü görüp korkarak doğruluyorum. Ben kafamı kaldırdığım anda Ariel ayakkabımın tekini ve arabanın anahtarlarını bana uzatıp odanın kapısını açıyor. “Hadi hadi, geç kalacağız!”

“Daha bir buçuk saat var, sakin ol Ariel...” Benim ışınlanmayı bilen arkadaşım arabaları kaplumbağalarla karıştırdığı için ne zaman bir yere onları ben götürecek olsam telaş topu oluyor. “Ayrıca sen önce kotunun paçalarını düzelt.”

Ariel eğilip kotunun kıvrık paçalarını açıyorken Fin ve ben asansörü çağırıyoruz, o sırada Fin yan gözle bana bakıp soruyor:

Brent & Brent?”

Başımı sallıyorum. “Brent & Brent. Aşağısı bizi kurtarmaz.”

Fin içtenlikle gülerken ben saçlarımı savurarak kapıları açılan asansöre biniyorum.

Brent & Brent, Morina’daki en seçkin yayıncılık şirketi. Bölümümüzden herkes orada staj yapabilmek için form doldurup yolluyor ve geçmiş senelerde orada sadece kahve taşımış olanların bile havalarına bakılırsa şirketin kapılarından geçme şansı herkese vurmuyor. İşte bu yüzden de bizim Brent & Brent sohbetlerimiz şakanın ötesine geçmiyor. En azından şimdilik, yarın ne olacağını kimse bilmiyor.

 

* * *